Ekonomik belirsizlik, beyaz yakalıların harcama alışkanlıklarını yeniden şekillendiriyor. Bir yanda geleceği güvence altına alma isteği, diğer yanda kaçırılmak istenmeyen deneyimler… YouGov Türkiye tarafından Pazarlamasyon için gerçekleştirilen “FOMO ve Beyaz Yakalılar” araştırması, beyaz yakalıların tasarruf etmeye çalışırken bugünü de ertelemek istemediğini ortaya koyuyor. Araştırmaya göre beyaz yakalılar için konser, seyahat ya da özel bir etkinlik, yoğun çalışma temposuna verilen bir mola, paylaşılacak bir hikâye ve kaçırıldığında pişmanlık yaratabilecek bir deneyim anlamı taşıyor.
Beyaz yakalılar bugünü yaşama arzusu ve gelecek kaygısı arasında sıkışıyor
FOMO, yani “kaçırma korkusu”, dijital çağın en belirgin psikolojik reflekslerinden biri haline geldi. Sosyal medya akışlarında sürekli karşımıza çıkan etkinlikler, konserler, seyahatler ve deneyim paylaşımları, bireyleri “Ben de orada olmalıydım” duygusunu yaşayan bir konuma taşıyor.
Ancak bugün FOMO’yu yalnızca bireysel bir kaygı olarak okumak yeterli değil. Özellikle ekonomik belirsizlik dönemlerinde bu duygu, tüketim kararlarını, bütçe önceliklerini ve deneyimlere yüklenen anlamı doğrudan etkileyen güçlü bir motivasyon kaynağına dönüşüyor.
OECD verilerine göre eğlence ve kültür harcamalarının bütçe içindeki payı yüzde 8,3 seviyesindeyken, Türkiye’de bu oran TÜİK hanehalkı harcamaları verilerine göre yüzde 2,3’te kalıyor.
YouGov Türkiye tarafından Pazarlamasyon için hazırlanan “FOMO ve Beyaz Yakalılar” araştırması, beyaz yakalıların bu yeni tüketim denkleminde nasıl hareket ettiğini ortaya koyuyor. Araştırma, beyaz yakalıların geleceğe yönelik finansal hedeflerinden tamamen vazgeçmediğini, ancak bugünün deneyimlerini de sürekli ertelemek istemediğini gösteriyor. Bir başka deyişle, beyaz yakalılar, birikim ve deneyim arasında bir tercih yapmak yerine bu iki ihtiyacı birlikte karşılamanın yollarını arıyor.
Beyaz yakalının yeni bütçe denklemi
Beyaz yakalı çalışanlar ile diğer sektörlerde çalışanlar arasında, zorunlu harcamalar sonrasında kalan bütçenin dağılımı açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamaktadır. Bu durum, her iki grubun da bütçe yönetiminde benzer önceliklere sahip olduğunu gösteriyor. Araştırma sonuçları, beyaz yakalıların harcama davranışında finansal güvence arayışının hâlâ güçlü olduğunu ortaya koyuyor. Zorunlu harcamalar dışında kalan bütçede en yüksek payı yüzde 26 ile birikim ve yatırım oluşturuyor. Bu sonuç, ekonomik belirsizlik ortamında geleceği güvence altına alma refleksinin beyaz yakalılar için önceliğini koruduğuna işaret ediyor.
Birikim ve yatırımın ardından yüzde 19 ile aile ve başkalarına yönelik harcamalar geliyor. Bu sonuç, beyaz yakalıların bütçe planlamasında kendi ihtiyaçlarının yanı sıra ailelerine ve yakın çevrelerine de yer ayırdığını yansıtıyor.
Yeme-içme ve dışarıda harcama kalemleri yüzde 12 ile günlük yaşam içinde güçlü bir yer tutarken, konser, seyahat, tiyatro ve festival gibi deneyim odaklı harcamalar yüzde 8 seviyesinde konumlanıyor. İlk bakışta sınırlı gibi görünen bu oran, Türkiye’de eğlence ve kültür harcamalarının genel hanehalkı bütçesi içindeki payının yüzde 2,3 olduğu düşünüldüğünde, beyaz yakalıların deneyim odaklı harcamalara belirgin biçimde daha fazla kaynak ayırdığını anlatıyor.

Bu tablo, beyaz yakalıların “ya yatırım ya deneyim” gibi keskin bir ikilem içinde olmadığını gösteriyor. Aksine, bir yanda geleceğe yönelik finansal güvenceyi korumaya çalışırken diğer yanda bugünü daha yaşanabilir kılacak alanlara seçici biçimde bütçe ayıran bir tüketim davranışı öne çıkıyor. Diğer harcama kalemlerinde ise daha dengeli bir dağılım görülüyor. Fiziksel ürünler, eğitim ve teknoloji harcamaları yüzde 6 seviyesinde konumlanırken, kişisel bakım harcamaları genel ortalamada yüzde 5 ile daha sınırlı kalıyor. Ancak 25−34 yaş grubunda kişisel bakım harcamalarının yüzde 12'ye yükselmesi, bu yaş grubunda kendine yatırım ve görünüm odaklı harcamaların daha belirgin olduğunu gösteriyor.
En değerli harcama: Birlikte geçirilen zaman
Araştırmada katılımcılara, “Geçmişte yaptığınız harcamaları düşündüğünüzde size en çok değer bırakan ilk 3 şey nedir?” diye soruldu. Sonuçlar, katılımcılar için değer yaratan deneyimlerin yalnızca tüketim odaklı etkinliklerden oluşmadığını gösteriyor. Beyaz yakalılar için ilk sırada yüzde 42 ile aile ve arkadaşlarla geçirilen zaman yer aldı. Bunu yüzde 38 ile birikim ve yatırım, yüzde 37 ile eğitim ve kişisel gelişim takip etti.
Bu sonuç, beyaz yakalıların harcama kararlarında deneyimin yarattığı sosyal ve duygusal değerin giderek daha belirleyici hale geldiğini düşündürüyor. Birlikte geçirilen zaman, anılar ve aidiyet hissi, deneyim odaklı harcamaların en güçlü motivasyonları arasında yer alıyor.
Deneyim odaklı harcamalar içinde ise seyahat öne çıkıyor. Seyahat, katılımcılar için hem keşif hem de uzun vadeli hatırlanabilirlik anlamına gelirken konser, etkinlik ve sosyal deneyimler daha çok anlık keyif, paylaşım ve hikâye yaratma alanı olarak konumlanıyor.
Deneyim, hayatın dengesini kurmanın yollarından biri
Araştırmanın öne çıkan sonuçlarından biri, beyaz yakalıların deneyimlere yüklediği anlam. Katılımcıların yüzde 65'i bir etkinlik satın aldığında aslında bir "hikâye" satın aldığını düşünüyor. Yüzde 63'ü ise yoğun çalışma temposunu dengelemek için kendini seyahat, konser, restoran ya da benzeri deneyimlerle ödüllendirdiğini söylüyor.

Bu veriler, deneyim odaklı harcamaların eğlenmenin ötesinde bir işleve sahip olduğunu düşündürüyor. Yoğun çalışma temposu, ekonomik baskılar ve gelecek kaygısı içinde bu deneyimler, kısa süreli de olsa gündelik rutinden uzaklaşmanın, nefes almanın ve kendine zaman ayırmanın bir yolu olarak görülüyor.
Hayaller ve gerçekler: Deneyim ekonomisi neden yükselişe geçiyor?
Tüketici davranışlarında deneyimlerin yükselişi konuşulurken, bu eğilimin çalışan gruplarına göre rasyonel dağılımı benzerlikler gösteriyor. Her iki çalışan grubunun hayalleri farklı önceliklerde şekillenirken, ortak noktada daha iyi bir yaşam ve güvence arayışı bulunuyor. Beyaz yakalılarda aile ve yaşam standardını koruma motivasyonu öne çıkarken, diğer çalışanlarda yeni yerler görme ve deneyim yaşama isteği daha görünür hale geliyor.
Beyaz yakalıların yüzde 18’i en büyük hayalini ailesine ve çocuklarına daha iyi bir yaşam standardı sunmak olarak tanımlarken, bu oran diğer çalışanlarda yüzde 11’de kalıyor. Diğer çalışanların yüzde 19 ile en büyük hayali ise dünyayı gezmek ve yeni deneyimler yaşamak olarak ilk sırada öne çıkıyor. Beyaz yakalıların gelecek planlarında ailevi sorumlulukların ve yaşam standardını koruma motivasyonunun, diğer çalışanlarda ise keşfetme ve deneyim odaklılığın daha baskın olduğu görülüyor.
Ek bütçe gelse ilk tercih hâlâ yatırım
Deneyimlerin yükselen önemine rağmen araştırma, beyaz yakalıların finansal güvence arayışından uzaklaşmadığını da net biçimde gösteriyor. Katılımcılara “Beklenmedik şekilde elinize ek bir bütçe geçse, önceliğiniz hangisi olurdu?” diye sorulduğunda beyaz yakalıların yüzde 51’i bu bütçeyi gelecekteki finansal hedefleri için birikim veya yatırımda değerlendireceğini belirtiyor.
Bu oran, diğer çalışanlarda da yüzde 49 ile benzer seviyede. Bu da geleceği güvence altına alma isteğinin yalnızca beyaz yakalılarla sınırlı olmadığını, ekonomik belirsizlik dönemlerinde çalışanların genelinde benzer bir eğilim gösterdiğini gözler önüne seriyor.
Ancak ikinci tercihlere bakıldığında farklılaşma başlıyor. Diğer çalışanların yüzde 26’sı ek bütçeyi seyahat, konser, tiyatro ya da restoran gibi deneyim odaklı harcamalara ayıracağını belirtirken, beyaz yakalılarda bu oran yüzde 19’da kalıyor. Buna karşılık beyaz yakalıların yüzde 15’i çok istediği bir ürünü satın alacağını söylerken, diğer çalışanlarda bu oran yüzde 8’e düşüyor.
Ek bütçe söz konusu olduğunda beyaz yakalılar, birikim ve somut tüketim arasında daha dengeli bir tercih yapıyor. Diğer çalışanlar ise bütçe kısıtı hafiflediğinde deneyim odaklı harcamalara daha hızlı yöneliyor.

Ek bütçenin harcanacağı diğer alanlara bakıldığında ise istatistiki olarak anlamlı farklar belirmeye başlıyor. Diğer çalışanlar, yüzde 26 gibi anlamlı düzeyde yüksek bir oranla ek bütçeyi seyahat, konser, tiyatro ve restoran gibi deneyim odaklı harcamalara yönlendireceğini ifade ediyor; beyaz yakalılarda bu oran yüzde 19’da kalıyor. Buna karşılık, iş somut bir ürün satın almaya geldiğinde oranlar tersine dönüyor.
Belirsizlik bugünü yaşama isteğini artırıyor
Araştırma, ekonomik belirsizliğin beyaz yakalıların gelecek algısı üzerinde belirgin bir etkisi olduğunu da ortaya koyuyor. Beyaz yakalıların yüzde 58’i ekonomik belirsizliğin kendisini bugünü yaşamaya yönelttiğini söylüyor. Yüzde 49’u uzun vadeli hedefler yerine bugün deneyim yaşamayı tercih ettiğini belirtirken, yüzde 42’si bugünlerde geleceği için para biriktirmek yerine yeni bir deneyim yaşamayı daha değerli bulduğunu ifade ediyor.
Beyaz yakalıların yüzde 44’ü geleceğin ne getireceğinden emin olmadığını söylerken, yalnızca yüzde 29’u geleceğe dair kendini güvende hissediyor. Bu düşük güven hissi, deneyim odaklı tercihlerle de örtüşüyor. Gelecek netleşmedikçe, bugün yaşanan anların değeri artıyor.
Geleceğe yönelik algılar
Araştırma bulguları, beyaz yakalılar ile diğer sektör çalışanlarının geleceğe bakış ve bütçe yönetimi reflekslerinde büyük ölçüde benzer bir çizgide buluştuğunu gösteriyor. Ekonomik belirsizliğin etkisiyle bugünü yaşamaya yönelme eğilimi her iki grupta da dikkat çekiyor. Beyaz yakalıların yüzde 58'i ekonomik belirsizliğin kendisini bugünü yaşamaya yönelttiğini söylerken, diğer çalışanlarda bu oran yüzde 52 olarak ölçülüyor.
Benzer şekilde, uzun vadeli hedefler yerine bugünün deneyimlerine odaklanmayı tercih ettiğini söyleyenlerin oranı beyaz yakalılarda yüzde 49, diğer çalışanlarda ise yüzde 51. Buna karşılık, birikim yapmak yerine yeni bir deneyim yaşamayı daha değerli bulanların oranı beyaz yakalılarda yüzde 42, diğer çalışanlarda ise yüzde 38 seviyesinde.

Tüketim davranışının temel motivasyon kaynaklarından birini gelecek kaygısı oluşturuyor. Beyaz yakalıların yüzde 44'ü geleceğin ne getireceğinden emin olmadığını belirtirken, gelecekten umutlu olma oranı yüzde 36 ile bunun gerisinde kalıyor. Dahası, her iki grupta da geleceğe dair kendini güvende hissedenlerin oranı oldukça düşük bir azınlığa işaret ediyor (Beyaz Yaka yüzde 29, Diğer Çalışanlar yüzde 26). Dikkat çekici bir diğer bulgu ise, diğer çalışanların yüzde 44 ile gelecekte daha iyi koşullara sahip olacağına dair beyaz yakalılara (yüzde 36) kıyasla daha iyimser bir beklenti içinde olmasıdır.
Deneyim kararı Instagram’da başlıyor
Deneyim odaklı tüketimde karar süreci büyük ölçüde sosyal ve dijital temas noktaları üzerinden şekilleniyor. Araştırmaya göre beyaz yakalıların yüzde 40’ı bir etkinlikten ilk olarak Instagram aracılığıyla haberdar oluyor. Bu oran diğer çalışanlarda yüzde 29 seviyesinde.
Instagram, beyaz yakalılar için etkinlik keşfinde önemli bir rol oynuyor. Görsel içerikler, arkadaş paylaşımları ile mekân ve etkinlik duyuruları, birçok kişi için deneyim kararını etkileyen başlıca kaynaklar arasında yer alıyor.
Takip sürecinde de Instagram açık ara öne çıkıyor. Beyaz yakalıların yüzde 72’si etkinlikleri Instagram üzerinden takip ederken, arkadaş çevresi yüzde 48, YouTube ise yüzde 47 ile bu süreci destekleyen diğer güçlü kanallar arasında yer alıyor.
Etkinlik platformlarına bakıldığında beyaz yakalıların en çok takip ettiği platformlar Biletix, Biletinial, Bubilet, Passo ve Mobilet olarak sıralanıyor. Bununla birlikte, beyaz yakalıların yüzde 24'ü, yani yaklaşık dörtte biri, herhangi bir etkinlik biletleme platformunu düzenli olarak takip etmediğini belirtiyor. Passo, İstanbul'da yaşayanlarda yüzde 25, yüksek lisans mezunlarında ise yüzde 28 ile genel ortalamanın istatistiksel olarak anlamlı düzeyde üzerinde takip ediliyor. Diğer sektör çalışanlarında ise Biletinial yüzde 44, Biletino ise yüzde 14 ile beyaz yakalılara kıyasla istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek oranda takip ediliyor.
Bu sonuçlar, deneyim ekonomisinin güçlendiğine işaret etse de bu yaşam tarzının tüm beyaz yakalılar için baskın hale gelmediğini gösteriyor. Deneyim tüketimi yükselen bir eğilim olsa da kitlenin önemli bir bölümü hâlâ bu ekosistemin dışında yer alıyor.

Pişman olmamak için orada olmak
FOMO’nun en belirgin etkisi, etkinlik satın alma kararlarında görülüyor. Araştırmaya göre beyaz yakalıların yüzde 39’u, bir etkinlikten haberdar olduktan sonra bilet satın alma konusunda kendisini en çok harekete geçiren unsurun “kaçırırsam pişman olacağımı düşünmem” olduğunu söylüyor. Bu oran, etkinlik kararlarının fiyat, lokasyon ya da uygun zaman gibi kriterlerin ötesinde, kaçırma duygusundan da etkilendiğini gösteriyor.
Beyaz yakalıların yüzde 33’ü için arkadaşlarının etkinliğe katılıyor olması da önemli bir motivasyon. Etkinliğin tek seferlik olması ve biletlerin hızla tükenmesi ise yüzde 18 ile öne çıkan diğer faktörler arasında. Bu tablo, deneyim kararının sosyal çevre, zaman baskısı ve kaçırma korkusuyla birlikte şekillendiğini ortaya koyuyor. Bir diğer dikkat çekici bulgu ise, beyaz yakalıların yüzde 50’sinin bütçesini zorlayacağını bilmesine rağmen kaçırmamak için bir etkinliğe katıldığını belirtmesi. Kadınlarda bu oran yüzde 55’e çıkıyor. Bu bulgu, FOMO’nun dijital dünyayla sınırlı kalmadığını düşündürüyor.
Kaçırılmaması gereken deneyimlerin başında konser ve seyahat geliyor
Araştırmaya göre beyaz yakalılar için kaçırılmaması gereken deneyimlerin başında yüzde 51 ile konserler geliyor. Seyahat ise yüzde 45 ile ikinci sırada yer alıyor. Festival yüzde 18, spor etkinlikleri yüzde 10, özel restoran deneyimleri yüzde 10 ve wellness/workshop gibi aktiviteler yüzde 10 ile daha seçici ama yine de önemli deneyim alanları olarak öne çıkıyor.
Konserlerin ilk sırada yer alması, katılımcıların deneyimden ne beklediğine dair önemli ipuçları veriyor. Konserler; ortak anılar biriktirme, aynı heyecanı paylaşma ve uzun süre konuşulacak bir deneyimin parçası olma fırsatı sunuyor. Araştırmada Tarkan, Şebnem Ferah, Kanye West ve Metallica gibi isimlerin öne çıkması da büyük sahne etkinliklerinin beyaz yakalılar için taşıdığı anlamı yansıtıyor.
Özellikle “bilet bulamadım”, “çok gitmek istiyordum”, “Ankara’ya nadiren geliyor” gibi ifadeler, kaçırılan etkinliklerin yalnızca bir program eksikliği olarak görülmediğini, aynı zamanda telafisi zor bir deneyim kaybı olarak algılandığını ortaya koyuyor.
Öte yandan iş yoğunluğu, bütçe kısıtı, zamanlama ve bilet bulamama, etkinliklerin kaçırılmasında belirleyici nedenler arasında yer alıyor. Çoğu kişi için zaman yaratamamak, programını uyduramamak ya da o an bütçe ayıramamak bu deneyimlerin önüne geçiyor.
Araştırma Metodolojisi
“FOMO ve Beyaz Yakalılar” araştırması, YouGov Türkiye tarafından Pazarlamasyon için 16–26 Haziran tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Araştırma, 12 şehirde yaşayan ABC1 sosyoekonomik statüsündeki toplam 802 katılımcıyla yapılmıştır. Katılımcıların yüzde 83’ünü, yani 669 kişiyi beyaz yaka çalışanlar, yüzde 17’sini, yani 133 kişiyi ise mavi yaka, kamu çalışanı, iş yeri sahibi ve benzeri diğer sektörlerde çalışan bireyler oluşturmaktadır. Araştırmadaki beyaz yakalıların büyük bölümü evli (yüzde 69), eşi veya partneri ve çocuklarıyla yaşayan (yüzde 69), her gün ofise giden (yüzde 77) ve en az bir mülk sahibi (yüzde 74) kişilerden oluşuyor. Beyaz yakalıların ortalama yaşı 44,7 olup örneklem ağırlıklı olarak X ve Y kuşaklarından oluşurken, diğer kısmını Y ve Z kuşakları oluşturuyor. Bu dağılım, farklı kuşaklardan beyaz yakalıları dengeli biçimde temsil ediyor. Beyaz yakalıların ortalama aylık kişisel geliri 113.691 TL. Bu rakam, diğer katılımcıların ortalama geliri olan 159.118 TL'nin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde altında kalıyor.
YouGov Türkiye Genel Müdürü ve Ortadoğu Bölgesi Ticari Lideri Özge Akçizmeci: "Bugünü yaşamak, belirsizlik karşısında bir denge unsuru."
Araştırma, beyaz yakalıların ekonomik belirsizlik ortamında iki temel ihtiyacı aynı anda yönetmeye çalıştığını gösteriyor: geleceğe yönelik finansal güvence yaratmak ve bugünün deneyimlerinden mahrum kalmamak. Bir yanda yatırım ve birikim davranışı güçlü biçimde sürerken, diğer yanda deneyimler, sosyal bağlar ve kişisel ödüllendirme mekanizmaları da hayatın önemli parçaları olarak görülüyor. Bu nedenle araştırma, bireylerin gelecekten vazgeçmesini değil, belirsizlik içinde denge kurma çabasını ortaya koyuyor.
Uzun vadeli hedeflerin -ev, araba, finansal güvence- erişilebilirliğinin giderek zayıfladığı bir ortamda, bireylerin rasyonel planlama kapasitesi de doğal olarak aşınıyor. Bu noktada tüketim tercihleri bir seçimden çok, bir uyum mekanizması haline geliyor. Geleceğin öngörülemez olduğu bir denklemde bireyler, kontrol hissini geleceği planlamakta değil, bugünü anlamlı kılmakta arıyor. Bu nedenle deneyim tüketimi; ertelenebilecek bir lüks değil, psikolojik bir denge unsuru olarak konumlanıyor.
Artık bir konser bileti ya da seyahat kararı, sadece bir harcama kalemi değil; “orada bulunma”, “hikâyenin parçası olma” ve “kendine alan açma” ihtiyacının bir yansıması. Kaçırılan deneyim, yalnızca bir etkinliğin eksikliği olarak değil, yaşanmamış bir anın yarattığı boşluk olarak algılanıyor. Bu da tüketim davranışını rasyonel fayda ekseninden çıkarıp, duygusal telafi ve anlam üretimi eksenine taşıyor.
Bu dönüşüm, markalar için de önemli bir perspektif değişimini beraberinde getiriyor. Günümüzde tüketiciyle kurulan bağın gücü, yalnızca sunulan faydayla değil, yaratılan hisle ve anlamla şekilleniyor. Beyaz yakalıların kendilerini ödüllendirme ve dengeleme ihtiyacı, iletişim dilinde daha insani ve yakın bir yaklaşımı değerli hale getiriyor. Deneyimi “hak edilmiş bir mola”, “kendine ayrılan zaman” ya da “biriktirilen hikâyeler” çerçevesinde anlatmak, tüketiciyle daha güçlü ve sürdürülebilir bir bağ kurulmasına katkı sağlayabilir.
Aynı şekilde, sosyal etki ve paylaşım ihtiyacının belirleyici olduğu bu dönemde, iletişim stratejilerinin yalnızca görünürlük yaratmakla sınırlı kalmayıp, gerçek deneyimi ve samimiyeti yansıtması önem kazanıyor. Sosyal medya ve arkadaş çevresinin etkisi düşünüldüğünde, markaların doğal akışı besleyen, güven veren ve deneyimi sahici şekilde aktaran içeriklere yönelmesi daha karşılık bulan bir yaklaşım olacaktır.
Öte yandan, bu yeni tüketim dinamiğini tamamen irrasyonel bir yönelim olarak okumak da eksik kalabilir. Daha çok, belirsizlik içinde denge kurmaya çalışan bir adaptasyon davranışı söz konusu. Bir yanda finansal güvence ihtiyacı devam ederken, diğer yanda bugünü yaşama isteği kendine daha fazla alan açıyor. Deneyim tüketimi, bu iki ihtiyacın kesişim noktasında konumlanıyor.Bu dönemi doğru okuyabilen markalar için fırsat, sadece deneyim sunmak değil; o deneyimin hayat içindeki yerini doğru anlatmak. Çünkü artık tüketici bir ürün ya da hizmetten çok, kendine iyi gelen, hayatını zenginleştiren ve belirsizlik içinde küçük de olsa bir kontrol hissi sunan anların peşinde. Bu ihtiyaca dokunabilen markalar, daha kalıcı ve güçlü bir bağ kurma potansiyeline sahip olacaktır.