Kırılan Gerçeklik, Paradigma Kayması ve Düşünce Hızında Bir 2017 0

2016 yılı hem ülkemiz hem de tüm dünya için siyasi, ekonomik ve sosyal anlamda oldukça yorucu ve zorlayıcı bir yıl oldu. Bir türlü de bitmek bilmedi aslına bakarsanız. Peki bu yıl içerisinde bizi hangi gelişmeler bekliyor, neleri konuşup takip edeceğiz?

Siyasi olarak mevcut global liberal sistemin varolma savaşına, iş dünyasında ise teknolojinin yıkıcı ve dönüştürücü etkileri ile kırılan gerçeklik ve buna bağlı paradigma kayması sonucu oluşan yeni dinamiklere şirketlerin ve toplumun adaptasyon çabalarına şahit olacağız. Şimdi isterseniz bu gelişmelere yakından bakarak, kısaca değerlendirmelerimizi yapalım.

Global Liberal Düzen’in Kurtuluş Savaşı

Soğuk savaş döneminin sona ermesi ile birlikte batı dünyası tarafından kurulan ve desteklenen global liberal düzenin temel prensipleri 2016 yılı içerisinde hem ABD hem de Avrupa’da ciddi darbeler aldı. Sermayenin, malların ve iş gücünün serbest dolaşımını destekleyen bu düzenin karşısında, sistem dışında kalmış, dışlandığı hissetmiş veya nimetlerinden faydalanamamış kesimlerin kitlesel tepkileri siyasi hareketlere dönüşerek, sistemin sorgulanmasına ve sarsılmasına sebep oldu.

Global liberal düzene yönelik en güçlü darbelerden biri 17 Cumhuriyetçi aday adayını ve en sonunda Demokrat Başkan adayı Hillary Clinton’ı geçerek Kasım ayı içerisinde ABD’nin 45. Başkanı olarak seçilen ve bu ay göreve başlayan Donald Trump tarafından vuruldu. Politikaları ve söylemeleri aslında hiçbir siyasi şablona tam olarak uymayan, adeta bağımsız bir aday gibi hareket eden Donald Trump, ezberleri bozan ve tahmin edilmeyen reaksiyonları ile yeni normalin habercisi oldu. Başkanlığının ilk yüz gününde Güney Amerika, Uzak Doğu, Asya Pasifik ve Orta Doğu’ya yönelik siyasi ve ekonomik yaklaşımları sonucunda uluslararası siyaset ve ticarette mevcut düzeni sarsacak gelişmeleri görmek hiçbirimiz için sürpriz olmayacaktır.

Avrupa kıtasında ise farklı ülkelerde benzer siyasi yaklaşımlar global liberal düzen ’in prensiplerine karşı duran ve sistemin dışında kalmış kitlelerin sesi olarak toplumsal tabanda güçlerini arttırmaya başladılar. Bu yıl içerisinde Avrupa’nın önemli ülkelerinde seçimler ve gelişmeler yaşanacak.

Hollanda’da Mart ayında yapılacak seçimlerde aşırı sağcı Özgürlük Partisi’nin en yüksek oyu alması bekleniyor. İngiltere Mart ayı sonunda büyük ihtimalle Avrupa Birliği’nden çıkış sürecini başlatacak Lizbon antlaşmasının 50. maddesini çalıştıracak.  Fransa’da ise Nisan ayında yapılacak olan başkanlık seçimlerinin ikinci ve son turunda aşırı sağcı National Front lideri Marine Le Pen’in merkez sağ lideri François Fillon ve belki bağımsız aday Emmanuel Macron ile yarışması bekleniyor. Almanya’da sonbaharda gerçekleşecek olan seçimlerde ise aşırı sağcı parti Alternative for Germany’nin ilk defa meclise girmesi bekleniyor. Seçim ülkeleri dışında İtalya’da iktidar partisi ile hemen hemen aynı oy oranına sahip Beş Yıldız Hareketi, İspanya’da Podemos, İzlanda’da Korsan Partisi gibi düzen ve sistem karşıtı akımları 2017 yılında oldukça sık duymaya devam edeceğiz.

Global liberal sistemin karşısında duran ve giderek güçlenen toplumsal hareketlerin siyasi ve ekonomik etkilerinin kısa vadede mevcut sistem açısından yıkıcı olacağını düşünmek fazla iddialı olmakla beraber bu kitlelerin yükselen gücü ve taleplerinin dikkate alınarak, mevcut sistem için bir yıkım haline gelmeden gerekli dönüştürücü politikaların uygulanması gerekmektedir. Gelir dağılımı eşitsizliği, teknolojinin iş gücü üzerindeki yıkıcı etkisi, uluslararası göç, sağlık, eğitim ve sosyal güvenlik sistemi bozuklukları gibi sorunlar liberal düzen savunucularının kurtuluş savaşı cepheleri olarak ortaya çıkıyor.

Liberal sistemin savunucularının bu cephelerde bu yıldan itibaren uygulayacakları etkin politikalar, sistemin siyasi, ekonomik ve toplumsal olarak daha geniş kitleler tarafından benimsenmesine ve karşıt hareketlerin zayıflamasına olanak sağlayacaktır.

İş Dünyası’nın Kırılan Gerçekliği ve Paradigma Kayması

Siyasi arenada mevcut sisteme yönelik değişim ve dönüşüm baskıları, çok daha güçlü bir şekilde iş dünyasında yaşanıyor. Bu durum adeta gerçekliğin kırılması ile tam bir paradigma kaymasına doğru gidiyor diyebiliriz.

Mevcut geleneksel ekosistemler ve oyuncuları teknolojik gelişmelerin bir ürünü olan inovatif iş modelleri karşısında yaratıcı yıkım ve dönüşüm etkisi altında kalmaya başladı. Bir teknolojinin başarılı bir iş modeline dönüşmesi, pazardaki bir ihtiyacın bu teknolojinin yeni bir iş modeline entegre edilerek pazara sunulması sonucu karşılanması ile mümkün olabilmektedir. Genel olarak bu süreç içerisinde yeni teknolojinin ekosisteminde yayılmaya yönelik bir engel yok ise ve eski iş modellerinin direnme imkanları kısıtlı ise yaratıcı yıkım etkisi hızlı ve yüksek olabiliyor.

2017 yılı süresince gündemde olacak inovatif iş modelleri yine paylaşım ekonomisi içerisinden gelecek gibi gözüküyor. Bildiğiniz üzere paylaşım ekonomisi atıl kaynakların diğer bireyler ile paylaşımını öngören bir iş modeli. Teknoloji ile desteklenen bu model kısa süre içerisinde çok değerli şirketlerin ortaya çıkmasını sağladı. Örneğin, şirket değeri 30 milyar $ seviyesinde olan Airbnb, 191 ülke ve 34 binin üzerinde şehirde tüketicilerin kısa süreli konaklama ihtiyaçları ile evlerini diğer tüketicilere kiralamalarına olanak sağlayarak geleneksel otel işletmeciliğini tehdit ediyor. 2017 yılında iki iş modelinin turizm sektörü ekosistemi içerisinde şiddetlenen mücadelesine tanık olacağız. Bu mücadelede geleneksel konaklama sistemi, özellikle İngiltere başta olmak üzere, birçok ülkede yasal sınırlamalar ile kendini korumaya çalışırken, yeni iş modeli ise Airbnb özelinde gücünü 2 milyondan fazla ilan veren ve platformu kullanmayı tercih eden 60 milyonu aşkın misafir tüketicilerden almaya çalışacak.

Uber 2017 yılında konuşmaya devam edeceğimiz bir başka paylaşım ekonomisi oyuncusu. 77 ülkede ve 538 şehirde, taksi hizmeti vermek isteyen yaklaşık olarak 160 bin sürücü ile taksi ihtiyacı olan müşterileri platformunda buluşturan şirketin güncel şirket değeri yaklaşık 68 milyar $. Uber ve kendi iş modelindeki rakibi Lyft, geleneksel taksi iş modeli için bir tehdit oluşturuyorlar. Bu açıdan bakıldığında Airbnb örneğinde olduğu gibi sendikalar, vergi ve diğer yasal sınırlamalar kapsamında geleneksel iş modeli ile yeni iş modeli arasındaki sert mücadeleye şahit olmaya devam edeceğiz. Önümüzdeki dönemde Airbnb ve Uber gibi diğer paylaşım ekonomisi şirketlerinin ortaya çıkışını ve özellikle Fintech’lerin geleneksel iş modellerine yönelik tehditlerinin artarak devam edeceğini göreceğiz.

Teknolojinin mevcut ekosistemler üzerindeki otomasyon, paylaşım ekonomisi ve inovasyon bazlı yaratıcı yıkım ve dönüştürücü etkisinin iş dünyasında gerçekliğin kırılmasına, paradigma kaymasına ve dolayısıyla yönetim, organizasyon, pazarlama ve satış alanlarında kuralların gözden geçirilmesini, adapte edilmesini veya tekrar yazılmasını zorunlu hale getiriyor. Bu değişim sürecinde şirketlerin stratejik seviyedeki reaksiyon süreçlerini hızlandırmaları ve her seviyede değişime direnç göstermeyen organizasyonlar oluşturmaları hayatta kalmaları için gerekli olan temel gereksinimler.

İnsanın Kaynaktan Değere Dönüşüm Yolculuğu

ABD Başkanı Donald Trump 2000-2010 yılları arasında ülkesindeki imalat sanayi içerisinde çalışan 6 milyon Amerika’lının işini kaybetmesini Çin’in 2001 yılı sonunda Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olmasına ve bugüne kadar da para birimini manipülatif olarak değersizleştirerek, haksız rekabet oluşturmasına bağlıyor. Şüphesiz Çin’in dünya ticaret sistemine girmesi ile beraber iş kayıpları üzerinde hızlandırıcı bir etkisi olmuştur ancak teknolojik gelişmeler sonucu ortaya çıkan otomasyon’un da bu kayıplarda ciddi etkisi olduğunu net olarak söyleyebiliriz.

2017 yılına geldiğimizde 10 yıl öncesinin basit otomasyonları yerine yapay zeka, robotlar, endüstri 4.0, nesnelerin interneti gibi çok daha yıkıcı ve dönüştürücü teknolojik gelişmelerden bahsediyoruz. Hem ABD’nin hem de Avrupa Birliği’nin asıl üzerinde düşünmeleri gereken Çin’in rekabet gücü veya ülkelerine gelen göçmenler değil, teknolojinin iş gücü üzerinde ki kısa vadedeki yıkıcı etkisidir.

Bu günlerde teknolojik gelişmelerin ve uygulamaların iş gücü üzerindeki yıkıcı etkisini tahmin eden çalışmalar ve sunumlara şahit oluyoruz. Bildiğiniz üzere geçtiğimiz günlerde İsviçre’nin Davos şehrinde Dünya Ekonomik Forumu toplantısı gerçekleştirildi. Forum’da Yapay Zeka’nın ürünü olan Dijital Göçmenler’in mevcut iş güçleri üzerindeki yıkıcı etkisi üzerine yapılan tahminlerde sadece ABD’de 24 milyon garson, 3 milyon gıda ürünü hazırlayıcısı, 2.2 milyon yönetici asistanı ve 1.6 milyon muhasebecinin bu teknolojiden etkileneceği belirtildi. Amazon’un Seattle’da açmış olduğu Amazon Go markalı ilk fiziksel süpermarket mağazasının geleneksel mağazalardan farkı, müşterilerin mağaza girişinde amazon kartlarını okuttuktan sonra alışveriş sırasında ürünleri raflarından aldıklarında bu ürünlerin sanal alışveriş sepetlerine işlenmesi ve alışverişlerini bitirdikten sonra sıraya girmeden veya kasada ödeme yapmadan serbest olarak kapıdan çıkıp gidebilmeleri. Mağazada satın aldıkları ürünlerin ücreti daha sonra Amazon tarafından otomatik olarak kartlarından alınıyor. Sizin de tahmin edebileceğiniz üzere bu tip bir alışveriş modelinin tüm süpermarket sektörüne yayılma ihtimali iki nedenden dolayı oldukça yüksek. Bunun birinci sebebi müşterilerin alışveriş kolaylığı ve zaman kazanımı sebebiyle elde ettikleri faydadan dolayı bu modeli tercih etme ihtimalleri. Diğer bir neden ise firmaların bu sistemde insan kaynağı maliyetlerini aşağıya çekerek, daha verimli bir operasyona sahip olma ihtimalleri. Bu sistemin hem tüketiciler hem de  şirketler tarafından tercih edilmesi durumunda sektörde çalışan yaklaşık 3.5 milyon kasiyer iş gücü açısından yıkıcı bir etki yaratması bekleyebiliriz.

Teknolojinin iş gücü üzerindeki bir diğer yıkıcı etkisini ise dijitalleşmenin geleneksel finans sektörü üzerindeki baskısı ile açıklayabiliriz. Yapay zeka’nın ürünü olan dijital asistanlar ve algoritmaların her geçen gün daha kompleks işlemlerde mükemmele yakın kararlar alması, tüketiciler tarafından hızlı bir şekilde tercih edilmeye başlanmaları ve en önemlisi bankaların rekabet güçlerini kaybetmemek adına daha verimli operasyonlar için iş gücünü dijital ürünler, yapak zeka, algoritmalar ve blockchain altyapısı tarafından desteklenen süreçler ile değiştirmeleri sonucu Dünya Ekonomik Forum’unda Citigrup tarafından yapılan bir tahminde belirtildiği üzere önümüzdeki 10 yıl içerisinde 1.7 milyon bankacının işini dijital sistemlere teslim edeceği öngörülüyor.

Önümüzdeki on yıl içerisinde insanın üretim ve hizmet içerisindeki yerinin bugünden çok daha farklı bir noktada olacağı gerçeği çok açık bir şekilde önümüzde duruyor. Kısa vadede iş gücü üzerinde oluşan yıkıcı etkinin aslında bir dönüşüm sürecinin başlangıcı olduğu ve orta vadede yerini evirilmiş bir iş gücü yapısına bırakacağını, diğer bir deyişle insan gücünün kaynaktan değere dönüştüğü bir modele geçiş yapılacağını düşünebiliriz.

Öncelikle geçiş sürecini ele alırsak, bu sürecin 15-20 yıllık bir süre alacağını ve bu geçiş sürecinde 3 önemli gelişmeyi gözlemleyeceğimizi öngörebiliriz. Bunlardan ilki, tam zamanlı işlerin giderek azalacak ve buna karşılık sözleşme bazlı daha kısa süreli serbest işlerin payının artarak devam edecek olması. Adını müzik sektöründe kullanılan ve geçici iş anlamına gelen “Gig” kelimesinden alan Gig Ekonomisi bu gelişmenin en önemli örneği. Gig ekonomisi herhangi bir kuruma tam zamanlı olarak bağlı olmadan, bireylerin çoklu işveren ile eş zamanlı çalışma özgürlüğü ile kendi işlerini yaptıkları bir tür serbest çalışma pazarı. Mc Kinsey Global tarafından yapılan bir araştırmada ABD ve Avrupa’daki bireylerin % 20’sinden daha yüksek bir kesimin Gig ekonomisinde çalıştığı tespit edildi. Yapılan ileriye yönelik tahminlerde ise 2020 yılı itibari ile ABD toplam iş gücünün %40’ının Gig ekonomisi mensubu olacağı öngörülüyor. Hem bireylerin hem de şirketlerin Gig ekonomisine yönelik artan ilgisinde rol oynayan bazı faktörler var. Şirketler için çekici faktörler bu modeli uyguladıklarında istedikleri zaman istedikleri sürede arzu ettikleri uzmanlar ile çalışarak maliyetlerini aşağıya çekmeleri, verimliliği arttırmaları ve daha rekabetçi olabilmeleri. Ayrıca her projede farklı bir uzman ile çalışarak, işin teknik ve operasyonel zenginliğini arttırabilmeleri de önemli bir tercih sebebi olarak öne çıkıyor. Bireyler için çekici faktörler ise, tek bir işverene bağlı kalmadan, birden fazla işveren ile eş zamanlı olarak çalışabilme, bu yöntem ile iş riskini azaltmak ve zaman yönetimini daha sağlıklı yapabilmek olarak ortaya çıkıyor.

Geçiş döneminde yaşanacak bir diğer önemli gelişme, çalışma standartları ve mevzuatın yeni modelin gerçekleri ile örtüşecek şekilde yeniden düzenlenmesi ile ilgili olacak. Bu günlerde özellikle paylaşım ekonomisi alanında bu yönde girişim ve düzenlemelere şahit oluyoruz. İngiltere’de yemek servisi sağlayıcısı Deliveroo’nun bisikletli yemek dağıtıcılarının haklarına yönelik görüşmeler, yine benzer şekilde Uber sürücülerinin kontratlarının yasal statüsü hakkındaki tartışmalar ve hatta davalar, henüz olgunlaşmamış yasal mevzuat altyapısının uyumlanması gerektiğini göstermektedir. Çalışma mevzuatı uyumlanırken hem şirketlerin hem de çalışanların haklarını eşit şekilde koruyacak ancak aynı zamanda geçiş dönemi iş gücü modelini hiçbir taraf için itici hale getirmeyecek düzeyde uygulamalar yapılması gerekmektedir.

Geçiş döneminde görevini teknolojik araçlara devretmiş iş gücü kitlelerinin yaşam süreçleri Gig ekonomisi dinamikleri ile desteklenirken, iş gücü taleplerinin yapısındaki değişiklikler, mevcut iş gücünün yetkinlik açısından desteklenmesini sağlayan devlet politikalarının çok hızlı bir şekilde uygulanmaya başlamasını gerektirecektir. Mevcut iş gücünün tabanına yayılan geniş bir gelişim seferberliği, mesleki çeşitlendirme ve koruyucu sosyal politikaların etkin bir şekilde uygulanması sonucu, 15-20 yıllık süreçte teknolojinin iş gücü üzerindeki yıkıcı etkisi yumuşatılacak ve teknolojik gelişmeler iş gücü üzerinde dönüştürücü bir özellik kazanacaktır. Bu dönüşüm sonrasında ise insan kaynağı tabanı niceliğin yanında nitelik de kazanarak tekrar sistemin içerisine dahil olacaktır.

2017 yılı içerisinde global liberal düzenin kurtuluş savaşına şahit olurken, bir yandan da iş dünyasının kırılan gerçekliği ve paradigma kaymasının ekonomik ve toplumsal etkilerine şahit olacağız. Bu dönemin olumsuz etkileri olsa bile, sadece bir geçiş dönemi olduğu, yaşayacağımız siyasi ekonomik ve toplumsal dönüşüm sonrasında, daha adil bir global liberal sistemin, iş dünyasında verimin ve iş gücünün katılımının en yüksek seviyede olacağı herkes için mükemmele yakın günlere ulaşacağımıza inanıyorum…

Profesyonel olarak 20 yıldır finans sektörü içerisinde görev yapmakta olan Edin Güçlü Sözer, bu süre içerisinde yerli ve yabancı sermayeli bankalarda Perakende bankacılık alanında Pazarlama, Satış ve İş Geliştirme fonksiyonlarının yönetimi ve birçok ulusal ve uluslararası projenin hayata geçirilmesi ile ilgili görevleri yürütmüştür. Pazarlama alanında doktora eğitimimi 2008 yılında tamamlayan Sözer, yapmış olduğu akademik çalışmalar ile profesyonellere, akademisyenlere ve öğrencilere pazarlama alanındaki birikimlerini aktararak katkı sağlamaya çalışmaktadır. Yazarın ulusal ve uluslararası akademik çalışmaları arasında Internet Ticareti (2003), The Dynamics of Sponsorship (2009) ve Post-Modern Pazarlama (2010) başlıklı kitapları ve birçok akademik dergide yer alan makaleleri bulunmaktadır. Edin Güçlü Sözer profesyonel çalışmalarının yanısıra, Journal of International Trade, Logistics and Law (JITAL) Editörler Kurulu ve International Journal of Commerce and Finance (IJCF) Hakemler Kurulu üyeliği görevlerini sürdürmektedir.

Bir Cevap Yazın

Perakendecilerin Müşteri Deneyimini Artırmak İçin Kullanabileceği 4 Dijital Yol 0

İnsanların hayatını her geçen gün daha da kolaylaştırmak adına üretilen dijital uygulamalar perakende sektörü için ne kadar bir tehdit oluştursa da perakendecilerin onu doğru kullanmasıyla müşteri deneyimini üst düzeye taşıyabilecek bir alt yapıya sahip.

Müşterilerin dijital ortama doğru kayan alışveriş alışkanlıkları birçok perakendeciyi 2017 yılında küçülmeye itmiş durumda. Perakendeciler bu değişim sonucunda mağaza sayılarını azaltmaya başlasa da önlerindeki fırsatın büyüklüğü ise oldukça kayda değer. Günümüz pazarlama anlayışının marka ve müşteri deneyimi üzerine kurulması perakendeciler için eşsiz bir fırsat.

Bu yazımızda perakendecilerin müşteri deneyimini üst düzeye çıkarabilecek dijital kanallara değineceğiz.

  1. Mağaza ve Ürün Bilgilendirme Uygulamaları

Alışverişçilerin mağazalardan alışveriş yapma deneyimini olumsuz etkileyen en büyük faktörlerden bir tanesi mağaza içinde ürünlere kolay ulaşamamaları ve ürün hakkında detaylı bilgiye sahip olamamaları. Ziyaretçileri satın alma davranışından bile vazgeçirebilen bu faktörü onlara alışveriş öncesinde yapılacak bir bilgilendirme uygulamasıyla yok etmek ise mümkün.

ABD merkezli Home Depot bu uygulamaların en başarılı örneklerinden birine imza atmış bulunuyor. Home Depot geliştirdiği uygulamanın içerisinde müşterilerine istedikleri ürün hakkında detaylı bilgileri sunarken, bu ürünlerin mağazalarının içindeki tam lokasyonunu da onlara sunarak müşterilerinin alışverişlerini oldukça kolaylaştırıyor. Bu uygulamanın içinde müşteriler aynı zamanda sepetlerini online olarak oluşturabiliyor ve mağazalara giderek bu sepetlerin sadece teslim alma kısmını gerçekleştirebiliyor.

Bu tarz bir uygulamayı 2014 yılında Amerikan perakende devi Wallmart’ta hayata geçirerek müşterilerine mağaza içinde ürün arama hizmeti sunmuştu. Bu uygulamayı hayata geçirdikten sonra mağazalarının %99’unda kullanıma açan Wallmart müşterilerine sağladığı kolaylıkla büyük bir yankı uyandırmayı başardı.

2. Gerçek Zamanlı Stok Bilgileri

Müşterilerin alışveriş yaparken dikkat ettiği önemli noktalardan bir tanesi ise ürünlerin stok bilgileri. Mağazaya uğradıktan sonra aradığı ürünü stoklarda bulamayan müşteriler yaşadıkları hayal kırıklarıyla markaya bir ön yargı besleyebilmekte. Bu ön yargıda zamanla müşterileri markadan uzaklaştırarak alışveriş sıklığını azaltmakta. Kaliforniya merkezli içecek firması BevMo bu duruma bulduğu çözümle müşterilerini bu sıkıntıdan kurtarmak için önemli bir adım atmış bulunuyor. BevMo web sitesinde yer alan ürün detay kısmında müşterilerine gerçek zamanlı ve lokasyon bazlı stok bilgilerini sunuyor. Müşterilerinin yakınındaki mağazaları ortaya çıkartıp stoklarını gösteren bu uygulama sayesinde BevMo müşterilerinden oldukça olumlu geri dönüşler almış durumda.

 

 

 

 

 

 

3. Mağaza İçi Harita Uygulamaları

Özellikle büyük ölçekli mağazalarda müşteriler bazen kendilerini bir labirentte kaybolmuş gibi hissedebiliyor. Kendilerini bir çıkmazda hisseden müşterilerin alışveriş deneyimleri bilinçaltlarında doğal olarak olumsuz olarak yer ediyor. Bu kötü deneyimi müşterilerinin hayatından çıkartmak isteyen Target Cartwheel isimli uygulamasına entegre ettiği mağaza içi haritası sayesinde müşterilerinin alışveriş deneyimini üst düzeye çıkartmayı başarmış durumda. Target uygulamanın içerisine yerleştirdiği indirim kuponları, anlık indirimler sayesinde müşterilerini uygulamaya kullanmaya da yönlendirmeyi başarıyor.

Harita uygulamalarına oldukça önem veren Google ise bu konuda farklı bir adım atmış bulunuyor. Google geliştirdiği Indoor Map uygulamasıyla anlaştığı mağazalarda müşterilerin online şekilde gezinebilmesini sağlıyor.

 

 

 

 

 

 

4. Proximity Marketing

Kişisel alan pazarlaması olarak da çevirebileceğimiz Proximity Marketing müşterilere her zaman kullandığı akıllı cihazlarıyla ulaşmanın en verimli yollarından bir tanesi. Genel olarak Beacon teknolojisi kullanılarak hayata geçiriliyor bu çalışmalar. Mağaza içerisine yerleştirilen beacon cihazı sayesinde müşteri mağazaya girer girmez ona özel fırsatların yaratılması müşterilerin mağazaya olan ilgisini artırmayı kolaylıkla başarıyor.

Konuma dayalı bu teknolojiler ne kadar akıllarda soru işareti yaratsa da aşağıda yer alan araştırmanın sonuçları tüketicilerin bu uygulamalara hazır olduğunu gösterir cinsten.

  • Müşterilerin yüzde 53’ü kendine özgü fırsatları yakalamak için konumunu paylaşmaya hazır,
  • Yüzde 57’si konum bazlı pazarlamanın daha etkili olduğunu düşünüyor,
  • Yüzde 62’si konuma dayalı fırsatları yakaladığında arkadaşlarıyla da paylaşmaya meyilli,
  • Doğru uygulamayla reklamı yapılan ürüne olan ilginin 19 katına çıktığını raporlayan mağazalar var.

 

Şu an için bu tarz teknoloji yatırımları perakendeciler için ne kadar maliyetli gözükse de müşteri deneyimini üst düzeye çıkaracak bu yatırımlar sayesinde gelecekte rakiplerinin bir adım ötesinde rekabete başlamış olacaklar.

 

McDonald’s’ın 40 Yıllık Happy Meal Başarısının Dünü ve Bugünü 0

Hangimizin annesi bize yemek yedirmeye çalıştığı zaman oyuncakları veya televizyondaki çizgi filmleri kullanmadı ki? Küçük yaştaki çocuğunun yemek yememe inadı kırılsın diye eline renkli bir oyuncak tutuşturan annelerin bu denemesinin, gelecekte Happy Meal adını alıp bir fast food devinin oldukça başarılı bir pazarlama hamlesi olacağını nereden bilebilirdik?

McDonald’s’ın ilk çocuk menüsü, ABD çapında 1979 yılının haziran ayında satışa sunulsa da ürünün ilk örneği, 1970’li yılların başında, Guatemala’daki bir McDonald’s restoranını işleten Yolanda Fernández de Cofiño ve kocası tarafından denenmiş. Hamburger, küçük boy patates kızartması ve yine küçük boy sundae türü dondurmadan oluşan menü kartondan yapılmış özel bir pakette, zincirin maskotuna atfen “Ronald Menüsü” adıyla satışa sunulmuştu.

ABD’de satışa sunulan ilk Happy Meal’ın paketi.

Bu ilginç girişim, McDonald’s’ın Chicago’daki yöneticilerinin dikkatini çekti. Marka bu ürünü geliştirmesi amacıyla Bob Bernstein’a iletti. Bay Bernstein aranılan çözümü buldu: “Happy Meal”. 1977’de ortaya çıkan bu fikir, çocuklu ailelerin restoranlarında daha rahat yemek yemesini isteyen McDonald’s restoran işletmecileri için bulunmaz Hint kumaşı özelliğindeydi. Bernstein onları, ebeveynlerin istedikleri değil, çocukların sevecekleri yiyeceklerden oluşan bu menüyle tavlamıştı, mekanizmaları harekete geçirecek noktayı ise kendi ailesini gözlemleyerek çıkarmıştı: Paket! Oğlunun yemek yeme sırasında renkli tahıl kutularına odaklandığını gören Bernstein, bunun Happy Meal için de mükemmel olacağını düşündü.

McDonald’s çocuk menüleri hâlâ sinemanın popülaritesini paketlerine yansıtıyor.

Bernstein sonraki süreçte, çocuklara yönelik illüstrasyonlar yapan profesyonellerden oluşan yaratıcı ekibini bir araya getirdi ve çocuk menüsü için onlardan rengârenk, yanlarında ve üst kısmında esprilerden çizgi roman şeritlerine dek uzanan ilgi çekici içeriklerin yer aldığı özel bir paket tasarımı istedi. Her paketin içinde bir hamburger, küçük boy patates kızartması ve içecek, bir miktar kurabiye ve bir de sürpriz hediyeden oluşan en az 8 parça bulunacaktı. McDonald’s, ürünü ilk olarak Kansas’ta, Ekim 1977’de piyasaya çıkarır çıkarmaz büyük çaplı promosyon çalışmaları başlattı ve diğer yerler de bunu izledi. 1979 yılında ise menü, bütün ABD çapında satışa sunuldu. Menünün içinden çıkan hediyeler ise kimi zaman dirseğe takılan bir cüzdan, kimi zaman bir bileklik ya da üzerinde McDonald’s karakterlerinden birinin bulunduğu ufak tefek nesnelerdi.

Happy Meal’ın sinemayla ilk teması Star Trek ile olmuştu ve ilk sinema bağlantılı hediye oyuncaklarını vermişti.

Hediyeler periyodik aralıklarla değişse de Happy Meal’ın gerçek anlamda oyuncak ve karakter kullanımı 1987’de gerçekleşti. Bu yıl menüye ilk kez Mickey Mouse, Alaaddin, 101 Dalmaçyalı, Cindirella vb. Disney çizgi karakterleri eşlik ediyordu. Ardından; Transformers, Hello Kitty, Lego oyuncakları ve hatta Teletubbies de bu kervanda yer aldı.

McDonald’s zamanla çocuk menüsüne çizgi kahramanlar ekleyerek çocuklar arasındaki popülerliğini daha da artırdı.

Fakat bugün de sürdüğü üzere, Happy Meal oyuncaklarının sinemayla ilk teması 80’li yıllarda, Star Trek ile oldu, sonrasında Pac-Man, He-Man, E.T., Donkey Kong, Batman, Jurassic Park, Şirinler, Snoopy, Powerpuff Girls, Dragon Ball, Sonic, Pokemon, Avengers, Sünger Bob, Angry Birds ve daha pek çok sinema ve çizgi kahramanı menünün yol arkadaşı oldu.

Aslında son derece basit olan bu oyuncaklar öyle iyi bir pazarlama yöntemiyle sunulmuştu ki hediyeler zamanla ürünün önüne geçti, hatta çocuklarda bir koleksiyonerlik hissi oluşturdu. Sırf bir serideki karakterlerin oyuncaklarını eksiksiz tamamlamak için ebeveynlerine Happy Meal aldıran çocuklarla karşılaştık, hatta büyüklerde de bu tutkuyu gördük. Öyle ki ABD’de McDonald’s Koleksiyonerleri Kulübü adında bir topluluk bile kuruldu. Bu kulübün Başkan Yardımcısı David Bracken’ın 1999 yılı itibarıyla 10 bine yakın Happy Meal materyali ve 4500 civarında da Happy Meal oyuncağı vardı. Bracken bunları 1993’ten beri toplamaya devam ediyor.

Bugün birçok insan, çocukluğundan beri biriktirdiği Happy Meal oyuncaklarından oluşan koleksiyonlara sahip. Hatta az bulunan oyuncaklar internet üzerinden yüksek ücretlerle satılıyor.

Madalyonun diğer tarafı ise bu kadar eğlenceli değil. McDonald’s restoranlarının dünya çapındaki yıllık cirosunun %10’unu çocuk menüsü, yani Happy Meal oluşturuyor. %10 belki toplam satışa vurduğunuzda size küçük bir oran gibi gelebilir ama zincirin ne kadar çok satış yaptığını ve dünyanın dört bir yanındaki insanlara ulaştığını düşündüğünüzde, bu oranın aslında ne kadar yüksek olduğunu kestirebiliriz. Sorun şu ki aslında hiç de sağlıklı olmayan bu ürünlerin, henüz küçük yaştaki bireyler için bu oranda cezbedici olması korkutucu sayılır.

Çocuklardaki fast food beslenme alışkanlığı erken yaşta obezite riski oluşturuyor. McDonald’s’ın renkli pakette, oyuncaklar eşliğinde sunulan çocuk menüsü de bu riskin en büyük nedenlerinden biri olarka görülüyor.

Nitekim bu durum, yani erken yaşta obeziteye oyuncak yoluyla özendirme durumu idari birimlerin de dikkatini çekti. ABD’nin California eyaletine bağlı Santa Clara kenti yönetimi 485 kalori ve 600 miligram sodyumun üzerinde besin değeri taşıyan, toplam kalorisinin %35’inden fazlası yağ kaynaklı olan veya kalorisinin %10’u şeker katkılı olan yemeklerin oyuncaklarla birlikte sunulmasını yasakladı. Buna rağmen, Happy Meal’ın şöhreti pek sönmedi. Dev restoran zinciri menü içeriğinde değişiklikler yaparak sağlıksız imajını silmeye çalıştı. Bu arada Amerikan sağlık uzmanlarından oluşan 550 kişilik bir grup, çocuk menülerinde oyuncak dağıtımının ve Ronald maskotu gibi palyaço türü figürlerin, fast food restoranlarda kullanılmaması gerektiğine dair bir bildiri bile yayınladı.

Ülkemizde 1991’den beri satılan Happy Meal’ın başarısındaki en etkili unsur ise bence, markanın sadece basit oyuncaklar sunması değil, bunu her dönemin popüler kültürüyle birleştirmesi. McDonald’s özellikle de sinemanın çocuklar üzerindeki gücünü çok iyi kullanıyor ki bunun altında fiziksel mekân ve çocuklu ailelerin alışveriş alışkanlıklarını bilmesi yatıyor. Yani McDonald’s, çocukların favori kahramanlarının beyaz perdede yarattığı etkiyi de çocuklu ailelerin alışveriş merkezlerindeki sinemaları tercih ettiğini de gayet iyi biliyor. Böylece satış mantığı tıkır tıkır işliyor. Çocuk o çok istediği filme götürülüyor, filmdeki karakterlerden etkileniyor. Sonrasında sinemadan çıkarken bir bakıyor ki Happy Meal o filmin oyuncaklarını hediye ediyor. Açlık hissi de o karakterlere sahip olma dürtüsü de sinema merakı da aynı mekânda, yani alışveriş merkezinde birleşiyor. Aileler için kaçınılmaz son ise elbette satın alma oluyor.

Bir çocuğun alması gereken günlük kalori miktarı 1200 iken, bunun yarısını tek öğünde veren Happy Meal şüphesiz ki sağlıklı bir beslenme yöntemi değil. Fakat yasaklar ve kısıtlamalar, bu ürünleri çocuklar için daha çekici hâle getirebilir mi? Peki ya, çocuklarını bu konuda kontrol edebilen ailelerin, çocukları üzerindeki söz hakkına veya alışveriş alışkanlıklarına müdahale doğru mu? Karar sizin.

GELİŞMELERİ
KAÇIRMAYIN!
Haftalık bültenimize
ücretsiz kaydolun!
BİZE KATIL
close-link
Marketing Meetup Intelligence

Zekânın iş dünyasına neler getireceğini konuşuyoruz
Hemen Kaydolun
close-link
Marketing Meetup
 

ERKEN
KAYIT FIRSATI


Zekânın iş dünyasına neler getireceğini konuşuyoruz
Orada Olmalıyım

Sektörü buluşturan etkinlikte siz de yerinizi ayırtın!
close-link
GELİŞMELERİ KAÇIRMAYIN
Haftalık bültenimize ücretsiz kaydolun, sizi gelişmelerden haberdar edelim.
BİZE KATIL
close-link
Marketing Meetup Intelligence

Zekânın iş dünyasına neler getireceğini konuşuyoruz
Erken Kayıt Fırsatı
close-link
İçerikle Pazarlama Workshop

Yemekcom Ürün Müdürü Batuhan Apaydın ile, içeriğin kral olduğu yeni dünyayı keşfetmeye hazır mısınız?
Hemen Kaydol
close-link