Fil'm Hafızası'ndan Cumhuriyet'in 100. yılına özel seçki

Film Hafızası, cumhuriyetimizin 100. yılı dolayısıyla hem Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün hayatını, hem Kurtuluş Savaşı sürecini hem de cumhuriyetin ilanını beyaz perdeye yansıtan filmleri Pazarlamasyon okuyucuları için derledi.

Sömürgeci işgal kuvvetlerine karşı verilen şanlı mücadelemizle, Kurtuluş Savaşı'nın ardından Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ülkemizi çağdaş medeniyetler seviyesine taşımak adına giriştiği uzun soluklu yolculuğun ilk adımlarından biridir Cumhuriyet. Cumhuriyetimizin 100. yılı dolayısıyla hem Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün hayatını, hem Kurtuluş Savaşı sürecini, hem de cumhuriyetin ilanını beyaz perdeye yansıtan filmleri sayfamıza taşıdık. Nice yüzyılları birlikte kutlamak dileğiyle... İyi seyirler.

Bir Millet Uyanıyor (1932)

Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu’nun eserinden hareketle Muhsin Ertuğrul’un yönettiği Bir Millet Uyanıyor, bundan tam 91 yıl önce gösterime girmesi ile sinemamızın ilk sesli filmi olma unvanını da beraberinde getirdi. Zira Ertuğrul imzalı yapım, ilk sesli film olmasının yanında Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet’in mimarı Mustafa Kemal Atatürk’ün ilk kez göründüğü film olmasıyla da ayrı bir öneme sahip. Atatürk’ün Ordu Foto Film Merkezi’nden alınma bazı görüntülerine yer veren film, Kuvâ-yi Milliye ruhunun nasıl ortaya çıktığından milletin nasıl direndiğine kadar birçok detayı anlatıyor. İstanbul’u işgal eden düşman kuvvetlerinin yanında ülkeyi düşmanın eline teslim eden işbirlikçilerle de nasıl mücadele edildiğinin oldukça etkili bir şekilde anlatıldığı filmin, ne yazık ki şu an izlenebilen kopyası oldukça kötü durumda. Bozulan ses bandı ve görüntüler nedeniyle hikâyenin akışının bile zorla takip edilebildiği eserin, Sovyet montajı ve Alman dışavurum etkileri ile birlikte biçimsel anlamda bir ustalık eseri olduğu pekâlâ söylenebilir. Üstelik 1966 yapımındaki gibi aşırı propagandadan beslenmemesi de filmin artı hanesine yazılan en önemli etkenlerden biri. 

Tuba Büdüş

Veda (2010)

Mustafa Kemal Atatürk gibi büyük liderlerin hayatını perdeye taşımak her zaman zor olmuştur. Can Dündar imzalı Mustafa’dan (2008) sonra en çok eleştirilen bir diğer yapım da Zülfü Livaneli’nin yönetmekle kalmayıp senaryosuna ve müziklerine de imza attığı Veda oldu. Oldukça yüksek bir bütçeyle çekilen filmin; başta müzikleri olmak üzere sanat yönetimi, kast seçimi ve görüntü yönetimi anlamında takdire şayan olduğunu söylemek mümkün. Ancak bu övgüyü senaryo anlamında söylemek ne yazık ki pek mümkün değil. Livaneli; Atatürk’ü, yaveri Salih Bozok’un gözünden anlatmayı tercih ediyor. Atatürk’ü ona bir ömür boyu bağlı kalmış, onsuz bir hayatı tahayyül dahi edemeyen birinin gözünden izlemek filme oldukça duygusal bir ritim katıyor. Sık sık duygusal anlara ev sahipliği yapan film, her ne kadar birçok tarihçiyi kızdırmış olsa da genel itibarıyla tarihsel gerçekleri istismar ettiği söylenemez. Filmin en çok eleştirilen tarafının Fikriye-Latife-Atatürk arasındaki aşk üçgenine fazla odaklanması olduğunu belirtelim. Filmi romans havasına sokan bu anlardansa savaş veya inkılaplar sürecine daha çok odaklanması daha yerinde bir tercih olabilirdi.

Tuba Büdüş

Türkiye'nin Kalbi Ankara (1934)

Film, Cumhuriyet’in 10. Yılı kutlamaları sebebiyle Sovyetler Birliği’ne ısmarlanması sonucu 1933 yılında Sovyet yönetmen Sergei Yutkeviç tarafından çekildi. Gösterimi 1934 yılında gerçekleşen film; 10. Yıl kutlamalarını, ülkenin farklı yerlerinden insanların akın akın bu kutlamalara yani Türkiye’nin kalbi Ankara’ya gidişini anlatan bir belgesel. İsmet İnönü’nün konuşmasıyla açılan filmin ilk kısmında, bir yol metaforu ile Sovyet delegasyonunun İstanbul’a gelişi ve paralelinde halkın kutlamalar için Ankara’ya gidişi gösteriliyor. Türkiye’nin Kalbi Ankara, sonraki kısımda eski ve yeni kent arasında zıtlıklar kurarak artık Türkiye’nin kalbinin başkent Ankara olduğunu anlatmaya çalışıyor.  Son kısımda ise Atatürk’ün 10. Yıl Nutku’nun da yer aldığı film, Sovyet delegasyonunun Türkiye’den ayrılışıyla sonlanıyor. Film, ilk kez gösterildiğinde coşkuyla karşılanansa da beklendiği kadar geniş bir izleyici kitlesine ulaşılamadı ancak geçmişe dair değerli bir kaynak olma özelliğini koruyor. 

Ayça Torun

Dersimiz: Atatürk (2010) 

Turgut Özakman’ın yazdığı ve Hamdi Alkan’ın yönettiği bu 2010 yapımı film, o yıllarda çocuk olan herkesin radarına mutlaka girmiştir. Dersimiz: Atatürk, Atatürk’ü ve Cumhuriyeti anlatan birçok film arasından, özellikle ilkokul çağındaki çocuklar için bir ders kitabı görevi görmesiyle sıyrılıyor. Öğretmenleri tarafından Atatürk’ü daha iyi tanımak ve anlamakla ödevlendirilen ilkokul öğrencilerinin başından geçen filmde, öğrencilerden birinin tarihçi dedesinin çocuklara Atatürk’ü anlatmaya başlamasıyla izleyici de zamanda bir yolculuğa çıkıyor. Çetin Tekindor’un canlandırdığı dede karakteri, tarihi çocukların anlayacağı ve sıkılmayacağı şekilde anlatıyor. İzleyici de tıpkı dedenin dizinin dibinde oturan çocuklardan biriymiş gibi tarihin içinde kayboluyor. Hedef kitlesi daha çok çocuklar olan film, onlara tarihi anlayabilecekleri bir dilden anlatarak özellikle çıktığı ilk senelerde özellikle çocuklar tarafından büyük ilgi gördü. “Ben seni hiç görmeden sevdim…” dizesiyle başlayan filmin şarkısı muhtemelen çoğu kişinin hafızasında yer etmiştir.

Ayça Torun

Vurun Kahpeye (1964) 

Halide Edip Adıvar’ın ölümsüz eseri Vurun Kahpeye sinema camiasında belki de en çok filme uyarlanan romanlardan biri. Öyle ki sırf Erman Film tarafından sadece üç kez farklı oyuncu ve yönetmenlerle beyaz perdeye aktarıldı. 1949 yılında Ömer Lütfi Akad ile başlayan serüven 1964 yılında Orhan Aksoy tarafından reji edilmiş, son olarak da 1973 yılında Halit Refiğ yönetmenliğinde sinema ile buluştu. Genç Cumhuriyet’in önemli romanlarından ve filmlerinden biri. Sinema - edebiyat ilişkisini en yalın hâliyle örneklendirebileceğimiz yapım, işgal altındaki ülkenin Milli Mücadele hareketine ışık tutuyor. Film, İstanbul’dan Anadolu’ya göç eden idealist bir öğretmenin köy halkını Kurtuluş Savaşı için örgütlerken gerici kesimlerce protesto edinilmesini konu ediniyor. Çünkü Hacı Fettah ve sömürgeci arkadaşları, kasabayı çıkarları uğruna İngiliz askerlerine vermek istemektedir. Vurun Kahpeye, Türk sinemamızın önemli filmlerinden biri olsa da kurtuluş savaşı temalı ilk filmimiz Muhsin Ertuğrul’un rejisörlüğündeki Ateşten Gömlek’tir (1923). İki filmin de esinlendiği roman aynı yazara ait olduğu için ve tema bakımından benzerlik göstermeleri sebebiyle sıklıkla karıştırılıyor. 

İrem Yavuzer

Taş Mektep (2013)

Sakarya Meydan Savaşı dönemini anlatan Taş Mektep henüz cepheye asker olarak katılamayacak yaştaki lise öğrencilerinin mücadeleye verdikleri desteği konu ediniyor. Altan Dönmez’in gerçek hikâyeden uyarladığı film, adeta Cumhuriyet tarihinin en melodramik yapımlarından biri olma özelliği taşıyor. Kayseri Lisesi’nin öğrencileri din, dil, etnik köken fark etmeksizin vatan topraklarının düşman işgalinden kurtulması için tek yürek olur. Örgüt bilinciyle bağımsızlık mücadelesine katılmak isteyen gençler, Güzide öğretmen tarafından vazgeçirilmek istenmektedir; ancak çocukların yarınlara umutla bakan yürekleri, çok sevdikleri öğretmenlerinin sözünü belki de ilk kez yerine getirmeyecekleri bir emre dönüştürür. 1920-1921 yılları arasındaki muharebede ulus devletin temelleri için canlarını hiçe sayan altmış üç lise öğrencisinin şehadeti sonrası Kayseri Lisesi o yıl mezun veremez. Ya İstiklal Ya Ölüm! mottosunun başarılı bir şekilde seyirciye işlediği nadir filmlerden biri olan Taş Mektep’in senaryosu ülkenin gençlerine, ulu kumandana ve Hazan Toma’ya ait.

İrem Yavuzer

Kurtuluş (1994)

90’lı yıllar sonrasında doğmuş neslin çocukluğunun geçtiği yıllarda bir milli bayram sabahı, ülkenin ulusal kanalında Kurtuluş’u izlemek gelenek haline gelmiştir. Ziya Öztan yönetmenliğinde çekilen, İlk kez 1994 yılında televizyonlarda altı bölümlük bir dizi halinde yayınlanan ve Kurtuluş Savaşı'nı konu alan dizinin senaryosu Turgut Özakman imzası taşıyor. Mustafa Kemal Paşa rolünde Rutkay Aziz’i, İsmet Paşa rolünde ise Savaş Dinçel’i izlediğimiz bu dizi, II. İnönü Muharebesi'nin sonundan Mudanya Mütarekesi'ne kadar uzanan yaklaşık bir buçuk yıllık kesiti anlatıyor. Savaşı konu alan yapımlarda aşırıya kaçmadan, gerçekleri saptırmaya gerek duymadan ve milli duyguların sömürüsüne başvurmadan kahramanlık hikâyesi anlatmak kolay değil. İşte Kurtuluş şimdilerde görmeye alışkın olduğumuz yüksek bütçeli, bol makyajlı ve manipülatif şekillerde anlatılan kahramanlık hikâyelerinin aksine sade bir şekilde ve olanca gerçekliğiyle kurtuluş mücadelesini anlatabilen bir yapım olarak karşımıza çıkıyor.

Hilal Önal

Cumhuriyet (1998)

Senaryosu Turgut Özakman tarafından kaleme alınan, Kurtuluş adlı televizyon dizisinin devamı niteliğini taşıyan 1998 yapımı Cumhuriyet, savaş sonrası müzakereler sürerken Mustafa Kemal Paşa önderliğinde ülkede Cumhuriyet ilan etme yolunda verilen mücadeleyi anlatıyor. Takvimler 28 Ekim 1923’ü gösterirken Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Cumhuriyet’in nihayet o kendinden emin “Efendiler! Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz.” cümlesi ile müjdelendiği ana kadar görünürde veya kapalı kapılar ardında neler yaşandığını izliyoruz. Evet, maddi ve manevi büyük hasar aldığımız korkunç savaş bitmiştir, ülke düşman işgalinden kurtulmuştur, halk yaralarını sararken bir yandan da coşkuyla zafer kutlamaktadır ama milletimizin bağımsızlık mücadelesi henüz bitmemiştir. Çünkü saltanat ve hilafet yanlıları hala meclistedir, bu devrim rüzgârı neticesinde sıranın kendilerine geleceğini sezmiştir ve tam tabiriyle saltanatlarının sona ermemesi için gayrimeşru yollara dahi başvurmaya hazırdır. Cumhuriyet, zihinlere karşı verilen bu mücadelenin yanı sıra Mustafa Kemal Paşa’nın özel hayatına az da olsa değinen bir yapım olarak akıllarda yer eden bir film.

Hilal Önal

Sosyal Medyayı Kadınlar mı, Erkekler mi Daha Etkin Kullanıyor?

Geçtiğimiz günlerde onuncu yılını tamamlayan Facebook’un  bugün 1,23 milyar aylık aktif kullanıcısı mevcut. Dünya çapında 37 ofis ve 6 binden fazla da [...]

Bunlar İlginizi Çekebilir