Bilgisayar ekranımdan bir veriyle bakışıyoruz. Veri bana bakıyor, ben ona. “2024-2025 döneminde yaklaşık 157 bin 530 öğrenci üniversiteyi bıraktı. Son 5 yılda 716 bin 613 üniversite öğrencisi eğitimini yarım bırakarak kaydını sildi.” Bu veri istatistiklerin ötesinde bir şey söylüyor. Araştırmacılar veriyi kazıyıp, arkasındaki insanı görmeli. Verinin arkasındaki insan sanırım bize şunu söylüyor: Türkiye’de gençler ile gelecek arasındaki sözleşme çatırdıyor.
Bu veriyi eğitim politikası, gençlik sosyolojisi ve işveren markası ekseninde birlikte okumak isterim.
Bu Türkiye için ne demek?
Bence bu, diplomanın sihrinin bozulması demek; kağıt tavanın yırtılması demek. Benim kuşağım için üniversite bir eğitim kurumu olmanın ötesinde, sınıf atlama merdiveniydi, ailenin toplumsal umuduydu, gencin hayata tutunma aparatıydı. Şimdi o merdivenin basamakları yer yer eksilmiş, yer yer pahalanmış, yer yer de başka bir yere çıkıyormuş gibi görünüyor.
Genç üniversiteyi bırakırken tam olarak nereden ayrılıyor? Bir şehirden, bir meslekten, bir hayalden, en çok da toplumun yıllardır ona altın tepside servis ettiği anlatıdan ayrılıyor.
Bu veriyi yalnızca ekonomik krizle açıklamak eksik kalır, ama ekonomiyi dışarıda bırakmak da hakikate haksızlık olur. Öğrenci olma maliyetlerinin, barınma, gıda ve ulaşım giderleriyle birlikte asgari ücreti aştığı aşikar. Fakat mesele sadece para değil. Altında anlam krizi var. Üniversiteli olmanın zahmeti artarken, diplomanın vaadi zayıflıyor. Hal böyleyken gençler rasyonel bir soru soruyor: “Ben bu bedeli niye ödüyorum?”
OECD’nin Bir Bakışta Eğitim (Education at a Glance) 2025 raporundan verileri de bu soruyu güçlendiriyor. Türkiye’de yükseköğretim mezunu genç yetişkinlerde işsizlik oranı yüzde 10,6. Üniversite diploması, OECD ortalamasındaki kadar güçlü bir istihdam koruması üretmiyor. (Türkiye’de 25-64 yaş arasındaki üniversite mezunlarının istihdam oranı yüzde 75,4; OECD ortalaması ise yüzde 87,1.) Bu, gençlerin sezgisel olarak hissettiği şeyi veriye döküyor: Diploma hâlâ değerli, ama eskisi gibi otomatik bir güvence değil.
Bir de daha büyük ve daha ürkütücü resim var: TUİK’in İstatistiklerle Gençlik 2025 Raporuna göre Türkiye’de 2024’te 15-24 yaş grubundaki gençlerin yüzde 22,9’u ne eğitimde ne istihdamda. Genç kadınlarda bu oran yüzde 30,1’e çıkıyor. OECD ise 18-24 yaş grubu için Türkiye’de NEET oranının yüzde 32’nin üzerinde olduğunu, OECD ortalamasının ise yüzde 14 civarında seyrettiğini belirtiyor. Yani mesele sadece üniversite terkleri değil; gençlerin önemli bir kısmı sistemin iki ana kapısının da dışında kalıyor: eğitim ve iş.
Peki bu işveren markaları için ne demek?
İşveren markaları için tablo net: Genç yetenek havuzu artık eskisi gibi okunamaz. Eskiden “iyi üniversite, iyi bölüm, iyi not ortalaması” üçgeni, yetenek okumanın kestirme yolu sayılırdı. Oysa bugün bu üçgenin dışına taşan büyük bir kitle var. Üniversiteyi bırakan gençlerin hepsi “başarısız” değil. Bazıları geçim baskısıyla ayrılıyor, bazıları yanlış tercihin içinden çıkıyor, bazıları kendi öğrenme rotasını kuruyor, bazıları da sistemin onlara verdiği cevabı yetersiz buluyor.
Bu yüzden işveren markalarının diploma merkezli yetenek estetiğini yeniden düşünmesi gerekiyor. Kurumlar artık şu soruyu sormalı: “Biz yeteneği nerede arıyoruz, nerede hiç aramıyoruz?” Üniversiteyi bırakmış bir genci sistem dışı bırakmak, bugünün işgücü piyasasında ciddi bir kör nokta olur.
İşveren markası açısından üç büyük sonuç görüyorum:
Birincisi, erişim meselesi. Eğer gençler üniversiteyi ekonomik nedenlerle bırakıyorsa, şirketlerin kampüs stratejileri tek başına yetmez. Kampüse gidemeyen, şehir değiştiremeyen, çalışmak zorunda kalan, açık öğretime kayan, sertifika ve mikro-öğrenme yollarına yönelen gençlere ulaşmak gerekir. Yetenek artık sadece kampüs bahçesinde dolaşmıyor; bazen kasada çalışıyor, bazen evde kardeşine bakıyor, bazen gece çevrim içi kurs bitiriyor, bazen de algoritmanın loş bir köşesinde kendi başına öğreniyor.
İkincisi, işveren vaadinin değişmesi. Gençlere yalnızca “bizde kariyer fırsatı var” demek giderek daha boş bir cümleye dönüşüyor. Kariyer fırsatı ne demek? Kim için erişilebilir? Hangi sosyoekonomik koşullarda mümkün? Şirketler artık gençlere yalnızca pozisyon değil, geçiş mimarisi sunmalı: Ücretli staj, barınma/ulaşım desteği, okul-iş hibrit modelleri, beceri akademileri, mentorluk, sertifika tanıma, ön yargısız değerlendirme, diplomadan bağımsız beceri kanıtlama yolları.
Üçüncüsü, saygı meselesi. Benim için gençlik araştırmalarında en kritik kelime hâlâ saygı. (Universum olarak 2025 Türkiye araştırmamız bunu çok net ortaya koydu: 40.000’e yakın katılımcıyla tamamladığımız Universum Türkiye’nin En Çekici İşverenleri 2025 Araştırma’mıza göre, üniversite öğrencilerinin yüzde 75’inin, profesyonellerin yüzde 84’ünün, bir işverende çalışmayı düşünürken en önem verdikleri belirleyici o işverenin çalışanına saygı duyması.) Gençler kendilerine geleceğin lideri denmesinden yoruldu, onlar bugünün insanı olarak görülmek istiyorlar. Üniversiteyi bırakmış bir gence “neden tutunamadın?” diye değil, “hangi koşullarda devam edemedin, ne öğrendin, şimdi ne yapmak istiyorsun?” diye soran işveren markası fark yaratır. Çünkü bu dönemin güçlü işveren markası, yalnızca en parlak CV’leri toplayan değil örselenmiş potansiyeli de okuyabilen markadır.