2025 boyunca dünyanın yeniden şekillendiğini, paradigmaların hızla değiştiğini ve yapay zekâ teknolojilerinin gündelik hayatın sıradan bir bileşenine dönüştüğünü vurguladım. Bu dönüşümün merkezinde ise yalnızca teknoloji değil; insan, kurumlar, değerler sistemi ve tüm bunları taşıyan kültürel yapılar ile onları biçimlendiren ekonomi-politik dinamikler olduğunu göstermeye çalıştım. Bu nedenle asıl odaklanılması gerekenin teknolojinin kendisi değil, onun temas ettiği ve dönüştürdüğü sosyoteknik bütün olduğu konusunda ısrar ettim.
Çünkü teknolojinin hızından çok, bu hızın yarattığı düşünsel kırılma belirleyici artık. Zira yapay zekâ yalnızca yeni bir araç değil; insanın eylem, karar ve anlam üretme süreçlerini yeniden tarif eden bir çerçeveye dönüşüyor. Üretken modellerin ortaya çıkışıyla başlayan ilk dönem, insanla makine arasında kurulan "diyalog" üzerinden tanımlandı. Tanımlayıcı olan bu dönemin dili soruydu; makinenin verdiği cevaplarla ilerleyen, görece pasif bir asistanlık ilişkisi.
2026 ise bu ilişkinin yön değiştirdiği eşik olacak gibi görünüyor. Önümüzdeki aylarda yapay zekâ, artık sadece konuşan değil, yapan bir organizmaya (Agentic AI) dönüşüyor. Bu dönüşümün ardındaki motivasyon teknik ilerleme kadar, belirsizlikle şekillenen ekonomik ve örgütsel ihtiyaçların da bir sonucu. Kurumların operasyon yükü artıyor, karar döngüleri kısalıyor, veri hacmi büyüyor. İnsan kapasitesinin bilişsel sınırları, teknolojiyle ilk kez bu kadar doğrudan karşı karşıya geliyor.
Böyle bir bağlamda, eylem üreten algoritmalar kaçınılmaz bir yan ürün değil; sistemin sürekliliğini sağlayan yeni aktörler olarak klasik otomasyon anlayışının ötesinde bir yerde konumlanıyor. Talimat alan değil; durumu yorumlayan, seçenekleri tarayan, uygulamaya geçen, sonuçları yeniden değerlendiren bir sistemin tam kalbindeler artık. İnsan kararının çerçevesini daraltarak değil, onu yeni bir ölçeğe taşıyarak konumlanıyorlar. Dolayısıyla mesele yalnızca teknolojik bir gelişme değil; karar verme mantığının yeniden kuruluşu.
Bu eşiğin asıl kritik yanı ise görünmeyen bir zeminde gerçekleşiyor olması. Bugünün kurumları için en büyük risk, yapay zekânın "nasıl çalıştığını bilmemek" değil, neyi referans aldığını, hangi değerler ve ön kabullerle hareket ettiğini veya arkasındaki karmaşık sermaye yapısını öngörememek. Çünkü karar üreten sistemler artık yalnızca verileni işlemiyor; veriye dayalı olan örüntüleri, bağlamı ve tutarlılığı da değerlendiriyor.
Bu nedenle belki de markalar, kurumlar ve yöneticiler için temel soru, "teknolojiyi nasıl kullanırız?" değil; "teknoloji bizi nasıl okuyor?" olmalı. Artık bir kurumun dijital varlığı, içeriğinin niceliğinden çok niteliği ve tutarlılığıyla anlam kazanıyor. Parçalı veri, çelişkili söylem, kopuk veya kötü deneyim zincirleri yalnızca insan gözünde değil, artık sistem düzeyinde de güven kaybına yol açıyor. Bu çerçevede güven, estetik bir tercih ya da iletişim tonu değil; algoritmik ve hayati bir zorunluluk. En basit tarifiyle, bugün geldiğimiz noktada eylem üreten bir yapay zekânın güvenmediği bir yapıyı öneri döngüsüne dâhil edeceğini beklemek naiflik olur.
İşte bu noktada, 2025 boyunca dikkat çekmeye çalıştığım bir diğer konu olan "anlamın inşası" daha da önem kazanacak. Çünkü bu kez anlam, salt insani sezgiden değil; veri temelli bir tutarlılık denklemi üzerinden şekillenecek. Kurumların kendilerine ilişkin bilgiyi nasıl organize ettikleri, neleri görünür bıraktıkları, hangi bağları kurdukları bu eşikte belirleyici olacak.
Bu dönüşümün toplumsal yansıması ise çok daha derin olmaya aday. Zira yapay zekâ artık bireysel kararları değil, kolektif davranış kalıplarını da etkiliyor. Tüketim tercihlerinden örgütsel yapılara, bilgi dolaşımından risk algısına kadar geniş bir alanda, insan iradesi ile algoritmik düzen birbirine eklemleniyor. Bu eklemlenme, toplumun düşünme biçimini de dönüştürecek: daha hızlı, daha pragmatik, daha sonuç odaklı, fakat aynı zamanda daha kırılgan bir karar mimarisi oluşacak. İşte bu kırılganlık, "yapan zekâ" çağının bugün en az konuşulan özelliği.
Eylemin hızlanması, düşüncenin hafiflemesi riskini beraberinde getiriyor. Fakat tam da bu nedenle insanın rolü ortadan kalkmıyor; aksine daha kritik hale geliyor. İnsan, sürecin yavaş aklını, empati gereksinimini, irrasyonaliteyi, yani sistemin karmaşık ve derin düşünme kapasitesini temsil ediyor. Yapay zekâ eylemi hızlandırırken, insan bağlamı kuruyor.
Sonuç olarak 2026, teknolojinin kendi ivmesiyle değil; insan–makine ilişkisini yeniden düzenleyen bir kırılma yılı olarak önem kazanacak gibi duruyor. Eylem üreten yapay zekâ, önümüzdeki süreçte kurumların ve toplumun karar alma mimarisini değiştirecek; fakat bu değişimin yönü hâlâ insanın kurduğu çerçeveye bağlı.
Gelecek de bu yüzden teknolojiyle rekabet edenlerin değil; onunla ortak bir düzen kurabilenlerin olacak. Ve belirsizlik, bir engel değil; yeni anlamların filizlendiği bir başlangıç noktası olarak şekillenmeyi bekliyor.