“Yad Ellerde İlk Hafta” serimizin yeni konuğu, MediaMarktSaturn Perakende Grubu Global Dijital Büyüme ve Performanstan Sorumlu Başkan Yardımcısı Çağanur Atay Uçtu. Yeni bir ülkeye adım atmayı sadece bir görev değişimi değil, bir "kendini yeniden keşfetme süreci" olarak tanımlayan Uçtu; Stockholm’deki ilk günlerinden bugüne uzanan uluslararası liderlik yolculuğunu ve konfor alanının dışına çıkma deneyimini samimiyetle paylaşıyor. Türkiye’deki çevik çözüm refleksleri ile Avrupa’nın sistematik derinliği arasındaki dengeyi mercek altına alan Uçtu, İsveç’in fika kültüründen ekiplerin odaklanma kalitesine kadar uzanan geniş bir perspektifle, yeni bir kültüre entegre olurken "doğru cevapları vermektense doğru soruları sormanın" kritik önemine dikkat çekiyor.
Ne kadar tecrübeli olursanız olun, yeni ülke yeni "ayar" gerektirir
Yeni bir ülkeye adım attığımda ilk hissettiğim duygu gerçekten “yeniden başlıyoruz” oldu. Bu his çok netti; çünkü bu sadece yeni bir işe başlamak değil, aynı anda yeni bir şehre, yeni bir sosyal çevreye, yeni bir ritme ve yeni bir kültüre dahil olmak demekti. Bir yandan heyecan verici, bir yandan da insanın konfor alanını ciddi şekilde zorlayan bir deneyim.
Hem iş hem kişisel yaşam açısından, bildiğim düzenin dışına çıkmak “kontrolü biraz bırakmayı” gerektiriyor. Çünkü her şeyi aynı anda planlayamazsınız; bazı şeyler zamanla oturur. Ama her başlangıç gibi bu da büyük bir öğrenme ve büyüme fırsatıydı. Uluslararası kariyerin en güçlü tarafı bence şu: Her yeni ülke, size yeniden başlama cesareti verir ve bir noktada kendinizi de yeniden keşfetmenizi sağlar. Ne kadar tecrübeli olursanız olun, yeni bir ülkede hem lider olarak hem insan olarak yeniden ‘ayar’ yapmanız gerekir.
Türkiye’de kahve sohbeti neyse, İsveç’te de fika odur
Yeni bir ülkede geçirdiğim ilk haftada beni en çok şaşırtan şey farklılıklardan çok benzerlikler oldu. Elbette iş yapış biçimleri, iletişim tarzları ve kültürel yaklaşımlar arasında farklar olacağını biliyordum. Zaten bunlar hızlı adapte olmam gerektiğini hissettiren ve bana esnek olmanın önemini gösteren unsurlardı.
Ama asıl şaşırtıcı olan, aslında ne kadar benzediğimizdi. İlk yurtdışı görevim İsveç Stockholm’deydi. Bir Türk lider olarak Nordiklerde çalışmak benim için çok öğretici bir deneyimdi. Renklerimiz, dilimiz, kültürümüz farklıydı ama insan olarak birbirimize düşündüğümüzden çok daha fazla benziyorduk. İş hayatında da bu benzerlikleri görmek mümkün: İnsanlar takdir edilmek ister, güvenmek ister, iyi bir ekipte çalışmak ister, yaptığı işin anlamlı olmasını ister.
Bunu çok somut bir örnekle anlatmayı seviyorum: Türkiye’de kahve içmek çoğu zaman sadece bir mola değil, aynı zamanda bir paylaşım anıdır. İsveç’te de benzer bir kültür var: buna fika diyorlar. Gün içinde insanların bir araya gelip kahve içtiği, sohbet ettiği ve bağ kurduğu bir an. Farklı isimler, farklı gelenekler ama aslında çok benzer bir ihtiyaç: birlikte durup nefes almak ve insan olarak bağ kurmak.
Bazen farklılıklara o kadar odaklanıyoruz ki ortak yönlerimizi gözden kaçırıyoruz. Oysa benim için ilk haftanın en güçlü farkındalığı tam da buydu: İnsan olarak sandığımızdan çok daha fazla ortak noktaya sahibiz. Türkiye’de kahve sohbeti neyse, İsveç’te de fika odur; isimler değişir ama insanların birlikte bağ kurma ihtiyacı değişmez.

Türkiye’de iletişim çok daha doğrudan ve hızlı
Türkiye’de çalışmak ile burada çalışmak arasında en belirgin fark, karar alma ve uygulama süreçlerindeki yaklaşım oldu. Türkiye’de iletişim çok daha doğrudan ve hızlıdır. Liderlerden çoğu zaman uçtan uca sorumluluk alması ve aynı anda birçok konuyu yönetmesi beklenir. Bu tempo, pratiklik ve çeviklik kazandırır; aynı gün içinde çok şey çözebilmek Türkiye’de güçlü bir refleks.
Avrupa’da ise daha sistematik, planlı ve prosedürlere dayalı bir yapı hâkim. Kararlar daha fazla veri, süreç ve paydaşla birlikte şekilleniyor. İlk hafta bu farkı hissettiren şeylerden biri “kararın kendisi kadar kararın süreci”nin de önemsenmesiydi. Bu farklılık ilk başta adaptasyon gerektiriyor; çünkü Türkiye’de hızla ilerlediğiniz konuları burada daha fazla paydaşla hizalamak gerekebiliyor. Ama uzun vadede bu yaklaşım, daha sağlam ve sürdürülebilir sonuçlar sağlıyor. Ben de zamanla iki yaklaşımın da değerini görüp, en doğru dengeyi kurmanın liderliğin önemli bir parçası olduğunu fark ettim.
Beni en çok etkileyen, ekiplerin odaklanma kalitesi oldu
Yeni çalışma ortamında beni en çok etkileyen şey ekiplerin odaklanma kalitesi oldu. İçinde bulundukları sistem, insanların gerçekten belirli bir konuya derinlemesine odaklanabilmesine ve orta–uzun vadeli planlama yapabilmesine imkân tanıyordu. Bu, işin kalitesine çok doğrudan yansıyor.
Bu yaklaşım, ekip üyelerinin işlerine duyduğu özeni ve ekip içinde oluşan sahiplenme duygusunu güçlendiriyor. Herkesin sorumluluğu daha net; dolayısıyla “sahiplenme” daha görünür oluyor. Zaman içinde bu çalışma biçimi benim de liderlik tarzımı etkiledi. Daha net önceliklendirme yapmak, daha planlı ilerlemek ve ekibin derinlemesine düşünmesine alan açmak—bence sürdürülebilir performansı destekleyen çok önemli unsurlar.

Ekip aynı yönde bakmıyorsa hızın etkisi azalıyor
Samimiyeti koruyarak ve kültürel farklılıkları gözeterek hızlı karar alabilmekte profesyonel olarak zorlandım. Aynı zamanda ekipleri ve süreçleri istediğim tempoda uyumlu bir şekilde ilerletmek de önemliydi.
Farklı kültürlerden gelen ekiplerde herkes başlangıçta kendi perspektifi ve öncelikleriyle hareket edebiliyor. Bu bakış açılarını ortak bir ekip perspektifine taşıyıp, ortak bir vizyon etrafında hizalamak liderlik açısından önemli bir süreç. Burada “hız” kadar “hizalama” da kritik oluyor. İlk hafta bana şunu hatırlattı: Hızlı olmak tek başına yeterli değil; ekip aynı yönde bakmıyorsa hızın etkisi azalıyor.
Türkiye'de samimiyet, Avrupa'da mesafe
Karar alma ve uygulama süreçlerinde belirgin farklılıklar var. Türkiye’de kararlar genellikle daha hızlı alınır; veri kadar sezgi ve deneyim de önemli rol oynar. Avrupa’da ise süreçler daha sistematik, planlı ve prosedürlere dayalı ilerler.
İletişim tarzında da farklılıklar görülüyor. Türkiye’de hiyerarşi daha belirgin olsa da iletişim daha sıcak ve doğrudandır. Avrupa’da ise hiyerarşi daha az görünür, iletişim daha yapılandırılmış ve zaman zaman daha mesafelidir. Bu mesafe olumsuz anlamda değil; daha çok kişisel alanın korunması ve çalışma biçiminin daha net sınırlarla ilerlemesi gibi. Zaman içinde bu farklar bir “engel” olmaktan çıkıp, farklı güçlü yönleri olan iki yaklaşım olarak görülüyor.
