Fil’m Hafızası'ndan "2025'in En İyileri"

Fil’m Hafızası, bu yıl da Pazarlamasyon okuyucuları için beyaz perdede izleyicileri büyüleyen ve sinema dünyasında iz bırakan 2025’in en iyi filmlerini bir araya getirdi.

2025, sinema dünyasının hem teknik hem de yaratıcı açıdan dikkat çektiği bir yıl oldu. Bu yıl, farklı türlerdeki yapımlar yalnızca sinemanın sanatını yansıtmakla kalmadı; aynı zamanda duygusal derinlikleri ve düşündürücü anlatımlarıyla izleyicilerin hafızasında yer etti. İşte 2025’in sinemaya damgasını vuran, yaratıcı yönetmenlikleri ve etkileyici performanslarıyla öne çıkan filmler…

Sound of Falling (2025)

YüzYıllık Bir Çığlık

Film, tek bir evde geçen ve dört kuşağa yayılan kadın deneyimlerini zamanlar arası bir kronoloji yerine ritim, tekrar ve görsel yankılarla birbirine bağlayan yoğun bir bellek çalışması sunuyor. 1910’lardaki post-mortem fotoğraf ile 1980’lerdeki polaroid arasında kurulan paralellik, kadınların görünürlük–görünmezlik, hatırlanma–silinme arasındaki kırılgan varoluşunu açığa çıkarıyor. Eşikler, merdiven boşlukları, su kıyıları ve düşme ihtimaliyle örülü mekânsal motifler, kolektif bilinçdışına işaret ederek kuşaklararası acı aktarımını görünür kılıyor. Anlatıdan çok duyumsamaya yaslanan diliyle seyirciyi pasif bir izleyici olmaktan çıkarıp tanığa dönüştüren film, sorusunu da bu tanıklığın merkezinde bırakıyor: “Kimi ve nasıl hatırlıyoruz?” Bu nedenle Sound of Falling, trajedinin değil, hatırlamanın ve dirençli bir belleğin filmi olarak öne çıkıyor.

Tuba Büdüş

O da Bir Şey mi? (2025)

Perdenin Ardındaki Özne

Pelin Esmer’in ‘O da Bir Şey Mi’ isimli filmi, bir kasaba festivaline gelen ünlü yönetmen Levent ile kaldığı otelde çalışan Aliye’nin karşılaşması üzerinden görünmez bir kadının kendi hikâyesini kurma çabasını incelikle işliyor. Filmin neredeyse tamamen geçtiği otel, yalnızca fon değil; karakterlerin iç dünyalarını yankılayan bir anlatı mekânına dönüşüyor. Esmer’in renk, mekân ve ritim kullanımı, sade görünen bir hikâyeyi katmanlı bir yüzleşmeye çevirirken güçlü oyunculuklar ve küçük jestlerle örülen detaylar da anlatının duygusal hassasiyetini derinleştiriyor. Aliye’nin sessiz direnci, erkek auteur figürünün temsil ettiği bakışı ters yüz ederek yalnızca bir kadın öznenin değil, görmezden gelinen tüm seslerin görünürlük mücadelesine dönüşüyor.

Tuba Büdüş

The Carpenter’s Son (2025)

Modern Çağın İsevi Anlatısı

Yönetmen koltuğunda Lotfy Nathan’ın oturduğu The Carpenter’s Son, modern bir İsa hikâyesi olarak yılın son dönemine damga vuran filmlerden biri oldu. Özellikle huzurlu İsa Mesih anlatılarının tersine oldukça kaotik ve çile dolu bir ortamda geçen film, muhafazakâr Hristiyanlar tarafından oldukça eleştirildi. Mucizelerle doğan bir bebeğin toplumdan saklanmasını ve hayatta kalma mücadelesini anlatan The Carpenter’s Son, henüz peygamberlik alametleriyle kuşanmaya başlamamış Hz. İsa’nın ergenlik sürecini merkeze alıyor. Bir oduncunun oğlu olarak toplumdan izole büyüyen İsa, yeni göç ettikleri coğrafyada da toplumdan dışlanıyor. Yaramaz bir çocuk suretinde yanaşan şeytanla tanıştıktan sonra gerçek babasının kimliğini sorguluyor. Alışılagelmiş mesih anlatılarının ötesinde kışkırtıcı bir üsluba sahip olan film yılın iddialı yapımları arasında yer alıyor. 

İrem Yavuzer

Elmaslar (2025)

Umut Parlayan Bir Elmastır

Oyuncu kadrosuna kendisini Ferzan Özpetek rolüyle dâhil eden Özpetek, son filmi Elmaslar ile sinema tarihinin en ikonik tekniklerinden biri olan duvar yıkma klişesini seyircilerle buluşturuyor. Film, Özpetek evreninde yeni bir üslubun kapılarını aralasa da Avrupa Sineması’nı takip eden bir kitle için oldukça klasik diyebilirim. Ancak Ferzan Özpetek vizöründen aktarılan bu hikâye tüm klişelere rağmen güçlü bir kurmaca-biyografi olarak ele alınabilir. Keza tüm kariyeri boyunca filmografisinde birlikte çalıştığı kadın oyuncuları aynı filme taşıyan Özpetek, her bir oyuncusu için “Sizler benim elmaslarımsınız.” güzellemesiyle belki de organik gelişen kız kardeşlik birliğine ihtiyacımız olan motivasyon duygusunu aşılıyor. Bir moda evinin ve orada çalışan kadınların hikâyesi olarak özetlenebilecek film, bu yılın samimi yapımlarından biri olarak söz edilmeye değer. 

İrem Yavuzer

La Grazia (2025)

Ölümün Gölgesinde

Görev süresinin sonlarına yaklaşan ileri yaşta ve dindar bir Katolik olan İtalya Cumhurbaşkanı Mariano De Santis, ötenaziyi yasallaştıracak bir yasa tasarısını onaylayıp onaylamamak ile partnerlerini öldürmekten hüküm giymiş iki kişinin af taleplerini değerlendirmek arasında hem ahlaki hem de politik bir ikilem içindedir. Hüzünlü ve içe dönük bir tonu olan La Grazia, izleyiciyi De Santis’in hem yaşamının sonuna yaklaştığı bireysel deneyiminin hem de merkezinde adalet kavramının yer aldığı toplumsal sorumluluklarının farklı açılardan kıstırdığı ikilemine derinlemesine dâhil eder. Dünya prömiyerini 82. Uluslararası Venedik Film Festivali’nin açılışında gösterilerek yapan film katıldığı pek çok yarışmada beğeni ile karşılanmıştır.

Selin Tanyeri

Cinema Jazireh (2025)

Çaresiz Bir Direniş

Yönetmenin ikinci uzun metraj filmi Cinema Jazireh, bu yılın en çarpıcı yerli yapımları arasında yerini almıştır. Türkiye’de Afgan oyuncularla çekilen filmin merkezinde Taliban saldırısında eşini kaybeden Leyla yer alır. Leyla, burkasını çıkarıp yüzüne sahte sakal takarak erkek kılığına girdikten sonra oğlu Ümit’i bulmak için tehlikeli bir yolculuğa çıkar. Bu sırada yolu küçük yaştaki çocukların her türden istismara maruz bırakıldıkları, Cinema Jazireh ismi verilen bir viraneye düşer. Baskının, yıkımın ve bu şartlar içinde yaşamda kalmaya çalışan her şeyin sessiz direnişinin ekrana olduğu gibi aktarıldığı film Afganistan’ın ve dâhil olduğu tüm coğrafyanın içinde bulunduğu çaresizliği son derece açık ve yalın bir şekilde ortaya koyar.

Selin Tanyeri

One Battle After Another (2025)

Geçmişin Gölgeleri, Geride Kalmış Bir Fedakârlık Ve Bir Arayış Hikâyesi 

Paul Thomas Anderson’ın 2025 yapımı filmi One Battle After Another, geçmişin ağırlığıyla bugünün karmaşası arasında sıkışan bir babanın karanlık yolculuğunu anlatıyor. Anderson, karakter odaklı gerilimi politik tonla birleştiriyor; film her çatışmada yeni bir yara, her sahnede yeni bir yüzleşme bırakıyor. Sean Penn, Benicio del Toro gibi güçlü oyuncuların yanı sıra yeni yüzlerle birlikte yükselen film; meydan okuyan temposu, sert aksiyonu ve acımasız sadeliğiyle “her savaş bir diğerini doğurur” diyerek seyircisini başka bir derinliğe sürüklüyor.  Sinematografisiyle, yarattığı ambiyansla kayıp ve kurtuluş arasındaki ince çizgideki film, savaşı sadece fiziksel değil, ruhun da savaşı hâline getiriyor.

Ekin Taneri

Gündüz Apollon Gece Athena (2025)

Defne’nin Hayaletleriyle Tanışın 

Gündüz Apollon Gece Athena, köksüz büyüyen Defne’nin annesinin izini sürerken hem ruhlarla hem de mekânın hafızasıyla kurduğu ilişkiyi merkezine alıyor. Side’nin zamandan bağımsız atmosferi, hikâyenin mistik dokusuyla birleşerek anlatıyı çok katmanlı bir yapıya taşıyor. Defne’ye eşlik eden pavyon şarkıcısı, eski bir devrimci ve Antik Çağ’dan bir figür; kişisel acıların, politik kırılmaların ve mitik dünyanın izlerini bugüne taşıyor.  Film, kadınlık, şiddet, bellek ve toplumsal yüklerin nesiller boyunca nasıl devredildiğini farklı öyküler üzerinden örerken; mizahla hüzün, gerçek ile doğaüstü arasında akıcı bir denge kuruyor. Bu yolculuk, bir kaybın peşine düşmekten çok, tarihin görünmeyen yüzleriyle hesaplaşma hâline dönüşüyor. 

Ekin Taneri

Öldürdüğün Şeyler (2025)

Saklı Olanın Peşinde

Öldürdüğün Şeyler, İranlı yönetmen Alireza Khatami’nin yazıp yönettiği, başrollerinde Ekin Koç ve Erkan Kolçak Köstendil’i barındıran gizem temelli bir film olarak karşımıza çıkıyor. Hazar Ergüçlü, Ercan Kesal ve Selen Kurtaran’ın yer aldığı film, insanın içsel karanlığıyla yüzleşmesini sakin ve sarsıcı bir dille anlatıyor. Hikâye, görünürde sıradan bir yaşamın altında biriken suçluluk, bastırılmış öfke ve geçmişten gelen ağırlıkların yavaşça gün yüzüne çıkışını izliyor. Karakterin attığı her adım, hem kendine hem de çevresine karşı fark etmeden öldürdüğü şeylerin izini sürüyor. İzleyiciyi rahatsız eden değil, düşündüren bir gerilimle örülmüş bu hikâye, unutamadığımız kırılma anlarına yakından bakma cesareti verirken en büyük ilhamını David Lynch’ten alıyor.

Nazlı Esen Albayrak

Bugonia (2025)

Şiddetin Sessiz Ritüeli

Bugonia, Yunan Yeni Dalgası’nın tanınmış yönetmenlerinden Yorgos Lanthimos’un yönettiği, insan doğasının karanlık ve kırılgan taraflarını mitolojik bir arka planla buluşturan, gerilim ve alegoriyi ustalıkla harmanlayan bir film. Hikâye, modern toplumun görünmez baskılarıyla kuşatılmış karakterlerin, içsel dönüşüm ve kaos arasında sıkışan yolculuğunu takip ediyor. Film, gündelik hayatın içindeki çatlaklardan sızan şiddeti, güç ilişkilerini ve kaçınılmaz yüzleşmeleri hem şiirsel hem de tedirgin edici bir atmosferle işliyor. Lanthimos’un kendine özgü dili, izleyiciyi belirsizliğin içine çekerek insanı insan yapan sınırların nerede başladığını yeniden düşündürüyor.

Nazlı Esen Albayrak

Kariyer
Sosyal Medyayı Kadınlar mı, Erkekler mi Daha Etkin Kullanıyor?

Geçtiğimiz günlerde onuncu yılını tamamlayan Facebook’un  bugün 1,23 milyar aylık aktif kullanıcısı mevcut. Dünya çapında 37 ofis ve 6 binden fazla da [...]

Bunlar İlginizi Çekebilir