Bir insan yeteneği kaybı: Kadınların kuşaklararası birikimindeki kopukluk

Araştırmacı ve Yazar Evrim Kuran: "Çünkü her kuşağın aynı şeyi yeniden keşfetmek zorunda kalması ilerleme değil. Çok pahalı bir tekrar."

Kadınların kuşaklararası birikimindeki kopukluk bugünün çalışma hayatında zorlayıcı bir biçim alıyor: Daha önce yaşanmış olanı bilmezsek, başımıza geldiğinde onu yeniden anlamlandırmak zorunda kalıyoruz. Bu yüzden kadınların birbirine bırakabileceği en değerli miraslardan biri de bu: “Bunun bir adı var. Bunu ilk yaşayan sen değilsin.”

Gerda Lerner, bugün “kadın tarihi” dediğimiz alanın akademide yer açabilmesi için yıllarca uğraşmış, öncü bir tarihçi. 1920’de Viyana’da doğuyor, Nazi rejiminden kaçıp ABD’ye gidiyor; yıllar sonra tarihçi oluyor ve çalışmalarını kadınların tarih içinde nasıl görünmezleştirildiğine, ürettikleri bilginin neden kuşaktan kuşağa aktarılamadığına adıyor. The Creation of Feminist Consciousness (Feminist Bilincin Oluşumu) kitabı da bu büyük çalışmanın önemli parçalarından biri.

Ben hem bir kuşak araştırmacısı hem de toplumsal cinsiyet eşitliği savunucusu olarak, bu iki alanın kesiştiği yeri çok önemsiyorum. Aynı tarihte doğmak, aynı tarihe doğmak anlamına gelmiyor. Toplumsal cinsiyet, sınıf, eğitim, coğrafya, sahip olduğumuz imkânlar ve önümüzde açılan ya da kapanan kapılar bir kuşağın deneyimini baştan aşağı değiştiriyor.

Lerner’ın çalışmalarında beni en çok düşündüren noktalardan biri kadınların kuşaklararası birikimindeki kopukluk.

Lerner, yüzyıllar boyunca kadınların kendilerinden önceki kadınların düşüncelerine erişemediklerini anlatıyor. Önceki kuşağın bıraktığı fikir görünmez olunca, sonraki kuşak aynı soruya yeniden cevap arıyor. Lerner bunu çok çarpıcı bir ifadeyle özetliyor: Kadınlar enerjilerini “her yüzyılda tekerleği yeniden icat etmeye” harcamak zorunda kaldılar. Lerner bunu insanlığın “muazzam bir yetenek israfı” olarak tanımlıyor.

Bir kadın düşünüyor, yazıyor, mücadele ediyor, bir kapı açıyor. Elli yıl sonra başka bir kadın geliyor ve o kapının daha önce açıldığını bilmiyor. Aynı soruyu yeniden soruyor. Kimi zaman aynı bedeli yeniden ödüyor.

Erkeklerin düşünsel aktarımında tarih boyunca daha güçlü bir altyapı vardı. Üniversiteler, akademiler, meslek örgütleri, yayınevleri, kütüphaneler, hoca-öğrenci ilişkileri, referanslar, atıflar… Bir düşünür kendinden öncekinin ne söylediğini biliyor, onunla tartışıyor, onu eleştiriyor, üzerine bir kat daha çıkabiliyordu. Bilgi yalnızca üretilmiyor, birikiyordu.

Kadınlar ise yüzyıllar boyunca eğitimin, akademinin, mesleklerin ve kamusal düşünce üretiminin dışında tutuldukları için kendi düşünsel soylarına aynı ölçüde erişemediler. Lerner’ın “kadın tarihinin süreksizliği” derken dikkat çektiği sorunlardan biri bu.

Bu kopukluk yalnızca tarihin eski sayfalarında kalmış bir sorun değil. Joan C. Williams ve Rachel Dempsey’nin What Works for Women at Work (İş Hayatında Kadınlar İçin Ne İşe Yarar?) kitabını okurken Lerner’ı yeniden düşündüm. Kitap kuşaklararası aktarım üzerine kurulmuş: Joan ve Rachel anne-kız ve kitabı iki farklı kadın kuşağının deneyimini yan yana getirerek yazıyorlar.

Williams ve Dempsey, yaşları 30’lardan 70’lere uzanan 125’ten fazla kadınla görüşüyor ve kadınların iş yaşamında tekrar tekrar karşılaştığı dört örüntüyü inceliyor: Prove-It-Again (Kendini Yeniden Kanıtlama), Tightrope (İnce İp), Maternal Wall (Annelik Duvarı) ve Tug of War (Halat Çekme). Kadın kendini defalarca kanıtlamak zorunda kalıyor; yeterince iddialı olmadığında yetersiz, iddialı olduğunda sevimsiz bulunuyor; anne olduğunda yetkinliği ve bağlılığı sorgulanıyor; bütün bu baskılar kadınların birbirleriyle ilişkilerine de yansıyor.

Kitapta bir kadın yöneticinin genç kadınlarla ilgili anlattığı bir şey var. Genç kadınlar ona, “Neden hâlâ geçmişi kurcalıyorsunuz?” diye soruyor. Verdiği cevap çok iyi: Umarım hayatınız boyunca bunların hiçbirini yaşamazsınız; ama yaşarsanız, başınıza gelenin ne olduğunu tanıyabilmeli ve anlayabilmelisiniz.

Sanırım kuşaklararası birikimin önemli bir tarafı da şu: Sonraki kuşağa yalnızca ne yaşadığımızı değil, yaşadığımız şeyin ne anlama geldiğini de anlatmak. Çünkü bir deneyimin anlamını tanımlayamadığımızda, onu sistematik bir örüntü olarak görmek yerine kendi yetersizliğimiz, hatamız ya da başarısızlığımız sanabiliyoruz.

Bir kadın terfi alamıyor ve yeterince iyi olmadığını düşünüyor. Bir başkası toplantıda söylediği fikir duyulmayınca kendini ifade edemediğine karar veriyor. Bir diğeri anne olduktan sonra önemli işlerden uzaklaştırıldığında kariyerindeki ivmeyi kendisinin kaybettiğini sanıyor. Oysa kendisinden yirmi, otuz, kırk yıl önce çalışan kadınlar aynı örüntülerle karşılaşmış olabilir.

Kadınların kuşaklararası birikimindeki kopukluk bugünün çalışma hayatında zorlayıcı bir biçim alıyor: Daha önce yaşanmış olanı bilmezsek, başımıza geldiğinde onu yeniden anlamlandırmak zorunda kalıyoruz. Bu yüzden kadınların birbirine bırakabileceği en değerli miraslardan biri de bu: “Bunun bir adı var. Bunu ilk yaşayan sen değilsin.” Böylece bir sonraki kadın enerjisini “Bende ne yanlış?” sorusuna harcamak yerine, “Bununla neyapacağım?” sorusundan başlayabilir.

30 yılı aşkın çalışma hayatımda yaşadığım bütün tuhaflıklara rağmen kadın dayanışmasına, kızkardeşliğe, kadının kadının yurdu olabileceğine inandım, inanıyorum. Ama Lerner ile Williams ve Dempsey’yi yan yana okuyunca dayanışmanın bir boyutunu daha fazla düşünüyorum:

Birbirimizi sıfırdan başlamaktan kurtarmak.

Öğrendiğimizi aktarmak. Bir kapıyı nasıl açtığımızı anlatmak. Hangi kapının aslında duvar olduğunu da söylemek. Yaptığımız hataları başarı hikâyelerimizin arkasına saklamamak. Bir başka kadının aynı bedeli yeniden ödemesine gerek bırakmamak. Bir kadının ürettiği fikri gördüğümüzde adını anmak, kaynak göstermek, görünür kılmak. Bizden önce gelen kadınları bilmek. Kendi kuşağımızın deneyimini tek doğru sanmamak. Bizden sonra gelenleri yalnızca eğitilecek insanlar olarak görmeyip onlardan öğrenmeye de açık olmak.

Çünkü her kuşağın aynı şeyi yeniden keşfetmek zorunda kalması ilerleme değil. Çok pahalı bir tekrar.

Ben, benden sonra gelen bir kadının benim başladığım yerden değil, bıraktığım yerden başlamasını istiyorum.

Umarım yalnız değilimdir.

Kariyer
Sosyal Medyayı Kadınlar mı, Erkekler mi Daha Etkin Kullanıyor?

Geçtiğimiz günlerde onuncu yılını tamamlayan Facebook’un  bugün 1,23 milyar aylık aktif kullanıcısı mevcut. Dünya çapında 37 ofis ve 6 binden fazla da [...]