Korhan Kurt: “İstanbul’u dünya saatçiliğinin buluşma noktası yapmak istiyoruz”

Türk Saat Kulübü Kurucusu Korhan Kurt ile İstanbul Watch Festival’in ortaya çıkış hikâyesini, Türkiye’de saat kültürünün gelişimini ve İstanbul’un dünya saatçiliğinin buluşma noktalarından biri olma hedefini konuştuk.

Türkiye’de saat kültürünü odağına alan ilk festival İstanbul Watch Festival, ilk edisyonunda 7 bini aşkın ziyaretçiyi ağırlayarak saat dünyasına olan ilginin boyutlarını ortaya koydu. Türk Saat Kulübü tarafından hayata geçirilen organizasyon, markaları ve koleksiyonerleri buluşturmanın ötesine geçerek saatçiliği zanaat, tasarım ve bilgi paylaşımı ekseninde ele aldı. Festivalin arkasındaki fikirden Türkiye’de saat kültürünün gelişimi için atılması gereken adımlara uzanan bu yolculukta, Türk Saat Kulübü Kurucusu Korhan Kurt ile bir araya geldik. İstanbul Watch Festival’in çıkış noktasını, bir saat festivalini fuardan ayıran yaklaşımı ve İstanbul’un uluslararası saatçilik dünyasında kalıcı bir buluşma noktasına dönüşme potansiyelini konuştuk.

İstanbul Watch Festival, 7 binden fazla saatseveri aynı çatı altında buluşturarak Türkiye’de bir ilke imza attı. Giriş seviyesindeki bir meraklıdan haute horlogerie tutkununa, bağımsız markalardan dev üreticilere uzanan bu geniş yelpazeli buluşma sizce Türkiye’deki saat kültürü açısından nasıl bir boşluğu doldurdu? Bu fikri ortaya çıkaran temel ihtiyaç neydi?

Dünyanın farklı şehirlerinde saat kültürünü halka açan buluşmaları yıllardır görüyor ve takip ediyoruz. Cenevre’de Watches and Wonders, Milano Watch Week ve Dubai Watch Week, ABD’de Windup Watch Fair her zaman imrenerek baktığımız organizasyonlar oldu. İstanbul’un da kendi saat kültürü etkinliğine sahip olması gerektiğini düşünüyorduk. Türkiye’de saat kültürü ve topluluğu vardı; eksik olan, bu kültürün görünür olabileceği bir zemindi. İstanbul Watch Festival işte bu eksiklikten doğdu.

Gelen talep bu ihtiyacın büyüklüğünü bizden daha net gösterdi: kısa sürede 11.500 kayıt aldık, kontenjanımız festival açılmadan doldu ve iki günde 7.000’i aşkın kişi kapıdan girdi. Bu rakamlar bizim ne kadar iyi iş çıkardığımızı değil, bu boşluğun ne kadar derin olduğunu anlatıyor.

İlk kez yapılan, referansı olmayan bir organizasyona markaları ikna etmek kolay olmamıştır. Bu süreçte en çok zorlandığınız şey neydi, hangi noktada “bu olmayabilir” dediniz?

Bir markaya gidip “Türkiye’de bir saat festivali yapıyoruz” dediğinizde karşınızdaki kişi iki şey soruyor: Daha önce yaptınız mı? Ve Türkiye’de gerçekten böyle bir kitle var mı? İkisinin de cevabı elimizde yoktu. Gösterebileceğimiz bir önceki edisyonun fotoğrafları yoktu, ziyaretçi sayısı yoktu, rapor yoktu. Sadece bir fikir ve bir topluluk iddiası vardı.

Önümüzde farklı zihniyetlerden, alışılagelmiş kalıplardan ve konfor alanlarından oluşmuş görünmez bir duvar vardı. Bunu bir sunumla değiştiremezsiniz; ancak yapıp gösterebilirsiniz. Festival gerçekleşti ve o duvar şimdi kendiliğinden yıkıldı.

Süreçte yaşadığımız zorluklar bizi güçlendirdi. Yurt dışındaki markalarla da görüşmeye başladık ilk edisyonda bunu planlamamıştık bile. Ne kadar mümkün olduğunu görünce hedefi büyüttük ve ikinci edisyon için şimdiden birçok anlaşmaya vardık.

“Bu olmayabilir” dediğim an ise hiç olmadı. Çünkü böyle bir işin gerçekleşmesi için bir markanın inanması yeterlidir ve o marka baştan beri oradaydı.

Festival programında atölyelerden koleksiyoner söyleşilerine, canlı zanaat gösterilerinden farklı deneyimlere uzanan zengin bir içerik vardı. İstanbul Watch Festival, geleneksel bir saat fuarından çok daha fazlasını sunuyordu. Bu yaklaşımın arkasındaki düşünce neydi?

Bu belki de en önemli soru. İstanbul Watch Festival’e isim verirken aklımızdaki ilk şey bunun bir fuar olmayacağıydı. Biz kültürü önceliklendiriyoruz.

Bu yüzden atölyeleri programın merkezine koyduk, kenarına değil. Landeron, Miyota, Citizen Series 8, Baumatic ziyaretçiler gözetim altında gerçek mekanizmalara dokundu. Kontenjanlı atölyelerin tamamı festival açılmadan çok önce doldu. Bu bize neyin doğru olduğunu söyleyen en net sinyaldi.

Söyleşileri de aynı mantıkla kurguladık. Koleksiyonculuğun kendine ait bir hikâyesi var ve bu hikâye aktarılmazsa kültür büyümüyor, sadece alışveriş büyüyor. Bir koleksiyonerin niye o saati seçtiğini, nerede yanıldığını, hangi saati satıp pişman olduğunu dinlemek, yeni başlayan biri için herhangi bir katalogdan çok daha öğretici.

Zanaat ve sanat tarafı da bilinçli bir tercihti. Macar sanatçı Tamás Fehér iki gün boyunca canlı performansıyla bir saat çizimi tamamladı; insanlar başında saatlerce durdu.

Bir de festivalin bir atmosferi olması gerektiğine inandım. İnsanlar bir yere işi olduğu için değil, orada iyi vakit geçirdiği için gelir ve bir daha gelir. Pop Horoquiz’de ziyaretçiler bilgilerini yarıştırdı, 20 sayfalık festival gazetemizi okudular, akşam Dünya Saatçilik Günü partisinde bir araya geldiler. Bunların hiçbiri “fuar” kelimesinin içine sığmaz ama bir kültürün kurulması için gerekli olan şeyler tam olarak bunlardır. Bütün bunlar saati “ürün” kategorisinden çıkarıp hak ettiği yere, yani zanaat ve kültür alanına taşıyor.

Yerli içerik üreticileri, saat uzmanları ve koleksiyonerlerin oluşturduğu bu ekosistemin küresel saat haritasında hak ettiği yeri alması için önümüzdeki dönemde hangi adımlar atılmalı?

Önce elimizdeki tabloyu paylaşayım: ziyaretçilerimizin yüzde 79’u otomatik saat tercih ediyor ve her beş kişiden biri onun üzerinde saate sahip. Yani karşımızda meraklı bir kalabalık değil, derinlik arayan bir topluluk var. Atılacak adımları da bu gerçek belirlemeli.

Bence üç başlık var. Birincisi süreklilik. Yılda bir kez yapılan bir etkinlik bir anıdır, bir ekosistem değildir. Kulüp olarak yıl boyunca devam eden bir ritim kurmamız gerekiyor buluşmalar, atölyeler, yayınlar. Festival bir zirve olmalı, tek nokta değil. Biz köklenmek; seyircisiyle, saatseveriyle, markalarıyla kalıcı bir kültür oluşturmak istiyoruz.

Türk Saat Kulübü’nü tam da bu yüzden kurduk. Festival, kulübün yılda bir kez verdiği en görünür iş; ama asıl işi yıl boyunca süren buluşmalar, atölyeler ve yayınlar.

İkincisi içerik üretimi. Türkçe saat yayıncılığı hâlâ çok ince bir damar ve markalar bu alanı bir iletişim yatırımı olarak görmüyor. Oysa bir kültürün kendi dilinde yazılmış bir literatürü olmazsa o kültür hep başkasının anlattığıyla büyür. Yerli içerik üreticilerinin ve toplulukların desteklenmesi gerekiyor.

Üçüncüsü ihracat ama ürün ihracatı değil, görünürlük ihracatı. Türk içerik üreticilerinin, koleksiyonerlerinin ve markalarının uluslararası mecralarda sıkça yer alması lazım. Buradaki bilgi birikimi dünya standardında; eksik olan tek şey o birikimin İngilizce dolaşıma girmesi.

İstanbul Watch Festival’in uluslararası bir marka hâline gelmesi için önümüzdeki dönemde önceliğiniz ne olacak?

Bizim hedefimiz sadece Türk saatseverleri dünya saatçiliğiyle buluşturmak değil, dünya saatçiliğini de İstanbul’a getirmek. Ve bu bir takvim meselesi. İstanbul’un uluslararası saat takviminde sabit bir tarihi olmalı. Cenevre’nin, Dubai’nin, Milano’nun var. Bu bir prestij meselesi değil, pratik bir mesele: markalar yıllık planlarını o takvime göre yapıyor. İstanbul o takvimde yer almadığı sürece buraya gelmek bir istisna olarak kalır; yer aldığı anda bir rutin hâline gelir.

İlk edisyonda aldığımız talep bu adımların atılabileceğini gösterdi. Zor olan kısım topluluğu yaratmaktı; o zaten vardı. Şimdi yapılması gereken ona hak ettiği altyapıyı kurmak.

İstanbul, farklı kültürleri buluşturan kimliğiyle bu konuda çok özel bir potansiyele sahip. İstanbul’un uluslararası saatçilik takviminde düzenli olarak yer alan bir buluşma noktası olabileceğine inanıyoruz ve ikinci edisyon için yurt dışındaki markalarla yaptığımız görüşmeler bunun bir temenni değil, başlamış bir iş olduğunu gösteriyor.

Kariyer
Sosyal Medyayı Kadınlar mı, Erkekler mi Daha Etkin Kullanıyor?

Geçtiğimiz günlerde onuncu yılını tamamlayan Facebook’un  bugün 1,23 milyar aylık aktif kullanıcısı mevcut. Dünya çapında 37 ofis ve 6 binden fazla da [...]

Bunlar İlginizi Çekebilir