Tükenmişlik Sendromu Nedir?

Tükenmişlik Sendromu Nedir?

Günümüz toplumunda sıkça duyduğumuz, insanlar üzerinde olumsuz etkiler bırakan, tükenmişlik sendromu insan ilişkilerinin yoğun yaşandığı çalışma alanlarında kendini göstermeye başlamıştır. Başarısız olma, zaman baskısı, enerji ve gücün azalması, beklentilerin belirsizliği gibi etkenler bireyin iç dünyasında meydana gelen tükenmişlik durumu olarak tanımlanır. Çalışma şartlarından meydana gelen fiziksel ve duygusal çöküş, işle ilgili gerginlik, iş doyumunun azalması, yıpranma gibi sorunlar verimlilik ve performansı olumsuz yönde etkilemektedir. Tükenmişlik bir hastalık değildir, bir sendromdur ki bu yüzden tıbbileştirilmemelidir. Depresyon ve tükenmişlik birbiriyle iç içe kavramlardır. Tükenmişlik depresyon gelişimini tetikleyici bir etken olabilir.

İş Yaşamında Tükenmişlik

İş tükenmişliği, başarısız yönetim, zaman baskısı, iş yerindeki şartların olumsuzluğu, ekonomik şartlar, kişisel sıkıntılar vb. etkenlerle çalışanlarda fiziksel ve duygusal çöküş yaşatabilir. Tükenmişlik yaşayan insanlarda işi savsaklama, hastalık nedeniyle işe gelmeme, işi bırakma eğilimi, insani ilişkilerde uyumsuzluk gibi davranışlar gözlenmektedir.

İş yerinde eksik personel ile çalışılması, performansın etkin bir biçimde yönetilmemesi tükenmişlik sendromuna yol açar. Bu şekilde çalışılması bireyin üzerinde aşırı iş yükü oluşturur iş ve özel hayat dengesi bozulur. İş yeri içerisinde takdir ve ödüllendirilmenin yetersiz olması, yönetici ile yaşanan sorunların önemsenmemesi, adil bir yönetim anlayışının olmaması tükenmişlik sendromunu örgütsel ve bireysel düzeyde etkiler. Kişinin özgürce kendini ifade edememesi, değerlerini görmezden gelen yönetim anlayışı ve hakaret durumları çalışanların psikolojik ve sosyal yönden sağlığını olumsuz yönde etkiler. İşten ayrılmaya kadar götüren tükenmişlik, örgüt ve bireysel açıdan büyük sorun yaratabileceği için önlenmesi ve baş edilmesi gereken bir durum haline gelmiştir.

Tükenmişlik Sendromundan Kurtulmak

Bu bağlamda çalışanı tükenmişliğe sevk eden nedenlerin en kısa ve hızlı yolda anlaşılmalı ve tanımlanmalıdır. Bireysel ve örgütsel düzeyde tükenmişliklerin önlenmesinde yöntemler belirlenerek uygulanması sadece bu durumu yaşayan bireyi değil bireyin hizmet verdiği kişileri kurumu aile ve arkadaş çevresini olumlu yönde etkiler.

Tükenmişlik sendromu işverenler için önemli sorunlara neden olabileceği için çok net bir şekilde çalışanlarının rollerini belirlemeli, rol çatışmasını olabildiğince önlemeli çalışanların verimliliklerini arttırmaya yönelik faaliyetlerde bulunmalıdır. Tükenmişliği en aza indirmek için gözlem ve analiz yaparak iş dağılımı yapılmalı iş stresi olabildiğince aza indirilmelidir.

Tükenmişliğin Sonuçları

Tükenmişlik sendromu istekle ve tutkuyla çalışmaya başlayan bireyi etkisiz hale getirir. İş stresi çalışanları fizyolojik ve psikolojik olarak tükenme düzeyini oldukça etkiler. Kişiler karmaşık duygular yaşadıklarından dolayı zamanla davranış bozukları görülebilir. Tükenmişlik sosyo-ekonomik etkiye sahiptir. Tükenmişlik sonucunda meslek sahipleri erken emekli olmaya ihtiyaç duyarlar. Buda iş günü kayıplarına üretimde azalmaya yol açar.  Tükenmişlik bu gibi sorunların yanı sıra zararlı alışkanlıklara da sebep olur. Sorunlarına çözüm bulamayan birey sigara, sakinleştirici ilaç, içki gibi maddelere zamanla bağımla hale gelebilir. Yorgunluk, bitkinlik, uyku bozukları, halsizlik, baş ağrısı gibi fizyolojik sorunların yanında psikolojik olarak içe kapanma, çabuk öfkelenme, alınganlık vb. negatif duygulara yol açabilir.

Pazarlama ve iş dünyasına ait önemli gelişmeleri, her hafta düzenli olarak sizlere gönderiyoruz. Sizde haftanın gelişmelerinden haber olmak istiyorsanız buradan mail listemize kayıt olabilirsiniz.

 

En Değerli Gelişmeleri Size İletmek İstiyoruz

Mail listemize abone olun!

Son bir adım kaldı. E-postanızı kontrol edin. (Gmail kullanıcısıysanız "promotoions" kısmına bakabilirsiniz.

Ops! Bir hata aldık, tekrar deneyebilir misiniz?

Bir Cevap Yazın

IKEA Raporu: “İnsanlar, Kendilerini Evlerinde Hissetmiyorlar”

  • IKEA’nın 22 farklı pazarda 22 bin kişinin katılımıyla hazırladığı Evde Yaşam Raporu 2018’e göre, pek çok insan evdeyken kendini evde gibi hissetmiyor.
  • Rapor, bir kişide ev hissiyatının oluşabilmesi için beş ihtiyacın karşılanması gerektiğine dikkat çekiyor. Bu ihtiyaçlar; mahremiyet, konfor, sahiplik, güvenlik ve aidiyet hissi.
  • Rapora göre, ABD’de yaşayan insanların %39’u evlerindeyken aidiyet hissini yaşayamıyor.
  • İlgili Yazı: IKEA, Şık Olanın Pahalı Olmadığını Yeni Reklamlarıyla Kanıtlıyor

Ev, bir insanın kendini en huzurlu hissetmesi gereken yerdir. Ev, bir nevi insanın güvenli kalesidir. Ancak İsveçli mobilya üreticisi IKEA’nın son olarak yaptığı araştırmalardan biri, pek çok insanın evlerindeyken bu hissi tam olarak yaşayamadığını ortaya koyuyor. Design Taxi’nin yayımladığı habere göre, IKEA geçtiğimiz günlerde “Evde Yaşam Raporu”nun 2018 edisyonunu yayımladı ve bu rapora göre, insanların kafasındaki ideal ev tasviri, yıllar içerisinde önemli ölçüde değişime uğradı. Bununla birlikte bu araştırma, 22 farklı pazarda yer alan yaklaşık 22 bin kişinin katılımıyla gerçekleştirildi.

IKEA’nın Evde Yaşam Raporu, bir kişide ev hissiyatının oluşabilmesi için beş ihtiyacın karşılanması gerektiğine dikkat çekiyor. Bu ihtiyaçlar; mahremiyet, konfor, sahiplik, güvenlik ve aidiyet hissi. Ve bu araştırma şunu gösteriyor ki, ABD’de yaşayan insanların çoğu, ev hissinin yaşanabilmesi için gereken bu beş temel unsura sahip değil. Rapora göre, ABD’de yaşayan insanların %39’u evlerindeyken aidiyet hissini yaşayamıyor.

İlk Bakışta Hoşlanmadığımız Onca Ürünü Neden IKEA’dan Alıyoruz?

IKEA’nın makro anlayışlar lideri Maria Jonsson’un belirttiğine göre, şirket, bazı insanların evlerinden uzaktayken daha fazla evde hissetmelerinin nedenini bilmek istiyor. Bununla birlikte Maria Jonsson, bu raporun, yakalanması zor olan ev hissini meydana getiren şeyin kalbine ulaşmayı ve o istenilen ev huzurunu yaşayabilmek için bu duyguyu nasıl daha kolay yakalayabileceğimizi bulmayı hedefliyor.

Bu araştırmada şirket, insanların özellikle mahremiyet hasreti çektikleri sonucuna ulaştı. Araştırmaya göre, bu konudaki bir sonraki en önemli faktör ise konfor. Ayrıca raporda, “Evde istediğimiz ya da aradığımız şey çoğu kez ruh halimize bağlı olarak değişebilir.” deniyor. Bununla birlikte raporun bir bölümünde şu ifadelere yer verildi:

“Örneğin aile ile vakit geçirmek istemek farklı şeyler anlamına gelebilir. Bazen özel bir anı paylaşmak için mümkün olduğu kadar çok bir araya gelirsiniz. Diğer zamanlarda yakınlık istersiniz, ancak yine de farklı ekranlar ve aktiviteler için izin verirsiniz. Daha sonra tekrar, bazı günler sadece kendi başınıza boylu boyunca uzanmak istersiniz.”

Bunların yanı sıra insanlar, çocuk sahibi olan ya da oda arkadaşıyla bir mekan paylaşan kişiler için de geçerli olan sahipliği ve güvenliği de elde etmek istiyorlar. Ev hissiyatı için önemli olan bir sonraki unsur ise aidiyet hissidir; bir topluluk hissi meydana getirmek, bir arada var olmak ve insanları bir araya getirmek için bir yer. Bu zamana kadar çok sayıda etken, evde hissetme şeklimizi etkiledi. Dört kişiden birinin evden çalıştığı ifade edilirken, insanların dörtte biri ise evlerini Airbnb gibi platformlarda para kazanmak için dönüştürüyor.

İnsanların kendilerini evlerinde hissedememelerinin en büyük nedenlerinden biri de yüksek ev fiyatları. Son dönemde ev fiyatları aşırı derecede arttı ve bu da birçok insanı communal bir yaşam alanında yaşamaya zorladı. IKEA’nın araştırmasına göre, yaşadığı evde bir ya da birden fazla ev arkadaşıyla birlikte yaşayan kişilerin oranı %33. Sonuç olarak bu da insanların %32’sinin biraz yalnız vakit geçirebilmek için kendilerini evden dışarı atmalarına neden oluyor.

En Değerli Gelişmeleri Size İletmek İstiyoruz

Mail listemize abone olun!

Son bir adım kaldı. E-postanızı kontrol edin. (Gmail kullanıcısıysanız "promotoions" kısmına bakabilirsiniz.

Ops! Bir hata aldık, tekrar deneyebilir misiniz?

Haşlanan Kurbağa Olmak Televizyondan Sonra Radyonun da Kaderi Mi?

Kaynar suya atılmasıyla birlikte can havliyle fırlayan kurbağa ile su dolu kabın yavaş yavaş kaynatılmasıyla ölüme mahkum edilen kurbağanın hikayesi hepimizin malumu. Zaman içerisinde yavaş yavaş değişen koşulların kurbağayı ölüme kadar götürdüğü bu durum, her ne kadar bugün yaşadığımız dünyada içinde bulunduğumuz durumla kısmi bir paralellik gösterse de, insanoğlu olarak biz ölmeyi değil bu duruma adapte olmayı seçmişe benziyoruz.

Bugün onlarsız bir hayat düşleyemediğiniz araç ve hizmetlere bir bakın. Instagram, WhatsApp, YouTube, Netflix? Nasıl oldu da 10 yıl önce adını bilmediğimiz, varlığından haberdar olmadığımız bu garip isimler hayatımızın vazgeçilmez bir parçası haline dönüştüler? Sahi biz ne zaman “Cep telefonu olmadan nasıl yaşıyorduk yahu?” demeye başladık. İçinde bulunduğunuz suyun sıcaklığını hissediyor musunuz?

Yavaş yavaş gerçekleşen bu dönüşüm elbette insanoğlunun teknolojiye olan açlığı ve aşkıyla açıklanabilir ve dayanılabilir bir yapıya bürünse de, biz pazarlamacılar için bugüne kadar hiç bu denli yoğun bir formuyla karşılaşılmamış zorlu bir durumun da işaretçisi. Her gün farklılaşan ve çeşitlenen reklam kanalları, her birinin kendine özgü dinamikleri, tüketicilerin değişen tüketim alışkanları derken, bugün pazarlamacıların önlerindeki en büyük meydan okumalardan biri şüphesiz reklam kanalları özelinde geleceği öngörebilmek.

Peki tüm bu olan bitenle kurbağanın ya da radyonun ne ilgisi var? Yıkıcı bir değişimin artçı sarsıntıları zaman içerisinde kendini gösterirken, yani su yavaş yavaş kaynama noktasına ulaşırken, televizyonun YouTube ve Netflix karşısında mağlubiyete doğru giderken oluşturduğu sismik dalgaların bir benzerini bugün podcastler karşısında radyoda görüyoruz.

Devir artık kişisel deneyim devri. Bugün özellikle Y ve sonrası kuşaklar için televizyon gibi sınırları kati, kalın çizgilerle çizilmiş bir mecranın varlığı, dikte edilmiş içerikler doğrultusunda kabul edilebilir bir yapıdan çıkmış durumda. Bu kuşaklara mensup hiçbir kimseyi akşam saat 8’de televizyon karşısına geçirip, bir dizi uğruna o ekranın karşısında saatlerce oturtamazsınız. Onlar ne zaman, nerede, hangi içeriği, ne kadar tüketmek istiyorsa o kadar tüketen, aracın arka koltuğundan kalkıp, sürücü koltuğuna oturmuş yeni nesil tüketici.

Radyoda da durum bundan farklı değil. Ülkemizde bilinirliği her ne kadar diğer ülkelere nazaran sınırlı olsa da, podcastlerin yarattığı dalgayı görmemek mümkün değil. Radyonun, başkaları tarafından çizilmiş sınırları içine hapsolmayı reddeden, ne zaman, nerede, hangi içeriği, ne kadar dinlemek istediğini kendi seçen, radyonun doğasında yer alan statükoyu kabul etmeyen yeni nesil tüketici, podcast gibi kendi beğenileri doğrultusunda özelleştirerek dinleyebileceği alternatif bir mecraya kaymış durumda.

Radyo televizyonla aynı kaderi paylaşmanın eşiğinde. Dünya hızla değişiyor, su giderek ısınıyor, doğal seleksiyon reklam kanallarında da yaşanmaya devam ediyor. Önümüzdeki yıllarda podcastin hızlı yükselişine, radyonun ise artık nostaljik bir öğe olmasının dönüşüne şahit olacağız.

En Değerli Gelişmeleri Size İletmek İstiyoruz

Mail listemize abone olun!

Son bir adım kaldı. E-postanızı kontrol edin. (Gmail kullanıcısıysanız "promotoions" kısmına bakabilirsiniz.

Ops! Bir hata aldık, tekrar deneyebilir misiniz?


8 Haftada Dijital Mükemmeliği Yakalayın!
Eğitimi İncelemek İstiyorum
Digital Excellence Program'da Erken Kayıt Fırsatından Yararlanın
close-link