“Üreterek var olan bir insanım" [Off Topic]

Sektörün gündem dışı konularına ve merak edilenlerine odaklandığımız Mesai Dışı’nın bu sayıdaki konuğu, Tribal Worldwide İstanbul Başkanı Arda Erdik oldu.

Sektörün gündem dışı konularına ve merak edilenlerine odaklandığımız Mesai Dışı’nın bu sayıdaki konuğu, Tribal Worldwide İstanbul Başkanı Arda Erdik. Bu kez bir toplantı masasında değil, yıllardır müdavimi olduğu Kasımpaşa’daki bir esnaf lokantasında buluştuk. Önümüzde kuzu tandır, sohbette ise çocukluk, aile, sinema ve üretme heyecanı vardı. Sosyal medyasında gördüğüm düzenli hayatın arkasını merak ederek başladığım söyleşi, zamanla insanın kendini nasıl beslediğine ve hayata duyduğu merakı nasıl koruduğuna uzandı. Yıllardır değiştirmediği parfümünden çocuklarıyla oturduğu akşam sofrasına, yönetmenlik heyecanından mükemmeliyetçiliğin zorlayan taraflarına kadar pek çok şeyi konuştuk. Erdik’i dinledikçe, bütün bu başlıkları birbirine bağlayan bir düşünce öne çıktı: Hayata karşı aç kalmak.

Söyleşi: Umut Metin

Sohbete sizin yıllardır geldiğiniz bir esnaf lokantasında başlıyoruz. Buranın hayatınızdaki yeri nedir?

Ajansımız 2008-2018 yılları arasında Kasımpaşa’daki Tuz Ambarı’ndaydı. O dönemde haftada bir iki öğlen burada yemek yerdik. Yemekleri çok güzeldir ve hiç bozmadılar. Burası bir aile lokantası, benim için değerli taraflarından biri de bu.

Sürdürülebilirlik, üzerinde çok düşündüğüm bir konu. Burada da bir yemek kültürünün aileden geçerek devam ettiğini görüyorsunuz. Az önce güveç olup olmadığını sordum mesela. Burada güveç yemeyi çok severim ama ustanın canı ne zaman isterse o zaman yapıyormuş. Bugün istememiş, güveç yok. Bunun da kendine has bir güzelliği var.

Sosyal medyanıza baktığımda düzenli, mutlu ve neredeyse stressiz bir hayat görüyorum. Orada gördüğümüz Arda Erdik ile günlük hayatınızdaki Arda Erdik ne kadar benziyor?

Sosyal medyasında görünenden farklı bir insan değilim. Paylaşımlarıma bakarsanız, özellikle kurgulanıp çekilmiş fotoğraflar pek görmezsiniz. Daha çok işlerimi, ailemi ve dostlarımı paylaşırım.

Bazı şeyleri paylaşmayı da sevmiyorum. Mesela yemek paylaşmam. Başkasını yargılamak için söylemiyorum ama bana biraz görgüsüzlük gibi geliyor. Şimdi yemek yerken sohbet ettiğimiz için bu formatla biraz ters düşüyor tabii. Genel olarak yanlış anlaşılabilecek, gösteriş gibi algılanabilecek şeyleri paylaşmaktan uzak duruyorum.

Ama bu, hayatımda stres olmadığı anlamına gelmiyor. Mükemmeliyetçi biriyim ve bunun beni zorlayan tarafları var.

Size hazırlanırken yıllar önce verdiğiniz bir röportajda ilginç bir yanıtınıza rastladım. “20 yaşındaki kendinizle karşılaşsanız ne yapardınız?” sorusuna “Koklardım” demişsiniz. Aynı parfümü hâlâ kullanıyor musunuz?

Evet, yaklaşık 25 yıldır aynı kokuyu kullanıyorum. Artık kendi kokumu almıyorum; sanki tenimin kokusu olmuş durumda. Sabah hazırlanıp evden çıkarken bazen “Ben parfüm sıkmış mıydım?” diye eşime soruyorum.

Hayatımda böyle uzun zamandır değişmeyen şeyler var. Hiç sigara içmedim, tadını bile bilmiyorum. Çok meraklı bir insan olmama rağmen onu merak edip denemedim. Çocukluğumdan beri çay da içmiyorum. Çernobil döneminde çayla ilgili konuşulanlardan etkilenip çocuk aklımla içmemeye karar vermiştim. O karar öyle kaldı. Hatta Çaykur’a reklam filmi çekmek için Rize’ye gittiğimde, genel müdürlükte bile çay içmedim.

Sabahları da genellikle alarmsız uyanırım. Çok erken bir uçuşum yoksa alarm kurmaya ihtiyaç duymam.

Bu istikrarı anlatırken keyif aldığınızı hissediyorum. Kendinizi disiplinli biri olarak mı tanımlıyorsunuz?

Ben asker çocuğuyum ama çocukken asker olmak istediğimi söylediğimde babam “Senden asker olmaz” demişti. Babam havacıydı, ben de pilot olmak istiyordum. Ama bana kolay kolay üniforma giydiremezsiniz.

Benim önemsediğim daha çok iş disiplini. Bir şey yapıyorsam onu iyi yapmaya çalışırım. Yemek yapmayı, misafir ağırlamayı severim mesela. O yemeği de “Olsun, gitsin” diye yapmam. Reklamcılıkta da yönetmenlikte de yaklaşımım aynı.

Dünyanın en iyi yönetmeni olmayabilirim ama kendi potansiyelimin en iyisi olmak isterim. Yeteneğin tek başına yeterli olduğuna inanmıyorum. Çok yetenekli olup zamanla kaybolan insanlar da gördüm. Çalışmanın payı çok büyük. Başarılı birine yalnızca “Çok yeteneklisin” dediğinizde, arkasındaki emeği biraz görünmez kılmış oluyorsunuz.

Her şeyi iyi yapma isteği, bir noktadan sonra insanı yoruyor mu? Mükemmeliyetçilikle ilişkiniz nasıl?

Bende mükemmeliyetçilik var, hem de çok. Bazı yerlerde bana zarar verdiğini de biliyorum. Yakın zamanda ağır bir bel fıtığı sürecinden çıktım. Doktorumun bana sorduğu ilk sorulardan biri mükemmeliyetçi olup olmadığımdı. Kendimi ne kadar strese sokabildiğimi biliyorum.

Mesela bir reklam çekiyoruz ve süreçte herhangi bir nedenle bir şey istediğim gibi olmuyor. O reklamı daha sonra ekranda izlemekte zorlanıyorum. Karşıma çıktığında sinirim bozuluyor. Başkasının fark etmeyeceği bir şey olabilir ama ben neyi yapmak istediğimi, neyin olmadığını biliyorum.

Sevdiğim ve yapmak istediğim şeyleri iyi yapma konusunda böyleyim. Yoksa hayatımın her alanında kusursuz, çok planlı bir insan olduğumu söyleyemem. Üniversitede de öyle çok çalışkan bir öğrencideğildim; okulu uzattım.

Reklamcılık ve ajans başkanlığının yanına yönetmenliği eklemek size nasıl geldi?

Ben buna “tezgâh değiştirmek” diyorum. Reklamı yazarken zihnim başka çalışıyor. Yaratıcı yönetmen ya da yazar olarak o tezgahtaki işimi bitiriyorum. Sonra yönetmen olarak başka bir tezgâha geçiyorum ve aynı işe farklı bakmaya başlıyorum. Bu bana çok iyi geliyor.

Set, zaten çok iyi bildiğim bir alan. Ajans tarafında yıllar boyunca çok sayıda sette bulundum. Ama yönetmen olduğunuzda sorumluluğunuz değişiyor. Verdiğiniz bir karar; ışığı, görüntüyü, oyuncuyu, bütün ekibi etkiliyor. Yanlış bir kararın sonuçları da birbirini takip edebiliyor.

Diğer yandan sette herkesin rolünün, sorumluluğunun ve işleyişin net olmasını seviyorum. Bir şey söylüyorsunuz ve harekete geçiliyor. Zorlandığım tarafları var ama ben zorlanmayı da seviyorum. Beni geliştiriyor, yaratıcı olarak diri tutuyor. Yönetmenlik şu anda beni çok heyecanlandırıyor.

Peki, bu kadar farklı sorumluluğun içinde tükenmiş hissettiğiniz oluyor mu?

Yorulduğum oluyor. Bazen pilim bitiyor, bedenim de buna tepki veriyor. Ama zihnen tükenmiş hissetmiyorum. Ben çalışarak, üreterek ve insanlarla temas ederek besleniyorum. Şu an bu sohbetten de besleniyorum. Karşılaştığım, birlikte çalıştığım, konuştuğum her insandan bir şey öğreniyorum.

Bence insanı asıl tüketen amaçsızlık ya da çok çalışıp bir sonuca ulaşamamak. Bir şey üretiyorsanız, ürettiğinizden memnunsanız ve yaptığınız iş değer görüyorsa o sizi canlı tutuyor. Buradaki aşçı için de aynı şey geçerli. İnsanların yemeğini beğenmesi, “Eline sağlık” demesi, yaptığı işten kendisinin memnun olması çok değerli.

Ben üreterek var olan bir insanım. Tatile gidiyorum, ilk iki gün dinlenmek çok iyi geliyor. Üçüncü gün zihnimde projeler üretmeye başlıyorum. Kafam pek durmuyor.

Çocukluğunuzdan bu yana 17 farklı evde yaşamışsınız. Sürekli taşınmak size ne kattı, sizden ne götürdü?

Babamın mesleği nedeniyle farklı şehirlerde, farklı evlerde yaşadık. Bir evde iki yıl oturup başka bir eve geçiyorduk. Bunun eksik kalan tarafı, bir yere kök salamamak. Mesela çocukluk arkadaşım yok. İnsanların “Biz beş yaşından beri arkadaşız” diyebilmesine imreniyorum.

Son taşınmamızdan önce bir evde 12 yıl yaşadım. Hayatım boyunca aynı evde geçirdiğim en uzun süreydi. Orada köklendiğim için de bir türlü taşınmak istemedim.

Ama bütün bunların bana kattığı çok önemli bir şey var: Farklı insanlarla yaşayarak büyüdüm. Türkiye’yi yalnızca araştırma sonuçlarından tanıyan bir reklamcı değilim. Farklı şehirlerde, farklı hayatların içinde bulundum. Annem Güneydoğu Anadolulu, babam Egeli. Bir tarafım doğulu, bir tarafım batılı. Bunu kendimde de yaptığım işlerde de hissediyorum. Bizim işlerimizde bu topraklarla kurulan bağın hissedilmesinin nedenlerinden biri de bu.

Sofradayken sormamak olmaz: Yemekle ilişkiniz nasıl?

Annem Antepli. Dolayısıyla ailede yemeğin zaten önemli bir yeri var. Ben de annemden biraz el aldım; yemek yapmayı seviyorum. Başka bir meslek seçseydim şef olmak isterdim. Kendi mesleğimi de mutfak ve şeflik üzerinden çok anlatırım.

Çocuklarım olduktan sonra sofranın anlamı daha da değişti. Çekimim ya da çok uzayan bir toplantım yoksa akşam eve yetişip çocuklarla aynı sofraya oturmaya çalışıyorum. Bu benim için çok önemli.

Çünkü sofra, bir ailenin kültürünü aktarmasının en güçlü yollarından biri. Her akşam birlikte yemek yemek, pazar kahvaltısında buluşmak ya da her bayram aynı yemeği pişirmek… Bunlar zamanla ailenin kültürüne dönüşüyor. Yemek tarifleriyle birlikte alışkanlıklar, ilişkiler ve anılar da aktarılıyor.

Baba olmak, hayata olduğu kadar izlediğiniz filmlere bakışınızı da değiştirdi mi?

Kesinlikle. Mesela Interstellar’ı ilk izlediğimde bekârdım. Uzaydan, anlattığı hikâyeden çok etkilenmiştim. Yıllar sonra baba olarak tekrar izlediğimde ise film bambaşka bir yerden yakaladı beni. Baba-kız ilişkisi canımı okudu. Çünkü artık benim de bir kızım var. İlk izlediğimde kuramadığım bir empatiyi kurdum.

Bu yüzden “En sevdiğiniz film hangisi?” ya da “En sevdiğiniz şarkı ne?” gibi sorularda zorlanıyorum. Melankolik Arda’yı etkileyen şarkı başka, baba Arda’yı etkileyen başka, hâlâ çocuk olan Arda’yı etkileyen başka. Çok sevdiğim filmler var; 12 Kızgın Adam’ı birkaç yılda bir yeniden izlerim mesela. Ama tek bir film ya da şarkı seçemiyorum.

Hayatın hangi döneminde, nasıl bir ruh haliyle karşılaştığınız çok şey değiştiriyor. Yıllar önce size hiçbir şey hissettirmeyen bir şarkı, bugün bambaşka bir anlam kazanabiliyor.

Yaratıcılığı nasıl tanımlıyorsunuz? Fikrin ortaya çıktığı o an sizin için nasıl işliyor?

Çok sezgisel bir insanım. Yaratıcılığın da sezgisel bir tarafı olduğuna inanıyorum. Bazen yemek yerken, bazen bambaşka bir şey yaparken bir fikir geliyor.

Ama bu, bir yere kapanıp hiçbir şey yapmadan fikrin gelmesini beklemek değil. Bir şey bulmak içinönce onu aramanız gerekiyor. Siz aramaya başlıyorsunuz, zihniniz çalışıyor ve bazen cevap beklemediğiniz bir yerden çıkıyor.

Bir de aç olmak gerekiyor. Film izlemeye, insan tanımaya, okumaya, dinlemeye, tatmaya… Hayata karşı aç olmak çok değerli. Ben hâlâ açım; yapmak istediğim çok şey var. “Ben zaten biliyorum, zaten izledim” demeye başladığınızda kendinizi kapatıyorsunuz. Ben o açlığı korumaya çalışıyorum.

Film izlemeye, insan tanımaya, okumaya, dinlemeye, tatmaya… Hayata karşı aç olmak çok değerli. Ben hâlâ açım; yapmak istediğim çok şey var.

En çok ne tüketiyorsunuz? Daha iyi reklam yapmak için daha çok reklam izlemek mi gerekiyor?

Bazen reklam orucu tutuyorum. Sektörden çıkan işleri izlemediğim dönemler oluyor. Şu sıralar ise yönetmenlik tarafıyla da ilgili olarak eski filmlere dönüyorum. Daha önce izlediğim filmler de olabiliyor bunlar.

Görsel anlatı çok değişti. Şimdi seyirciyi yakalamak için daha ilk dakikalarda büyük bir şey olması bekleniyor. Eski bir aksiyon filmine döndüğünüzde bile zamanın daha farklı aktığını görüyorsunuz. O hikâye anlatıcılığını hatırlamak bana iyi geliyor.

Bir de sorudaki kelimeye takılıyorum: “Tüketmek.” Artık dilimize böyle yerleşti. Oysa zihnimizi, ruhumuzu besleyen şeylerden söz ediyoruz. “Neyle besleniyorsunuz?” diye de sorabilirdiniz. Ben şu sıralar eski filmlerle besleniyorum.

Anlatının ve izleme alışkanlıklarının bu kadar hızlanması sizi rahatsız ediyor mu?

Üniversite radyosunda DJ’lik yaptığım dönemde şarkıların introları çok önemliydi. Diyelim ki şarkının 20 saniyelik bir girişi var; ona uygun bir metin yazardınız. Metni okumayı bitirdiğiniz anda şarkının sözleri başlardı. Orada da bir yazarlık vardı. Şimdi daha ilk birkaç saniyede bir şeyi yakalamazsanız geçiliyor.

Ama nostaljiye tutunan biri de değilim. O dönemin dünyası, medyası ve zamanı öyleydi. Şimdi başka türlü.

Beni düşündüren şeylerden biri de bu kadar seçeneğin içindeki tatminsizlik. Eskiden sinemaya gider, birkaç film arasından birini seçer ve mutlu olurduk. Şimdi evde birçok platform var, önümüzde binlerce içerik duruyor ama “İzleyecek bir şey yok” diyoruz. Yarım saat boyunca ne izleyeceğimizi arıyoruz. Bu çok ilginç bir durum.

Bugünkü kariyerinizi en başından planlamış mıydınız?

Hayır. Üniversiteye girerken reklamcı olmak gibi bir hedefim yoktu. Sinema ve televizyonla ilgileniyordum. Gazetecilik bölümünü kazandım ama okulda farklı alanlardan dersler alabiliyordum. Tiyatro topluluğuna girdim. Metinlerin üzerine sabahlara kadar konuşur, çalışırdık. Bunun yazarlığıma çok katkısı oldu.

Bir gün tiyatroyla ilgili afiş hazırlamak için reklam atölyesine girdim. Sonra fark ettim ki reklamcılıkta sevdiğim her şey var. Karikatür çiziyorum, yazı yazıyorum, film çekiyorum; tiyatroda öğrendiklerimi bile kullanabiliyorum. Öğrenci yarışmalarına katıldık, ödüller aldık. Yavaş yavaş o dünyaya çekildim.

Yirmili yaşlarımda iyi bir reklam yazarı olmak istiyordum. Sonra yaratıcı yönetmenlik, ardından ajans başkanlığı geldi. Her aşamada kendi yapabileceğimin en iyisini yapmaya çalıştım. Şimdi de yönetmenlik beni heyecanlandırıyor. Aslında 18 yaşındaki isteğime de biraz dönmüş oldum.

Yaptıklarınızdan memnun olup “Artık kendimi kanıtladım” diyebildiğiniz bir nokta var mı?

Bizim işimizde son yaptığınız iş kadarsınız. Yirmi yıl önce çok iyi bir reklam yapmış olmak, bugün tek başına bir karşılık taşımıyor. O reklam görevini yaptı, markaya katkı sağladı, belki sloganı insanların diline yerleşti. Ama sonra bitti.

On yıl önceki başarınızı bugün yeniden sunamazsınız. Üzerine bir şey koymuş olmanız gerekiyor. Popüler kültürün merkezinde olduğumuz için biraz nankör bir meslek bu. Geçmişte iyi işler yapmış olmak, bugün de iyi işler üretme sorumluluğunuzu ortadan kaldırmıyor.

İşini bu kadar önemseyen biriyle çalışmak zor mu? Fikir ayrılıklarını nasıl yönetiyorsunuz?

Çalışırken her zaman yumuşak biri değilim. İş üzerine tartışmayı seviyorum. İyi işin ortaya çıkışında gerilim de var, çatışma da var. Ama bunu kişisel bir meseleye dönüştürmemeye çalışıyorum.

Bir saat boyunca bir iş üzerine tartışabiliriz. Sonra saate bakıp “Hadi Umut, yemeğe çıkalım” diyebilirim. O tartışmayı kapının dışına taşımamak gerekiyor. Taşıdığınızda başka bir şeye dönüşüyor.

Yıllardır birlikte çalıştığım çok sayıda arkadaşım var. Hep çok iyi zamanlar geçirmedik; inişler, çıkışlar, tartışmalar da oldu. Önemli olan, bütün bunlardan sonra birlikte devam edebilmek. İnsanların kalbini kırıp onları geride bırakarak ilerlemek istemem.

Peki, bir fikre çok inandığınızda sizi vazgeçirmek mümkün mü?

İnandığım bir fikrin arkasında dururum. İkna etmeye çalışırım, başka bir yol ararım. Ama körü körüne inatlaşmanın da doğru olduğunu düşünmüyorum.

Yakın zamanda böyle bir şey yaşadım. Bir işin belirli bir şekilde olması gerektiğine inanıyordum. Bir kişi tersini söyledi, sonra ikinci kişi, sonra üçüncü… O noktada akşam eve gidip “Bir dakika, ben bir şeyi mi kaçırıyorum?” diye düşündüm. Söylenenleri denemeye karar verdim.

Çevremde güvendiğim insanların söylediklerine kulağımı açık tutmaya çalışıyorum. Bazen bir şey yazıyorum, paylaşmadan önce arkadaşlarıma gönderiyorum. Birkaç kişi “Dur” diyorsa duruyorum. Çünkü inat insanı körleştirebiliyor, duymamasına neden olabiliyor. Bir fikre inanmak önemli ama bir şeyi kaçırmış olabileceğinizi kabul etmek de gerekiyor.

Kariyer
Sosyal Medyayı Kadınlar mı, Erkekler mi Daha Etkin Kullanıyor?

Geçtiğimiz günlerde onuncu yılını tamamlayan Facebook’un  bugün 1,23 milyar aylık aktif kullanıcısı mevcut. Dünya çapında 37 ofis ve 6 binden fazla da [...]

Bunlar İlginizi Çekebilir