Susuzluk mu İmaj mı Dersin?

Acı veren, bulaşıcı, sosyal olarak geçen ve daha fazlasını ısrarla istemeye sebep olan israf, kaygı, borç ve fazla çalışma hastalığı, çağın hastalığı olarak ifade edilen affluenza tanımlarından sadece biri. Tüketim kültürünün insanlığı götürdüğü psikolojik ve nihayetinde fizyolojik yıkımı ifade eden affluenza hakkında tüm acı gerçekleri yüzümüze çarpan Kemal Sayar derlemesini okuyarak kendinize mutlaka kötü hissettirin. (Hatta iki yazı çok gelir derseniz, bu yazıyı burada bırakıp, oradan devam edin!)

Şimdilik buradan devam edenler olarak, parayla olmayan saadet üzerine kurgulu affluenza hastalığının israf özeline inelim.

Türk Dil Kurumumuzun Büyük Sözlüğü tarafından “gereksiz yere para, zaman, emek vb. harcama, savurganlık” olarak tanımlanan israf, yalnızca ülkemizin değil dünyanın en büyük sorunlarından. Sonuçta Dünya Bankasının raporuna göre, başta gelişmiş ülkeler olmak üzere tüm dünyadaki gıdaların %35’inin çöpe gittiği bir dünyadan bahsediyoruz! Yüzdesel olarak yeterince çarpıcı gelmediyse parasal karşılığının 750 milyar dolar olduğunu da söyleyelim.

Ülkemizdeki durumu ise biraz daha özele indirerek vurgulayalım. Son zamanların vitrin gıdası ekmek, israf denilince akıllara da ilk gelen gıdamız. Neredeyse kutsalımıza varan noktalarda konumlandırdığımız ekmeklerin bir yılda çöpe attıklarımızla 542 bin ton buğdayı israf ediyoruz. Bunu açmak gerekirse; bir yılda çöpe attığımız 2,1 milyar adet ekmeğin parasal değeri 1,5 milyar TL. 80 hastane, 500 okul inşa edilebilecek bir parasal değer…

Aslında tüketim çağımızın israfının en temel düzeylerinden biri ekmek israfı. Teknolojiye adaptasyonu moda ile eşanlamlamamızın, akıllı telefon değişim sıklıklarımızdan diğer tüm lüks! düşkünlüğümüze bakıldığında çok daha çarpıcı israflar yarattığı kesin. Kısaca israf bizim kültürümüzde var; gücümüzün / maddi olanaklarımızın imkan tanıyabildiği ölçüde israf ediyoruz…

Simitçinin cebindeki iPhone5, trafikteki araç sayısı, vergi borcu silinen iş adamımızın uçak almaya koşması vs. vs… Susuzluk hiçbir şey ama imaj her şey bizim için. En yanlış tanımladığımız olgulardan biri zenginlik. Kişi başına düşen gelirimiz ile tüketim alışkanlıklarımızı, İsveç’teki kişi başına düşen milli gelirle tüketim alışkanlıklarını karşılaştırmak, zenginliği nasıl yanlış tanımladığımızın en iyi göstergelerinden olacaktır. Komşularından çöp ihraç etmek zorunda kalan İsveç’in refah seviyesi en yüksek ülkelerinden biri olması, fakirlik&zenginlik tanımlamalarımızı gözden geçirmemizi gerektiriyor sanırım!

İsraf iliklerimize işlemiş olunca, mücadelemiz de samimiyetsiz kalıyor. Bizim israf ile mücadelemiz çöpe giden ekmekler, boşa akan sular ile hatırlatılan kamu spotları tadında kalırken, Avrupa şu an son kullanma tarihinin neden olduğu israf üzerine düşünüyor. Birçok ürün için son kullanma tarihinin sağlıkla bir alakasının olmadığı, yalnızca kaliteyle alakalı bir uygulama olduğunun fakındalığı paralelinde son kullanma tarihi uygulaması kaldırılabilecek olan ürünlerin israfla mücadelede ne kadar getirisi olabileceği üzerine kafa yoruyorlar. Elbette bu çalışmalar israfın yalnızca gıda boyutundaki çabalar. Yenilenebilir enerji çalışmaları, ulaşım rahatlatma girişimleri, zaman tasarrufu ve diğerleri… Bizden önce tüketmeye başlayıp, daha çok nasıl tüketirizi belki bize en iyi öğretenler olsalar da mücadeleye de bizden önce başlayıp, bizden çok daha samimi yapıyorlar.

Kuşkusuz israf alışkanlığımız yeni değil. Özellikle toplumsal/çevresel bilinç zayıflığımız önemli bir geçmişe sahip. Lükse, caka satmaya olan sevdamız bir yana, kendi evimizdeki su kullanımımız ile işyerindeki su kullanımımızdan, evdeki yemek tüketim alışkanlıklarımızdan lokantadaki yemek tüketim alışkanlıklarımıza; kendi arabamıza gözümüz gibi bakıp şirket arabalarını hoyrat kullanışımıza birçok acı örnek sıralamak mümkün. Bu olmadık israf kültürümüzle mücadelede kamu otoritesinden sivil toplum kuruluşlarına, eğitmenlerden ailelere birçok çevreye önemli görevler düşmekle birlikte en büyük görevlerden biri israf yangınına körükle giden markalarımızda. Her geçen gün bizlere daha çok tüketmeyi sevdiren markalar, israfın önlenmesinde de en büyük sorumluluk sahibidir. Bunun en güzel adımlarından olan pazarlamama (demarketing) stratejisi çok önemli olmakla birlikte, samimi markalar çok daha iyilerini keşfedecektir. Buna biz tüketiciler kadar onların da ihtiyacı var artık…

Paylaş
5 yildir bankacilik/finans sektorunde finansal analiz ve kredi degerlendirme profesyoneli olarak calisan yazar, 2007 yilindan itibaren de pazarlama uzerine yazilar yazmaktadir.

2 YORUMLAR

  1. Yazınız genel olarak güzel ancak simitçinin cebindeki iPhone 5’in neden israf olduğunu anlamadım. Sanırım bazı şeylerin kullanımı belli bir zümreye ait olduğunu düşünüyorsunuz. Zira simitçinin de herhangi bir akıllı telefonu hakkını vererek kullanmaması için hiçbir sebeb yok.

  2. Katkı için teşekkürler. Yanlış anlamanıza düzeltme şansı verdiğiniz için de.
    Algıladığınız gibi bir zümre yakistirmam yok. Oradaki simitçi yerine çok kişi koyabilirsiniz. Beni de koyabilirsiniz mesela. Orada finansal imkandan çok kültürü vurgulamak istemiştim. Alışkanlıklarımızın tüketim üzerine, fazla tüketim (israf) üzerine olduğu. Yoksa mesela özel uçak da sadece iş adamına yakışmaz; bende de güzel durur. :)
    Sevgiler.

CEVAPLA