Türkiye’nin önde gelen markalarından Pastavilla, son yıllarda yalnızca ürün inovasyonlarıyla değil; güçlü marka duruşu, yaratıcı iletişim çalışmaları ve toplumsal etki yaratan projeleriyle de dikkat çekiyor. Markanın bu çok yönlü yaklaşımının arkasında ise üretim gücünü, inovasyonu ve sosyal faydayı aynı stratejik çerçevede ele alan bir yönetim anlayışı var. Bu yaklaşımın arkasındaki genç kadın lider, Pastavilla Genel Müdürü Dilara Arslan ile markanın büyüme stratejisini, liderlik yaklaşımını ve kendi meme kanseri hikâyesinden yola çıkarak şirketinde başlattığı sağlık seferberliğinin yarattığı etkiyi konuştuk.
Pastavilla gıda sektörünün en çok konuşulan markalarından biri. Yenilikçi bakış açısı, iletişim çalışmaları ve sosyal sorumluluk projeleriyle sık sık gündeme geliyor. Bu çok yönlü yaklaşım stratejisinin temelleri nasıl atıldı?
Pastavilla’da markayı yalnızca bir üretici olarak konumlandırmak yerine, hayatın farklı alanlarında değer üreten bir marka olarak ele alıyoruz. Çünkü bugünün tüketicisi yalnızca kaliteli bir ürün değil; aynı zamanda bir marka duruşu, bir hikâye ve bir değer görmek istiyor.
Bu nedenle stratejimizi oluştururken inovasyonu, üretim gücünü ve toplumsal katkıyı aynı çatı altında buluşturan bütüncül bir yaklaşım benimsedik. Bizim için inovasyon yalnızca yeni bir ürün geliştirmek değil; tüketiciyi doğru anlamak ve değişen ihtiyaçlara doğru çözümler sunabilmek.
Üretim tarafında güçlü bir altyapımız var. 2025 yılında devreye aldığımız yeni üretim hattı, saatte 6 ton kapasitesiyle üretim gücümüzü yaklaşık yüzde 40 artırma hedefi taşıyor. Ar-Ge yatırımlarımızla yeni ürün geliştirmeye devam ederken, Türkiye’de kurulan ilk lazanya üretim hattı gibi sektörde fark yaratan önemli adımlara da imza attık. Ancak bir markayı güçlü yapan yalnızca üretim kapasitesi değildir. Gerçek marka gücü, yarattığınız değerden gelir. Bu nedenle Pastavilla’da sosyal sorumluluk projeleri de marka stratejimizin önemli bir parçası. Markamızın yalnızca bir gıda üreticisi değil, topluma katkı sunan bir marka olarak konumlanmasını önemsiyoruz.
Yakın zamanda Rotary Kulübü’nün “Rotary Meslek Hizmetleri” ödülünü aldınız. Sizce bu ödülün arkasında hangi liderlik yaklaşımı öne çıkıyor?
Bu ödül benim için çok kıymetli çünkü iş dünyasında başarıyı yalnızca finansal sonuçlarla değil, topluma sağlanan katkıyla birlikte değerlendiren bir bakış açısını temsil ediyor.
Rotary’nin Meslek Hizmetleri ödülü de mesleki etik, toplumsal sorumluluk ve liderliği bir arada ele alan bu anlayışı vurguluyor. Açıkçası ben de kariyerim boyunca başarıyı yalnızca rakamlarla değil, yarattığımız etkiyle değerlendirmeye çalıştım.
Satıştan pazarlamaya, lojistikten dış ticarete kadar işin farklı noktalarında çalışmış olmak bana iş dünyasını çok boyutlu görme fırsatı verdi. Bu da karar alırken yalnızca tek bir fonksiyona değil, bütün resme bakabilmeyi sağlıyor.
Yaptığım çalışmaların değer odaklı olmasına her zaman önem veriyorum. Çünkü iş dünyasında kalıcı başarı, insanlara ve topluma dokunabilen projelerle mümkün oluyor. Bu nedenle bu ödülü bireysel bir başarıdan çok, bu değerleri birlikte hayata geçirdiğimiz kurum kültürünün bir yansıması olarak görüyorum.
İnsan odaklı yaklaşımınız Pastavilla’nın birçok projesinde kendini gösteriyor. Özellikle geçtiğimiz yıl başlattığınız sağlık seferberliği sıkça gündeme geliyor. Bize seferberliğin ikinci fazından bahseder misiniz?
Sağlık seferberliği aslında tamamen kişisel bir deneyimden doğdu. Meme kanseri tanısı aldıktan sonra erken teşhisin ne kadar hayati olduğunu çok daha derinden anladım. Bu nedenle ilk adımı hiç vakit kaybetmeden Pastavilla bünyesinde attık.
900 kadın çalışanımız için kapsamlı bir sağlık tarama programı başlattık. 40 yaş altı çalışanlarımız için meme ultrasonu, 40 yaş ve üzeri çalışanlarımız için ise mamografi desteği sağladık. Bunun yanında bilinçlendirme eğitimleri düzenledik.
Amacımız yalnızca bir sağlık hizmeti sunmak değildi. Asıl hedefimiz erken teşhis konusunda güçlü bir farkındalık yaratmaktı.
Kısa sürede bunun güçlü bir etki yarattığını gördük. Kadın çalışanlarımız yalnızca kendileri için değil, çevreleri için de bir farkındalık elçisi haline geldi.
Bu gelişmenin ardından sağlık seferberliğinin ikinci fazını hayata geçirdik ve çalışanlarımızın birinci derece yakınlarını da sürece dahil ettik. Bugün çalışanlarımıza annelerini, kız kardeşlerini ya da aile bireylerini taramaya götürmelerini teşvik eden bir sağlık primi desteği sağlıyoruz.
Böylece sağlık seferberliği yalnızca kurum içinde kalan bir uygulama olmaktan çıktı ve ailelere yayılan daha geniş bir farkındalık hareketine dönüştü. Amacımız erken teşhis kültürünü kalıcı bir kurum refleksi haline getirmek.
Başlattığınız bu sağlık seferberliği sizin liderlik anlayışınıza nasıl etki etti?
Bu süreç liderliğe bakışımı gerçekten farklı bir noktaya taşıdı. İş dünyasında çalışma arkadaşlarımızla sürekli fikir alışverişi yaparız. Ancak sağlık seferberliği sayesinde paylaşımlarımız çok daha derin bir noktaya taşındı.
Hayatın merkezinde yer alan çok kişisel bir konuyu birlikte konuşma fırsatı doğdu. Bu da ekip içinde çok güçlü bir bağ yarattı.
Seferberlik sürecinde çalışanlarımızla, onların aileleriyle ve bu süreci yaşamış birçok insanla temas kurma fırsatı buldum. İnsanların hikâyelerini dinlemek bana liderliğin yalnızca yönetmek değil, aynı zamanda dinlemek olduğunu bir kez daha hatırlattı.
Empati liderliğin en güçlü araçlarından biri. İnsanları gerçekten dinlediğinizde kurum içinde çok daha güçlü bir güven ortamı oluşuyor.
Günümüzde iş ve özel hayatın iç içe geçtiği bir dönemden geçiyoruz. Siz bir anne ve bir şirket yöneticisi olarak bu dengeyi nasıl kuruyorsunuz?
Bugünün dünyasında iş hayatı ile özel hayat arasında keskin sınırlar çizmek giderek zorlaşıyor. Ben bu dengeyi iki ayrı alan olarak görmekten ziyade birbirini besleyen bir bütün olarak değerlendiriyorum.
Çünkü insan yalnızca iş rolünden ibaret değil; hayatın içinde farklı sorumlulukları, ilişkileri ve kimlikleri olan bir birey. Bu roller aslında birbirini zenginleştiren deneyimler sunuyor.
Benim için annelik bu dengeyi kurmamda çok önemli bir yere sahip. Oğlumla geçirdiğim zaman bana hayatın temposunu farklı bir perspektiften görme fırsatı veriyor. İş dünyasında çoğu zaman hız ve sonuçlar ön planda oluyor. Çocuklarla geçirilen zaman ise insana durmayı, anda kalmayı ve hayatın daha sade taraflarını hatırlatıyor.
Bir yandan tedavim de devam ediyor. İki yıl sürecek akıllı ilaç tedavisi ve beş yıl sürmesi öngörülen hormon tedavim var. Düzenli olarak doktorlarımla görüşüyor ve kontrollerime gidiyorum.
Bu süreç bana kendimi dinlemeyi ve kendime daha fazla alan açmayı öğretti. Sınırlarımı yeniden keşfettim diyebilirim.
Bugün şunu çok net söyleyebilirim; özel hayatımızda yaşadığımız deneyimler iş hayatımıza düşündüğümüzden çok daha fazla yön veriyor.
Bu ilham şirket içinde nasıl bir etkiye dönüşüyor?
Bir markanın fikir geliştirme süreci yalnızca teknik bir Ar-Ge süreci değildir. Aynı zamanda tüketiciyi anlama ve hayatın içinden gelen içgörüleri değerlendirme sürecidir.
Günlük hayatın ritmini, insanların beklentilerini ve değişen yaşam alışkanlıklarını doğru okuyabilmek ürün inovasyonunun en önemli parçalarından biridir.
Pastavilla’da attığımız her adımda bu bakış açısını benimsiyoruz. İlham bazen günlük hayatın çok içinden gelebiliyor. Sofrada geçirilen bir an, aileyle paylaşılan bir yemek ya da mutfakta denenen yeni bir tarif bile bir fikrin başlangıcı olabiliyor.
Bu nedenle biz inovasyonu yalnızca laboratuvarda değil, hayatın içinde arayan bir markayız.
Kurum içinde ise sağlık seferberliğiyle birlikte çok güçlü bir dayanışma kültürü oluştuğunu görüyorum. Açık iletişim dili, çalışanlarımız ve çevreleri arasında güçlü bir destek ağı yarattı.
İnsanların “yalnız değilim” duygusunu hissetmesi kurum içinde çok güçlü bir güven ortamı oluşturdu.
Geriye dönüp baktığımda ise şunu çok net görüyorum: Hayatta yaşadığımız deneyimler bizi yalnızca birey olarak değil, lider olarak da dönüştürüyor. Önemli olan bu deneyimlerden bir şeyler öğrenebilmek ve onları başkaları için faydaya dönüştürebilmek. Eğer yaptığımız iş insanların hayatına küçük de olsa bir katkı sunabiliyorsa, o zaman gerçek değer tam olarak orada ortaya çıkıyor.