Türkiye’den Neden “Google” Yerine “Geliyoo” Çıkıyor?

Son birkaç gün içerisinde yerli arama motoru ‘Geliyoo‘ ile ilgili haberleri sıkça duymaya başladık. Bunun altında yatan sebep ise Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı’ndan gelen bir “Yerli arama motoru” çalışmasına başlandığını belirten açıklamalar.

Google, Yandex ve Baidu gibi hizmetler yerine Türk yapımı bir arama motoru çalışmasına başlamak şüphesiz Türkiye için çok önemli bir adım gibi gözükse de aslında içi boş bir gündemden başka bir şey değil.

Tam da bu noktada Geliyoo gibi komik bir girişimi konuşmak yerine belki de kendimize “neden?” sorusunu sormamızın zamanı gelmiştir diye düşünüyorum. Bundan yola çıkarak oluşturduğum ‘çünkü‘leri paylaşacağım bugün sizlere.

Çünkü abartmayı çok ama çok seviyoruz
Hemen hemen her hafta “Türk mucitlerin müthiş buluşu”, “liseli Türk tüm dünyaya kendinden bahsettirdi” gibi haberlerle karşılaşıyoruz. Bu haberler algımızda öylesine çok yer etmiş olacak ki, en ufak bir gelişmeyi bile “müthiş” olarak algılıyor, havalara uçuyor, gururlanıyoruz. Sonuç olarak da yapımı için 10 milyon TL harcandığı ve 10 yıldır üzerinde çalışmaların sürdüğü yerli arama motoru olarak lanse edilen Geliyoo.com‘un aslında Google alt yapısını kullanan basit bir platform olduğunu anlamakta güçlük çekiyoruz.

Çünkü “dışı benzesin yeter abi” prensibine sahibiz

Bu prensip en ilginç bulduğum prensiplerden biri.  İcat ile imitasyon arasındaki farkı anlayamayacak kadar eğitim yoksunu kişilerin “Müthiş yenilik” diye lanse ettikleri icatların tümünün arkaplanında bu felsefe yatıyor. Mucit, elindeki kaynaklarla oluşturduğu yeniliğinin dışı bir şeye benzediğinde misyonunu tamamlamış oluyor; tıpkı Geliyoo örneğinde tek bir script ile yapıldığı gibi.

Çünkü sonuç odaklıyız. Bu da yaratıcılığımızı elimizden alıyor.

Bizim için başarı sınavlardan 5 almak, üniversiteye kapağı atmak, rapor dönemini geçirmek, kampanyayı sonlandırmak, yıl sonu kapanışını yapmak oldu çoğu kez. Süreçten zevk alan insanlar olarak yetiştirilmedik. Belki de o yüzden hep mutsuzuz, tatminsiziz, hazımsızız.

Herşeyden önce şunu bilmemiz gerekiyor: Başarı bir yolculuktur, varılacak son nokta değil. Bunu kabul etmediğimiz an, yerimizde saymaya devam ettiğimiz andır.

Çünkü özgün fikir yaratamıyoruz

Yukarıda saydığım 3 ‘çünkü‘nün ardından sıra geldi en büyük eksiğimize: Özgün fikirler üretmek için yeterli donanımızın olmaması. Sevgili arkadaşım Holmes‘un bu konudan bahsettiği bir yazısı var. Holmes şöyle diyor;

Özgün fikirler, yaratıcı çözümler, ezber bozan değişimler ancak ve ancak özgür zihinlerden, sanal parmakların ardında hapsedilmemiş bireylerden çıkar.

Onlar kutunun dışını görebilen, olaylara yeni bir bakış açısıyla bakabilme kabiliyetlerini gelişmiş, gömleğinin son düğmesinin boğazını sıkması gibi bir takım sorumlulukları olmayan özgür zihinler. Onlar, ofis demirbaşlarının süzen bakışlarına maruz kalan, buzlu camların ardından her hareketi gözlenen modern dünyanın yarattığı kölelerden değiller.

Bugün dünyanın en değerli şirketlerinin yarattığı ofis ortamının arkasında yatan motivasyona baktığımızda yukarıdaki paragrafta süslü cümlelerle anlatmak istediğim baskıcı rejime çalışma ortamlarında yer vermeyen, dünyayı değiştirecek zihinlerin ancak ve ancak özgür düşünebilen bireyler tarafından yaratabileceğine inanan geleceğin liderlerinin yarattıkları değişimi görmek mümkün.

Ancak ve ancak giydikleri kıyafetleriyle, kesmedikleri sakallarıyla, gömleğinin açık kalan son düğmesiyle, CC’de yanlış sıraladığı isimlerce yargılanmayan, işine odaklanabilen ve yalnızca bundan sorumlu tutulan bir birey ezber bozan işlere imza atabilir.

 

En Değerli Gelişmeleri Size İletmek İstiyoruz

Mail listemize abone olun!

Son bir adım kaldı. E-postanızı kontrol edin. (Gmail kullanıcısıysanız "promotoions" kısmına bakabilirsiniz.

Ops! Bir hata aldık, tekrar deneyebilir misiniz?

Pazarlama alanında Türkiye’nin en çok okunan blogu : Pazarlamasyon‘un kurucusu.

9 Comments

  1. Burada saydığınız bütün çünkülerin aslında tek bir çünküsü yani sebebi var. Yalnızca onu yazsanız da olurmuş. Nedir o çünkü?
    Çünkü biz devletçi bir devletin altında ezilip kalmış toplumcu bir milletiz. Bilişimde dünya devi olan şirketlerin çıktığı yerlere baktığınızda, oralarda ki toplumun bireyci olduğunu ve devletin de bireylerin hak ve özgürlüklerine saygılı olduğunu görürsünüz. Biz de ise yapılan her iş bireylerin kendilerini tatmin etmesi için değil, kendilerini topluma beğendirebilmesi için yapılan iştir. Büyük hayallerle kurulan bir girişimden tutun da bakkala ekmek almaya giderken yaptığımız pantolon seçimine kadar her şey “Komşu ne der?” sorusunun bir cevabı olarak şekillenir.
    Toplumcu bir toplum olduğumuz sürece de asla ve asla hiçbir birey yaratıcılığını konuşturamayacak ve bir yatırım fonuna aktarılsa binlerce girişimin hayat bulmasını sağlayacak miktarda paralar az sayıdaki girişimci ruhlu iş adamlarımızdan vergi olarak alınıp, toplumcu toplumu yaratan devletçi devletimizin hiçbir işe yaramayan iktisadi teşebbüslerine gitmeye devam edecek! Tek “çünkü” budur. Diğerleri bu “çünkünün” sonucu olabilir ancak.

  2. yıllardır düşündüğüm şeyi başkasından da duymak çok güzel. bizim insanlarımıza “biz yaptık” diye içi boş bidon gösterin onunla bile övünüyor. Geliyoo dediğimiz şey ise bir arama motoru değil çakma bir tema sadece

  3. pazarlamasyon adına talihsiz bir yazı olmuş. Geliyoo başarısız bir proje olsa da bir halkı bu derece basitleştirerek eleştirmeyi doğru bulmuyorum..

  4. Abdullah’a bir nebze katılıyorum. Şöyle kötüyüz böyle kötüyüz suramız eksik buramız eksik madem farkındasınız buyrun kardeşim tutanmı var ? konuşmakla olmuyor ağalar elinizden bir şey geliyorsa urtaya koyun sürekli biz yapamayız deyip durmayın. Adamın canını sıkmayın :) şurada inovasyon yapacağız onuda ağzımızdan burnumuzdan getiriyorsunuz yapmıyorum lan :)

    1. Ben size katılmıyorum.

      Eksikliklerini bilmek insanı ileriye götürür. Konuşmakla olmuyor, evet haklısınız ama her işi bilen kişi yapmalı. Başkalarına bakıyoruz gerçekten güzel fikirler çıkıyor ve gerçekten güzel işler yapıyorlar. Birde bizimkilere bakıyorsunuz ( hepsinden bahsetmiyorum Geliyoo gibi şirketler ) bazı dönemlerde halkımızın duygularından beslenerek yükselmeye çalışıyorlar. Madem bu işten anlıyorsun, kendi sistemini kur. Hazır olan bir sistemin mantolamasını farklı yapıp piyasaya sürmek ne kadar inovatif bir hareket sizce? Geliyoo bu altyapıyı kullanarak bize Google’dan farklı bir hizmet mi sunuyor? Madem Google’dan çekiyor bizzat Google’ın kendisini kullanırım. Demek istediğim şu; ne yazık ki bu tarz şeyler inovatif eylemler değil ve inovatif teriminin bu tarz işlerde kullanılması kelimenin değerininde düşmesini sağlıyor. Kısaca, Herkes bildiği işi yapmalı, eğer bir şey geliştireceğim diyorsan ortaya yenilikçi bir fikir koyarsın, eğer koyamıyorsan da başka sistemleri kullanarak ben size “yerli arama motoru” sunuyorum dememek gerekiyor, yoksa sizi bir anda böyle gözlerden düşürür. Şimdi bu şirket kendi altyapısını kursa bile artık insanlar güvenmeyecek. Bazı şeylere dikkat edilmesi gerekiyor.

      1. Seyit Bey,

        Çok güzel yazmışsınız sonuna kadar katılıyorum. Fakat şöyle bir durum söz konusu. Bizler gelişmekte olan bir ülkede yaşıyoruz. Gelişmekte olan bir ülkede bu denli yeni projeleri duyup hor görmemizi hoş karşılamıyorum. Şöyle örnekleyeyim; bir bebek nasıl ki ”yapılmayacak” şeyleri yapa yapa, ”yapılacak” şeyleri öğreniyorsa ülkenin içinden geçtiği süreçte bazı hataları yapması doğaldır diye düşünüyorum. Bize düşen vatandaş olarak kendimizi geliştirmektir. Haberi ilk duyduğumda aaa ne güzel ya! dedim. Sonra makaleyi okudum ve hadi yaa google alt yapısı mı? diye bir burukluk hissettim. Şimdi ise yazıyı yazarken biz vatandaşlara burada iş düşüyor demek kalıyor. Burada sadece yazılımcı olmak değil; iyi bir yönetici, kurgulayıcı ve insan olmakta gerekiyor… Herşeyden önce gençlik nereye gidiyor sorusunu kendimize sormamız gerekli. Okullarda, şirketlerde veya herhangi bir azınlık diye hor gördüğümüz parlak fikirleri kimse önemsemiyor. Sosyal medya yanlış bir şekilde kullanılmaya devam ediliyor. Sonucunda üretimin sıfır olduğu ve sadece kahkaha atmayı bilen hantal varlıklarla karşılaşıyoruz. Bugün bu kadar insanın bir konu üzerine tartışması bile güzel bir gelişme. Ben okurken hem bilgileniyor hemde fikirler üretiyorum. Umarım herşey daha iyi olur…

        Herkese Saygılar,

  5. Kendimizi yerden yere vurmaya bayılıyoruz. Kendi içimizden başkalarını eleştirmeye daha çok bayılıyoruz. “Geliyoo” işinin niteliği iyi bir düzeyde olmayabilir. Biraz desteklenerek daha iyi hale nasıl getirilebilir diye düşünen birisinin olduğunu da sanmıyorum. Duck Duck Go arama motorunu duyanlarınız var mı bilmiyorum ama oldukça popüler. Kendi algoritması yerine yandex, bing ve başka kaynaklar kullandıklarını zaten açık bir şekilde söylüyorlar. Biz sizi takip etmiyoruz diyorlar, bizde reklam yok diyorlar, kendilerini farklıılaştırabilmişler. İstatistiklerine baktığımızda günlük milyonlarca arama yapıldığını görebilmekteyiz. https://duckduckgo.com/traffic.html

  6. Tebrikler. Ufuk açıcı ve ilham verici cümlelere sahip özgün bir yazı olmuş.

Bir Cevap Yazın

Kahvaltının En Önemli Öğün Olduğunu Pazarlamacılar mı Uydurdu? [Video]

Yıllardır babalarımız, annelerimiz, dedelerimiz bize “kahvaltının en önemli öğün” olduğunu söyledi durdu. Peki, bunun bilimsel bir temeli var mı ya da bu algı nasıl ortaya çıktı? Bu hafta, kahvaltı yapma algısı ile ilgili keyifli bir sohbet ettik. Gelin hep beraber kahvaltı yapmanın kilo vermeyle, sağlık sorunlarıyla ya da düşük performansla bir ilgisinin olup olmadığını video haberimizde görelim.

Sohbetimize konu olan haberin linkine şuradan ulaşabilirsiniz. Yeni videolardan anında haberdar olmak adına Pazarlamasyon’un Youtube hesabını takip etmenizi öneriyoruz. Buraya tıklayarak Youtube hesabımızı takip edebilirsiniz. Keyifli seyirler.

En Değerli Gelişmeleri Size İletmek İstiyoruz

Mail listemize abone olun!

Son bir adım kaldı. E-postanızı kontrol edin. (Gmail kullanıcısıysanız "promotoions" kısmına bakabilirsiniz.

Ops! Bir hata aldık, tekrar deneyebilir misiniz?

Yılların İkonu ‘Converse’ İhtişamlı Geçmişini Kurtarabilecek Mi?

Hayat iniş çıkışlarla dolu, bizler nasıl dibe vuruyorsak markalar da vurabiliyor. Geçtiğimiz dönemlerin arzu nesnesi haline gelen onlarca marka  bugün arzın çeşitliliği, trendlerin hızla değişimi, kötü yönetim ya da basit bir reklam kampanyası yüzünden bile ihtişamlı günlerini geride bırakabiliyor. Bu yazı dizisinde hep beraber kötü talihle yüzleşen markaların hikayelerine bakacağız.

Hazırsanız Converse ile başlıyoruz.

Herşey Marquis Mills Converse’in 1908 yılında Malden Massachusetts’de Converse Rubber Shoe Company’i kurması ile başladı.  İlk iki yılında kendini idame ettirecek kadar sipariş alan şirket bir adım daha öteye giderek kültürel bir ikon haline gelen basketbol ayakkabılarını üretmeye başladı.

 

Chuck Taylor

1971’de ilk basketbol ayakkabısı The All Star’ı üreten Converse, hafif ve ön kısmı destekli bu ayakkabının tanıtımı için ünlü basketbol oyuncusu Charles Hollis Taylor bizim bildiğimiz adıyla Chuck Taylor ile anlaştı. Böylelikle 1921’de Converse’in ilk basketbol ayakkabısı The All Star Chuck Taylor ismine kavuştu.

Rüzgarın markadan yana olduğu bu dönemde özellikle 1936 Olimpiyatlarında basketbolda Amerika Kanada’ya karşı algısının da faydası ile markanın benimsenmesi hem de NBA’in kurulması ile ligin en popüler ayakkabısı haline gelen Converse piyasada Nike, Adidas, Puma gibi markalarla amansız bir rekabetin içindeydi.

1950’lerde adeta dönem gençlerinin üniforması haline gelen, eskidikçe güzelleşen bu ayakkabı James Dean gibi bir ikonun ayağında basketbol ekseninden popüler kültür eksenine doğru yol almaya başladı. 1957’de ise Converse tek başına “sneaker” piyasanın %80’ini elinde tutuyordu.

The One Star

1970’lerde Converse The One Star ismini verdiği sağ tarafında tek yıldız bulunan ve bir anda markanın diğer en iyi satan model, haline gelecek süet ayakkabısını tanıttı.  Bu ayakkabı kısa kesimli basketbol performans ayakkabısı olarak sahneye çıksa da sörf ve kaykaycıların fazlaca tercih ettiği bir ayakkabı haline geldi.

 1980 ve 1990’lar Grunge Etkisi

Converse’in kritik dönemlerinden bir diğeri 1984’te resmen Los Angeles Olimpiyatları’na sponsor olması ile başladı.  1980’lerin ortasında Converse Nirvana’dan Kurt Cobain, Pearl Jam’den Eddie Vedder gibi ünlü rock yıldızlarının tercihi haline gelerek daha geniş bir kitleye yayıldı. Şirket daha sonra 1997’de 550 milyon çift Converse sattığını duyuracaktı.

2001’de şirket için durumlar kötü gitmeye başladı. Hızla para kaybeden ve borçları artan şirketi 2003’de rakibi Nike satın alarak bir ikonun yok olmasını kısmen engelledi ve The Chuck Taylor II’yi tanıttı.

Günümüzde ise özellikle sneaker kültürünün neredeyse tüm dünyada trend olması, smart-casual giyinme biçimin günümüz gençliği tarafından da benimsenmesi ile spor ayakkabılar daha günlük yaşamda kullanılabilir bir hal almaya ve ofislere bile adım atmaya başladı. Converse rüzgarının nispeten daha yavaş estiği bu dönemlerde devir, Converse’in ürün bakımından rakibi sayılabilecek, daha çok kaykaycıların tercih ettiği bir bez ayakkabı markası olan Vans, piyasada birçok markada bulabileceğimiz “beyaz sneaker” lara kaldı gibi.

Bugün ayağında Converse ile dolaşan kişi sayısı gözle görülür derece azalırken, ikon markanın yeniden ayağa kalkacağı günleri sabırsızlıkla beklediğimizi de ekliyoruz.

 

 

 

 

 

En Değerli Gelişmeleri Size İletmek İstiyoruz

Mail listemize abone olun!

Son bir adım kaldı. E-postanızı kontrol edin. (Gmail kullanıcısıysanız "promotoions" kısmına bakabilirsiniz.

Ops! Bir hata aldık, tekrar deneyebilir misiniz?

GELİŞMELERİ
KAÇIRMAYIN!
Haftalık bültenimize
ücretsiz kaydolun!
BİZE KATIL
close-link
GELİŞMELERİ KAÇIRMAYIN
Haftalık bültenimize ücretsiz kaydolun, sizi gelişmelerden haberdar edelim.
BİZE KATIL
close-link








Önümüzdeki yıllara
damgasını vuracak
trendleri derledik.
Raporu İndir

*Ücretsizdir.
close-link