Anteni açık tut

Consciouslab Kurucusu Kayhan Dural: "Bana “yaratıcılık nedir?” diye sorduklarında hâlâ net bir cevap veremiyorum. Öncelerde “Yaratıcılık, dünyayı olduğu gibi kabul etmeyip, ona bir soru işaretiyle bakabilme hâli” demiştim. Sonra:“Başka türlü olabilir mi? demeyi bırakmamayı seçmek” diyerek bir sonraki sürüme güncelledim. Şimdilerde şunu söylüyorum: “Galiba o soruyla yaşamayı göze almak, kabullenmek”. Sen anteni açık tut, yeter. 2026 harika olsun."

Hayatım boyunca yaratıcılığın tam olarak ne anlama geldiğini sorguladım. Evrenin dev bir matematik yapı olduğunu düşünen birisi olarak tabii ki yaratıcılığın formüllendirilebilir bir şey olduğunu düşündüm hep. Lise servisinde Warcraft 3 oynamadığım her anın boşa geçtiği düşüncesinin genel tema olarak hakim olduğu okula gidiş sabahlarımda, 13 yaşında her sabah köprü trafiği çeken ve içinde bulunduğu andan kaçmak için sadece hayal kuran bir çocuk olarak bana bu soruyu sorduğunuzda büyük ihtimalle orijinal bir şeyler, olmayan bir strateji, bir hamle üretebilme olduğunu söylerdim. Şimdilerde cevabım ne? Sanırım çok farklı bir şeyler söylemiyorum. Ancak birçok perspektiften, daha farklı şekillerde cevap verebiliyorum bu soruya. Bu makalenin geri kalanında adım adım oraya geleceğim ama sonda söyleyeceğimi başta söylemeyi seviyorum; Öncelikle yaratıcılığın ‘an’a ait olduğunu düşünüyorum. İçinde bulunduğun her an, bir problem çözüyorsan veya bir derinlik içerisindeysen, o ana dair ihtiyacın olduğu her şey orada duruyor. Her şey, ama her şey tam olarak o anda bütün şekliyle mevcut. O şeyler her neyse işte onlara ulaşabilmenin adı bence yaratıcılık… 

İyi ki yazmışım yukarda yazdıklarımı. Sanki uzunca bir süre önce yazmışım, okudukça beni ferahlatan bir bakış açısı ortaya koymuşum gibi geldi tekrar bi okuyunca. Aslında bir şeyi üretmeyi antenlerin açık etrafta gezmeye benzetiyorum. Çekiyorsa, frekansta duruyorsan, o fikri yakalıyorsun. Fikri bulmuyorsun, yakalıyorsun çünkü o fikir sana ait değil, sana kısmet. Kendine kısmet edebilmek de işte o ‘yaratıcılık’ bahsi. Ama işin ilginç tarafı şu: Antenlerin açık olması yetmiyor. Antenin üstünde girinti çıkıntılar olması daha iyi oluyor. Yani sürekli ‘doğruyu yapma’, ‘olması gerekeni söyleme’, ‘mantıklı olma’ kasını çalıştırdığında, bir süre sonra o anten aynı frekansta takılıyor. O yüzden sanki yaratıcılık zaman geçtikçe benim için giderek daha fazla cesaretle eş anlamlı bir hâle geldi. Saçma bulduğun ilk fikri hemen çöpe atmama cesareti gibi. “Bu ne ya” deyip geçmek yerine bir tık daha kurcalama gibi. Hatta bazen başkalarına anlatırken hafif utanma pahasına o fikri masada tutma cesareti, ben yine de bi bahsedeyim diyebilme. (Bu son cümlenin ne kadar başınıza geldiği bence güzel bi gösterge.)

Bir de şu var: Yaratıcılığı hep büyük anlara, büyük fikirlere, “aha buldum” anlarına yüklüyoruz. Oysa çoğu zaman yaratıcılık, daha küçük anlarla ilgileniyor. Bir toplantıda bir sebepten utanıldığı için söylenmeyen bir cümlede kalıyor. Bir veriye ikinci kez bakarken fark edilen küçük bir sapmada. Bir projeyi anlatırken kelimeyi yarım saniye geç seçtiğin o aralıkta. Sanki yaratıcılık bağırarak gelmiyor genelde. Fısıldıyor. Sen duyacak kadar yavaşlayabiliyor musun? 

Belki de bu yüzden yaratıcılığın dil ve şekil ile “öğretilebilir” olduğuna hiçbir zaman tam ikna olamadım. Teknikler öğretilebilir, yöntemler paylaşılabilir, çerçeveler çizilebilir. Ama o “anı yakalama hâli” biraz kişinin dünyayla kurduğu ilişkiyle ilgili. Ne kadar meraklı olduğunla, ne kadar sıkıldığınla, Ne kadar tatminsiz olduğunla. Ve garip bir şekilde, bazen huzursuzluğunla… Yani öğrenirsin ama öğretilemeyebilir. Hayır bu bir çelişki değil.

Zamanla şunu fark ediyorsun: Yaratıcılık üretimle değil, algıyla başlıyor. Aynı şeye bakan iki insanın bambaşka şeyler görmesi tesadüf değil. Biri sonucu görüyor, diğeri aradaki boşlukları. O boşluklar işte yaratıcı alan. Çoğu insan o boşlukları hızla kapatmak ister. Siz kapatmayıverin. Orada biraz oyalanmayı sevebiliriz. Çünkü asıl oyun orada.

Belki de yaratıcılığı olduğu şeyden daha farklı anlamamızın sebebi, onu hep kontrol edilebilir bir şeye dönüştürmeye çalışmamız. Takvime yazmak istiyoruz. KPI’a bağlamak istiyoruz. “Haftada iki yaratıcı fikir” gibi tuhaf hedefler koyuyoruz. (Bunu çok uzun süre denedim) Oysa yaratıcılık biraz da kontrolü gevşettiğinde ortaya çıkıyor. Her şeyi bildiğini sandığın anda değil, bilmediğini kabul ettiğin bir anda. Antenlerin açıkken yani. Girintili, çıkıntılı…

Üniversite söyleşilerinde sık başıma geliyor bu: Bana “yaratıcılık nedir?” diye sorduklarında hâlâ net bir cevap veremiyorum. 

Öncelerde “Yaratıcılık, dünyayı olduğu gibi kabul etmeyip, ona bir soru işaretiyle bakabilme hâli” demiştim.  Sonra:

“Başka türlü olabilir mi? demeyi bırakmamayı seçmek” diyerek bir sonraki sürüme güncelledim. 

Şimdilerde şunu söylüyorum: 

“Galiba o soruyla yaşamayı göze almak, kabullenmek”. 

Sen anteni açık tut, yeter. 

2026 harika olsun.

Kariyer
Sosyal Medyayı Kadınlar mı, Erkekler mi Daha Etkin Kullanıyor?

Geçtiğimiz günlerde onuncu yılını tamamlayan Facebook’un  bugün 1,23 milyar aylık aktif kullanıcısı mevcut. Dünya çapında 37 ofis ve 6 binden fazla da [...]

Bunlar İlginizi Çekebilir