Ozan Bayülgen: Müzikle kurduğum bağ, sadece bir tutku değil, bir yaşam biçimi

Ozan Bayülgen için müzik; yalnızca bir tutku değil, dinlemeyi, birlikte üretmeyi, zamanlamayı ve sessizliğin gücünü öğreten bir yaşam pratiği. İş dünyasının disipliniyle beslenen bu yolculuk, otuz beş yılı aşan bir süre boyunca hem sahnede hem profesyonel hayatta birbirini güçlendiren iki paralel dünya yarattı. Korn Ferry Türkiye, Orta Asya ve Kafkaslar'dan Sorumlu Bölge Başkanı Ozan Bayülgen'in çocukluk yolculuklarından sahne heyecanına, yaratım süreçlerinden iş hayatıyla kurduğu köprüye uzanan müzik yolculuğunun hikâyesi sizlerle…

Müzikle kurduğu ilişki, çocukluk yıllarında babasının hazırladığı kasetleri uzun yolculuklarda dinlerken başladı; zihninde yer eden melodiler zamanla sahnede, stüdyoda ve hayatın farklı alanlarında derinleşen bir ifade biçimine dönüştü. Ozan Bayülgen için müzik; yalnızca bir tutku değil, dinlemeyi, birlikte üretmeyi, zamanlamayı ve sessizliğin gücünü öğreten bir yaşam pratiği. İş dünyasının disipliniyle beslenen bu yolculuk, otuz beş yılı aşan bir süre boyunca hem sahnede hem profesyonel hayatta birbirini güçlendiren iki paralel dünya yarattı. Peki, bu serüven nasıl başladı? Çocukluk yolculuklarından sahne heyecanına, yaratım süreçlerinden iş hayatıyla kurduğu köprüye uzanan müzik yolculuğunun hikâyesi sizlerle…

On yedi yaşımdan bu yana müzik yapıyorum; ama aslında bu serüven çok daha erken başladı, çocukluk yıllarımda, ailemizle birlikte yazlığa giderken o zamanlar çok daha uzun süren araba yolculuklarında. Babamın arka koltuğunda, cam kenarında oturur ve tüm yolculuk boyunca onun hazırladığı kasetteki melodileri mırıldanırdım. O melodilere kendimi kaptırıp hayaller kurardım, aynı bir kitap okurken hayal ettiğimiz sahneler gibi. Bir duyguyu dışarıya taşımak için sözler bulmak ya da söz bulamazsan kafanda bir tını yakalamak. Belki de müzikle ilişkim tam da o arka koltukta, gidilen yolu değil, yolculuk fikrinin kendisini hissederek başladı.

Bugün dahi o duygu kaybolmadı. Havalimanlarında bir uçuşu beklerken kalabalıktan uzaklaşıp bir köşeye çekilir, sessizce bir şarkı mırıldanırım. İnsanlar telefona bakıyor, kahve içiyor, bavullarını çekiştiriyor; ben ise bir melodinin peşinden gitmeye çalışıyorum. Bunu bilinçli yapmıyorum, o an nereye gittiğimi ve ne zaman döneceğimi düşünmeden, sadece o küçük köşede kendimle baş başa kalmak için. Bu benim için hem bir ritüel hem de bir sığınak. Yoğun işin, toplantıların, kararların ortasında bulduğum küçük bir boşluk.

Ama asıl hikâye İstanbul Erkek Lisesi'nde başladı. O zamanlar okulun müzik odasında arkadaşlarımla toplanır, kendi şarkılarımızı ve sevdiğimiz rock parçalarını söylerdik. Kulağa çok romantik geliyor ama aslında oldukça kaotik ve ham bir süreçti. Kimse tam olarak ne yaptığını bilmiyordu, ama herkes bir şeyler yapmak istiyordu. Belki de güzellik biraz da o kaotik hamlığın içinde saklıydı.

Son sınıfta ilk sahne deneyimlerimi yaşadım. Okul koridorlarından bir sahneye çıkmak, önünde insanlar olan gerçek bir sahneye, bambaşka bir şeydi. O an sahneye çıkmanın ne demek olduğunu, seyircinin enerjisiyle temas kurmanın müthiş heyecanını ilk kez hissettim. O enerji size geri döndüğünde, seyircinin bir bölümünün sizinle titreştiğini hissettiğinizde, içinizde bir şey yerli yerine oturuyor. Bir daha da bırakamadım. Sahne bağımlılığı denen bir şey var; onu bir kez yaşarsanız, o his sizden ayrılmıyor.

Müzik benim için sadece bir tutku değil, bir kimlik meselesine dönüştü

Üniversite yıllarında bu hikâye bambaşka bir derinlik kazandı. Besteci yol arkadaşım, Orkun Antmen ile tanıştım ve o günden bu yana yaklaşık otuz beş yıldır birlikte müzik yapıyoruz. Birlikte onlarca konser, sahne ve kayıt stüdyosu deneyimi yaşadık. Ama bu ilişkiyi sadece müzik birlikteliği olarak tanımlamak eksik kalır. Orkun, benim müzik anlayışımı şekillendiren, bana hem bestecinin hem de yorumcunun gözüyle bakmayı öğreten ortağım oldu.

İlk tanıştığımızda aramızdaki o yaratıcı gerilim ikimizi de zorladı. Özellikle blues rock tarzı müziği çok seviyorduk ama farklı müzikal geçmişlerden geliyorduk, bu yüzden de farklı şeyler duyuyorduk. Ben daha çok içgüdüyle hareket ederdim; o ise her şeyi yapısal olarak dinlerdi, bir şarkının iskeletini çıkarmak önceliğiydi. Bu fark zamanla bir güç haline geldi. İki farklı dinleme biçiminin buluştuğu yerde ortaya daha güzel işler çıktı.

O dönemde müzik benim için sadece bir tutku değil, aynı zamanda bir kimlik meselesine de dönüştü. Kim olduğumu, ne hissetttiğimi, ne söylemek istediğimi müzik üzerinden keşfediyordum. Üniversite yılları çoğu insan için bir kimlik arayışı dönemidir; benim için bu arayışın adreslerinden biri stüdyo ya da sahneydi. Oralar kendimi daha iyi anlamama yardım eden mekânlardı.

Müzik üretmek bir disiplin meselesi

Müziğin benim için aslında iki farklı yüzü var ve bu ikiliği otuz beş yıl boyunca koruduk. Bir yanda tamamen solo bir ifade biçimi; kendi başıma oturduğumda, bir melodi ya da söz aklıma düştüğünde, içimden geçenleri dışarı taşıyan bir kanal gibi. Bu boyut tamamen kişisel, neredeyse tamamen içe dönük bir süreç. Kimseyle müzakere etmiyorsunuz, kimsenin geri bildirimini beklemiyorsunuz. Sadece siz varsınız o anda ve o hissin dışavurumu.

Öte yanda ise grup içindeki o kolektif yaratım süreci var. Provalarda bir düzenleme üzerinde çalışırken ya da sahnede performans sırasında, 'bir araya gelince ne olur?' sorusunu her defasında yeniden yaşıyorsunuz. Başkasının fikrini alıyorsunuz, kendi fikrinizi onun üzerine inşa ediyorsunuz ya da tersi oluyor, birisi sizin söylediğiniz partisyonun üzerine beklemediğiniz bir şey koyuyor. Bu sürpriz vesihirli anlar, müziğin tekdüzeleşmesini engelliyor.

Bu ikinci boyut hiç eskimiyor. Çünkü insanlar değişiyor, dinamikler dönüşüyor, her çalışma seansı kendi içinde yeni bir denklem sunuyor. Otuz beş yıl önce aynı arkadaşımla aynı stüdyoda oturuyorduk ama ikimiz de artık aynı insanlar değiliz. O aradan geçen yıllar her ikimizin de müziğini, dinleme biçimini, önceliklerimizi değiştirdi. Bu değişim, müzikal beraberliğimizi tekrarlardan kurtarıyor.

Bir de şunu eklemeliyim: Müzik üretmek bir disiplin meselesidir. İlham geldiğinde çalışmak kolaydır, ama ilham gelmediğinde de masaya oturmak gerekir. Bunu öğrenmek, bir tür olgunlaşmanın göstergesidir. Gençken sadece 'ilhamlı' anlarda çalışırdım. Sonra fark ettim ki en kalıcı eserler çoğunlukla o zorlu, havasız, ilgisiz anlarda çıkıyor. Masaya oturmanın kendisi bir eylem; o eylemi yapmaya devam etmek ise bir karakter meselesi.

Sahne ve stüdyo deneyimleri iş hayatıma dersler kattı

Geriye dönüp baktığımda, müziğin bana verdiği en değerli şeyin teknik beceri olmadığını görüyorum. Sahne ve stüdyo deneyimleri bana, sonradan iş hayatının her köşesinde kullandığım dersler bıraktı.

Bunun en kritik olanı, dinlemeyi öğrenmek. Bir grupta en iyi tınıyı yakalamak için diğerlerini gerçekten duymak zorundasınız. Sadece kendi katkınızıdeğil, yanındakinin de ne söylediğini hissetmek. Birinin söylediği üzerine bir şey koyabilmek için önce o şeyi gerçekten anlamanız gerekiyor. Kulağınızı sadece kendi sesinize açık tuttuğunuzda, ne kadar yetenekli olursanız olun, grubun potansiyelinin çok altında kalıyorsunuz.

Bu, iş dünyasında strateji geliştirirken ya da bir ekiple problem çözerken de farklı değil. En iyi fikirler, birinin söylediği bir şeyin üzerine başka birinin koyduğu şeyden doğuyor. Ama bunun için önce gerçekten dinlemek, anlamak ve beklemek gerekiyor. İş toplantılarında çoğu profesyonel karşısındaki konuşurken kendi söyleyeceğini hazırlıyor. Oysa asıl büyük fikir, karşınızdakinin söylediğinin içinde saklı olabilir; siz sadece gerçekten dinlemiyorsunuzdur.

Bencilliğin bir grubu nasıl küçülttüğünü de çok somut biçimde gördüm. Bir müzisyen yalnızca kendi sesini duymak istediğinde, grup sesi tek tipleşiyor, enerji düşüyor ve ortaya çıkan şey hiçbir zaman potansiyelinin tam karşılığı olmuyor. Ama paylaştığınızda, birbirinin üzerine gerçekten koyabildiğinizde, tek bir tınıdan ya da tek bir fikirden inanılmaz performanslar, bazen beklenmedik stratejiler üretebiliyorsunuz. Bunu sahnede defalarca yaşadım, sonra aynı dinamiği iş hayatında da gördüm.

Bir üçüncü ders daha var ki onu özellikle vurgulamak istiyorum: Zamanlama. Müzikte ne çaldığınız kadar ne zaman çaldığınız da önemlidir. Hatta bazen ne zaman çalmadığınız daha da önemlidir. Bir notun doğru anda gelmesi, en teknik açıdan mükemmel bir notadan daha çok şey söyler. Bu ders iş hayatına da çok doğrudan taşınıyor. Doğru strateji yanlış zamanda uygulanırsa çöker. Bir fikri doğru anda sunabilmek, o fikrin kendisi kadar kıymetli.

Ve son olarak, sessizliğin gücünü öğrendim. Müzikte suskunluk da bir katkıdır. Notalar arasındaki boşluklar da bir ses biçimidir. Bu anlayış, liderlik anlayışımı derinden şekillendirdi. Her şeyi söylemek zorunda değilsiniz. Her toplantıda konuşmak zorunda değilsiniz. Bazen en güçlü liderlik hamlesi, sessiz kalmak ve başkasının alanını doldurmasına izin vermektir.

Müzikte sadece anın kendisi var

Mental açıdan müzik benim için hem bir boşalma hem de bir yeniden dolma noktası. Özellikle yoğun dönemlerde, bir iki saatlik prova sonrasında zihin temizlenmiş gibi geliyor. İş dünyasında her şeyin netleştirilmesi, optimize edilmesi ve sonuç odaklı olması bekleniyor. Her toplantının bir çıktısı, her kararın bir gerekçesi, her adımın bir ölçütü olması gerekiyor. Bu dünyada yaşamak yorucu; zihin sürekli bir hesaplama modunda çalışıyor.

Müzikte ise sadece anın kendisi var. O an ne hissediyorsunuz, onu nasıl ses hâline getiriyorsunuz. Bu ikisi arasındaki geçiş benim için uzun yıllar boyunca çok besleyici oldu. Müziğe girdiğinizde zaman farklı işliyor; saatlerin nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. Bu 'akış hali' denen şey, iş hayatında elde edilmesi güç ama hayati bir şey. Müzik bana bu hali düzenli olarak yaşamanın bir yolunu verdi.

Fiziksel olarak sahne performansı çok daha doğrudan bir şey; enerjinizi harcar, fiziksel varlığınızı fark etmenizi sağlar. Bir sahnede iki saat boyunca hem müzik yapmak hem de seyirciyle iletişim kurmak, düşündüğünüzden çok daha fazla enerji gerektiriyor. Özellikle yaşı ilerledikçe bu sahne enerjisinin ne kadar değerli olduğunu anlıyorsunuz. Vücudunuzun hâlâ bu düzeyde enerji üretebilmesi, hayatın size verdiği en güzel hediyelerden biri.

Başlayacaklara şunu söylerdim: Mükemmeliyeti beklemeyin. Müzik, hatalarla öğrenilen bir şey. En güzel anlar çoğunlukla planlanmamış, beklenmedik anlarda çıkıyor. O yanlış nota, o aksak ritim, o tutmayan uyum bazen sizi beklediğinizden daha ilginç bir yere götürüyor. Hata yapmaktan korkan bir müzisyen hiçbir zaman gerçekten serbest kalamıyor; ve serbestkalamayanlar, en teknik anlamda ne kadar yetkin olursa olsun, dinleyiciyi hiçbir zaman tam olarak etkileyemiyor.

Ve eğer grup müziği yapacaksanız, kendinizi ifade etmek kadar, hatta daha fazla, diğerlerini duymayı öğrenin. Zaten müziğin size öğreteceği en derin şey de bu. Bir arada var olmak, birlikte bir şey yaratmak, paylaşmak ve büyümek. Müzik bu anlamda sadece sanat değil; birlikte yaşamanın pratiği.

İş hayatının disiplini ve sabrı, müziğimi güçlendirdi

Bu soruyu çok seviyorum çünkü genellikle ilişki tek yönlü kurulur; müzik iş hayatına ne öğretti diye sorulur. Ama iş hayatı da müziğe çok şey öğretti bana.

İş dünyası bana disiplin kazandırdı. Müziği sadece ilham gelince yapan bir sanatçı olmak kolaydır ve aslında biraz lüks bir tutumdur. İş hayatında ise sonuçlar üretmeniz, teslim tarihleri tutturmanız, belirsizlikler içinde hareket etmeniz gerekiyor. Bu disiplin müziğe taşındığında, bir sanatçı olarak çok daha güçlü hale geliyorsunuz. Artık 'hazır hissetmiyorum' ya da 'ilham gelmedi' demiyorsunuz; masaya oturuyorsunuz ve çalışıyorsunuz.

Bir de stratejik düşünme. İş hayatı size büyük resmi görmeyi öğretiyor; nerede olmak istediğinizi, oraya nasıl ulaşacağınızı, hangi kaynakları nasıl kullanacağınızı. Bu beceri, müzik projeleri planlarken de çok işe yarıyor. Bir albümü nasıl kurgulayacaksınız, hangi şarkı hangisinin önünde gelmeli, dinleyiciye nasıl bir yolculuk sunmak istiyorsunuz? Bunlar stratejik sorular ve iş hayatının verdiği çerçeve bu soruları yanıtlamayı kolaylaştırıyor.

Ve en önemlisi, iş hayatı bana sabır öğretti. Gerçek anlamda sabır. Bir müzisyen olarak çoğu zaman anında sonuç almak istersiniz; bir şarkıyı bugün yazarsınız ve yarın mükemmel olmasını istersiniz. Ama iş hayatı size büyük projelerin uzun zamanlar gerektirdiğini, önemli şeylerin acelesiz büyüdüğünü öğretiyor. Bu öğreniş, müziğe de büyük bir özgürlük getirdi. Artık bir şarkının 'hazır' olmasını bekleyebiliyorum.

Müzik bana anın içinde var olmayı öğretti

Müzik bana her şeyden önce bir dil verdi. Bazen sözcükler yetmediğinde, bazen duygular çok karmaşık olduğunda, bazen anlatmak istediğiniz şey mantığın sınırlarını aştığında müzik devreye giriyor. Bu dilin varlığı, hayatımı hem daha zengin hem de daha katlanılır kıldı. Zor dönemlerde o stüdyoya ya da o sahneye gitmenin ne anlama geldiğini tam olarak tarif edemem; ama o mekânların bana verdiği güvenli alan olmasa, bazı dönemlerden nasıl geçeceğimi bilemezdim.

Müzik bana aynı zamanda bir topluluk verdi. Otuz beş yıldır birlikte çalıştığım insanlar, hayatımın en önemli ilişkilerinin bir bölümünü oluşturuyor. Son 15 sene sahne performans grubumuz “Mavra” ile harika işler yapıyoruz.  Müzik aracılığıyla kurulan bu bağlar farklı bir derinliğe sahip; çünkü birlikte bir şeyler yaratmak, birlikte sahnede olmak, bir düzenleme üzerinde tartışmak ve uzlaşmak insanları bambaşka biçimlerde birbirine bağlıyor.

Ve belki de en temel olanı: Müzik bana anın içinde var olmayı öğretti. Bu basit bir şey gibi görünebilir ama aslında çok zor. Sürekli planlayan, hesaplayan, analiz eden bir zihin için sadece o anı yaşamak gerçekten zorlu bir beceri. Müzik, beni defalarca o ana geri getirdi. Sahne üzerinde ya da bir stüdyoda, geçmiş toplantılar ya da gelecek kararlar değil, sadece o ses, o an, o temas var. Bu deneyimi düzenli olarak yaşamak, hayatın geri kalanını daha berrak bir yerden görmeyi sağlıyor.

Kariyer
Sosyal Medyayı Kadınlar mı, Erkekler mi Daha Etkin Kullanıyor?

Geçtiğimiz günlerde onuncu yılını tamamlayan Facebook’un  bugün 1,23 milyar aylık aktif kullanıcısı mevcut. Dünya çapında 37 ofis ve 6 binden fazla da [...]

Bunlar İlginizi Çekebilir