Kırılan Gerçeklik, Paradigma Kayması ve Düşünce Hızında Bir 2017

2016 yılı hem ülkemiz hem de tüm dünya için siyasi, ekonomik ve sosyal anlamda oldukça yorucu ve zorlayıcı bir yıl oldu. Bir türlü de bitmek bilmedi aslına bakarsanız. Peki bu yıl içerisinde bizi hangi gelişmeler bekliyor, neleri konuşup takip edeceğiz?

Siyasi olarak mevcut global liberal sistemin varolma savaşına, iş dünyasında ise teknolojinin yıkıcı ve dönüştürücü etkileri ile kırılan gerçeklik ve buna bağlı paradigma kayması sonucu oluşan yeni dinamiklere şirketlerin ve toplumun adaptasyon çabalarına şahit olacağız. Şimdi isterseniz bu gelişmelere yakından bakarak, kısaca değerlendirmelerimizi yapalım.

Global Liberal Düzen’in Kurtuluş Savaşı

Soğuk savaş döneminin sona ermesi ile birlikte batı dünyası tarafından kurulan ve desteklenen global liberal düzenin temel prensipleri 2016 yılı içerisinde hem ABD hem de Avrupa’da ciddi darbeler aldı. Sermayenin, malların ve iş gücünün serbest dolaşımını destekleyen bu düzenin karşısında, sistem dışında kalmış, dışlandığı hissetmiş veya nimetlerinden faydalanamamış kesimlerin kitlesel tepkileri siyasi hareketlere dönüşerek, sistemin sorgulanmasına ve sarsılmasına sebep oldu.

Global liberal düzene yönelik en güçlü darbelerden biri 17 Cumhuriyetçi aday adayını ve en sonunda Demokrat Başkan adayı Hillary Clinton’ı geçerek Kasım ayı içerisinde ABD’nin 45. Başkanı olarak seçilen ve bu ay göreve başlayan Donald Trump tarafından vuruldu. Politikaları ve söylemeleri aslında hiçbir siyasi şablona tam olarak uymayan, adeta bağımsız bir aday gibi hareket eden Donald Trump, ezberleri bozan ve tahmin edilmeyen reaksiyonları ile yeni normalin habercisi oldu. Başkanlığının ilk yüz gününde Güney Amerika, Uzak Doğu, Asya Pasifik ve Orta Doğu’ya yönelik siyasi ve ekonomik yaklaşımları sonucunda uluslararası siyaset ve ticarette mevcut düzeni sarsacak gelişmeleri görmek hiçbirimiz için sürpriz olmayacaktır.

Avrupa kıtasında ise farklı ülkelerde benzer siyasi yaklaşımlar global liberal düzen ’in prensiplerine karşı duran ve sistemin dışında kalmış kitlelerin sesi olarak toplumsal tabanda güçlerini arttırmaya başladılar. Bu yıl içerisinde Avrupa’nın önemli ülkelerinde seçimler ve gelişmeler yaşanacak.

Hollanda’da Mart ayında yapılacak seçimlerde aşırı sağcı Özgürlük Partisi’nin en yüksek oyu alması bekleniyor. İngiltere Mart ayı sonunda büyük ihtimalle Avrupa Birliği’nden çıkış sürecini başlatacak Lizbon antlaşmasının 50. maddesini çalıştıracak.  Fransa’da ise Nisan ayında yapılacak olan başkanlık seçimlerinin ikinci ve son turunda aşırı sağcı National Front lideri Marine Le Pen’in merkez sağ lideri François Fillon ve belki bağımsız aday Emmanuel Macron ile yarışması bekleniyor. Almanya’da sonbaharda gerçekleşecek olan seçimlerde ise aşırı sağcı parti Alternative for Germany’nin ilk defa meclise girmesi bekleniyor. Seçim ülkeleri dışında İtalya’da iktidar partisi ile hemen hemen aynı oy oranına sahip Beş Yıldız Hareketi, İspanya’da Podemos, İzlanda’da Korsan Partisi gibi düzen ve sistem karşıtı akımları 2017 yılında oldukça sık duymaya devam edeceğiz.

Global liberal sistemin karşısında duran ve giderek güçlenen toplumsal hareketlerin siyasi ve ekonomik etkilerinin kısa vadede mevcut sistem açısından yıkıcı olacağını düşünmek fazla iddialı olmakla beraber bu kitlelerin yükselen gücü ve taleplerinin dikkate alınarak, mevcut sistem için bir yıkım haline gelmeden gerekli dönüştürücü politikaların uygulanması gerekmektedir. Gelir dağılımı eşitsizliği, teknolojinin iş gücü üzerindeki yıkıcı etkisi, uluslararası göç, sağlık, eğitim ve sosyal güvenlik sistemi bozuklukları gibi sorunlar liberal düzen savunucularının kurtuluş savaşı cepheleri olarak ortaya çıkıyor.

Liberal sistemin savunucularının bu cephelerde bu yıldan itibaren uygulayacakları etkin politikalar, sistemin siyasi, ekonomik ve toplumsal olarak daha geniş kitleler tarafından benimsenmesine ve karşıt hareketlerin zayıflamasına olanak sağlayacaktır.

İş Dünyası’nın Kırılan Gerçekliği ve Paradigma Kayması

Siyasi arenada mevcut sisteme yönelik değişim ve dönüşüm baskıları, çok daha güçlü bir şekilde iş dünyasında yaşanıyor. Bu durum adeta gerçekliğin kırılması ile tam bir paradigma kaymasına doğru gidiyor diyebiliriz.

Mevcut geleneksel ekosistemler ve oyuncuları teknolojik gelişmelerin bir ürünü olan inovatif iş modelleri karşısında yaratıcı yıkım ve dönüşüm etkisi altında kalmaya başladı. Bir teknolojinin başarılı bir iş modeline dönüşmesi, pazardaki bir ihtiyacın bu teknolojinin yeni bir iş modeline entegre edilerek pazara sunulması sonucu karşılanması ile mümkün olabilmektedir. Genel olarak bu süreç içerisinde yeni teknolojinin ekosisteminde yayılmaya yönelik bir engel yok ise ve eski iş modellerinin direnme imkanları kısıtlı ise yaratıcı yıkım etkisi hızlı ve yüksek olabiliyor.

2017 yılı süresince gündemde olacak inovatif iş modelleri yine paylaşım ekonomisi içerisinden gelecek gibi gözüküyor. Bildiğiniz üzere paylaşım ekonomisi atıl kaynakların diğer bireyler ile paylaşımını öngören bir iş modeli. Teknoloji ile desteklenen bu model kısa süre içerisinde çok değerli şirketlerin ortaya çıkmasını sağladı. Örneğin, şirket değeri 30 milyar $ seviyesinde olan Airbnb, 191 ülke ve 34 binin üzerinde şehirde tüketicilerin kısa süreli konaklama ihtiyaçları ile evlerini diğer tüketicilere kiralamalarına olanak sağlayarak geleneksel otel işletmeciliğini tehdit ediyor. 2017 yılında iki iş modelinin turizm sektörü ekosistemi içerisinde şiddetlenen mücadelesine tanık olacağız. Bu mücadelede geleneksel konaklama sistemi, özellikle İngiltere başta olmak üzere, birçok ülkede yasal sınırlamalar ile kendini korumaya çalışırken, yeni iş modeli ise Airbnb özelinde gücünü 2 milyondan fazla ilan veren ve platformu kullanmayı tercih eden 60 milyonu aşkın misafir tüketicilerden almaya çalışacak.

Uber 2017 yılında konuşmaya devam edeceğimiz bir başka paylaşım ekonomisi oyuncusu. 77 ülkede ve 538 şehirde, taksi hizmeti vermek isteyen yaklaşık olarak 160 bin sürücü ile taksi ihtiyacı olan müşterileri platformunda buluşturan şirketin güncel şirket değeri yaklaşık 68 milyar $. Uber ve kendi iş modelindeki rakibi Lyft, geleneksel taksi iş modeli için bir tehdit oluşturuyorlar. Bu açıdan bakıldığında Airbnb örneğinde olduğu gibi sendikalar, vergi ve diğer yasal sınırlamalar kapsamında geleneksel iş modeli ile yeni iş modeli arasındaki sert mücadeleye şahit olmaya devam edeceğiz. Önümüzdeki dönemde Airbnb ve Uber gibi diğer paylaşım ekonomisi şirketlerinin ortaya çıkışını ve özellikle Fintech’lerin geleneksel iş modellerine yönelik tehditlerinin artarak devam edeceğini göreceğiz.

Teknolojinin mevcut ekosistemler üzerindeki otomasyon, paylaşım ekonomisi ve inovasyon bazlı yaratıcı yıkım ve dönüştürücü etkisinin iş dünyasında gerçekliğin kırılmasına, paradigma kaymasına ve dolayısıyla yönetim, organizasyon, pazarlama ve satış alanlarında kuralların gözden geçirilmesini, adapte edilmesini veya tekrar yazılmasını zorunlu hale getiriyor. Bu değişim sürecinde şirketlerin stratejik seviyedeki reaksiyon süreçlerini hızlandırmaları ve her seviyede değişime direnç göstermeyen organizasyonlar oluşturmaları hayatta kalmaları için gerekli olan temel gereksinimler.

İnsanın Kaynaktan Değere Dönüşüm Yolculuğu

ABD Başkanı Donald Trump 2000-2010 yılları arasında ülkesindeki imalat sanayi içerisinde çalışan 6 milyon Amerika’lının işini kaybetmesini Çin’in 2001 yılı sonunda Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olmasına ve bugüne kadar da para birimini manipülatif olarak değersizleştirerek, haksız rekabet oluşturmasına bağlıyor. Şüphesiz Çin’in dünya ticaret sistemine girmesi ile beraber iş kayıpları üzerinde hızlandırıcı bir etkisi olmuştur ancak teknolojik gelişmeler sonucu ortaya çıkan otomasyon’un da bu kayıplarda ciddi etkisi olduğunu net olarak söyleyebiliriz.

2017 yılına geldiğimizde 10 yıl öncesinin basit otomasyonları yerine yapay zeka, robotlar, endüstri 4.0, nesnelerin interneti gibi çok daha yıkıcı ve dönüştürücü teknolojik gelişmelerden bahsediyoruz. Hem ABD’nin hem de Avrupa Birliği’nin asıl üzerinde düşünmeleri gereken Çin’in rekabet gücü veya ülkelerine gelen göçmenler değil, teknolojinin iş gücü üzerinde ki kısa vadedeki yıkıcı etkisidir.

Bu günlerde teknolojik gelişmelerin ve uygulamaların iş gücü üzerindeki yıkıcı etkisini tahmin eden çalışmalar ve sunumlara şahit oluyoruz. Bildiğiniz üzere geçtiğimiz günlerde İsviçre’nin Davos şehrinde Dünya Ekonomik Forumu toplantısı gerçekleştirildi. Forum’da Yapay Zeka’nın ürünü olan Dijital Göçmenler’in mevcut iş güçleri üzerindeki yıkıcı etkisi üzerine yapılan tahminlerde sadece ABD’de 24 milyon garson, 3 milyon gıda ürünü hazırlayıcısı, 2.2 milyon yönetici asistanı ve 1.6 milyon muhasebecinin bu teknolojiden etkileneceği belirtildi. Amazon’un Seattle’da açmış olduğu Amazon Go markalı ilk fiziksel süpermarket mağazasının geleneksel mağazalardan farkı, müşterilerin mağaza girişinde amazon kartlarını okuttuktan sonra alışveriş sırasında ürünleri raflarından aldıklarında bu ürünlerin sanal alışveriş sepetlerine işlenmesi ve alışverişlerini bitirdikten sonra sıraya girmeden veya kasada ödeme yapmadan serbest olarak kapıdan çıkıp gidebilmeleri. Mağazada satın aldıkları ürünlerin ücreti daha sonra Amazon tarafından otomatik olarak kartlarından alınıyor. Sizin de tahmin edebileceğiniz üzere bu tip bir alışveriş modelinin tüm süpermarket sektörüne yayılma ihtimali iki nedenden dolayı oldukça yüksek. Bunun birinci sebebi müşterilerin alışveriş kolaylığı ve zaman kazanımı sebebiyle elde ettikleri faydadan dolayı bu modeli tercih etme ihtimalleri. Diğer bir neden ise firmaların bu sistemde insan kaynağı maliyetlerini aşağıya çekerek, daha verimli bir operasyona sahip olma ihtimalleri. Bu sistemin hem tüketiciler hem de  şirketler tarafından tercih edilmesi durumunda sektörde çalışan yaklaşık 3.5 milyon kasiyer iş gücü açısından yıkıcı bir etki yaratması bekleyebiliriz.

Teknolojinin iş gücü üzerindeki bir diğer yıkıcı etkisini ise dijitalleşmenin geleneksel finans sektörü üzerindeki baskısı ile açıklayabiliriz. Yapay zeka’nın ürünü olan dijital asistanlar ve algoritmaların her geçen gün daha kompleks işlemlerde mükemmele yakın kararlar alması, tüketiciler tarafından hızlı bir şekilde tercih edilmeye başlanmaları ve en önemlisi bankaların rekabet güçlerini kaybetmemek adına daha verimli operasyonlar için iş gücünü dijital ürünler, yapak zeka, algoritmalar ve blockchain altyapısı tarafından desteklenen süreçler ile değiştirmeleri sonucu Dünya Ekonomik Forum’unda Citigrup tarafından yapılan bir tahminde belirtildiği üzere önümüzdeki 10 yıl içerisinde 1.7 milyon bankacının işini dijital sistemlere teslim edeceği öngörülüyor.

Önümüzdeki on yıl içerisinde insanın üretim ve hizmet içerisindeki yerinin bugünden çok daha farklı bir noktada olacağı gerçeği çok açık bir şekilde önümüzde duruyor. Kısa vadede iş gücü üzerinde oluşan yıkıcı etkinin aslında bir dönüşüm sürecinin başlangıcı olduğu ve orta vadede yerini evirilmiş bir iş gücü yapısına bırakacağını, diğer bir deyişle insan gücünün kaynaktan değere dönüştüğü bir modele geçiş yapılacağını düşünebiliriz.

Öncelikle geçiş sürecini ele alırsak, bu sürecin 15-20 yıllık bir süre alacağını ve bu geçiş sürecinde 3 önemli gelişmeyi gözlemleyeceğimizi öngörebiliriz. Bunlardan ilki, tam zamanlı işlerin giderek azalacak ve buna karşılık sözleşme bazlı daha kısa süreli serbest işlerin payının artarak devam edecek olması. Adını müzik sektöründe kullanılan ve geçici iş anlamına gelen “Gig” kelimesinden alan Gig Ekonomisi bu gelişmenin en önemli örneği. Gig ekonomisi herhangi bir kuruma tam zamanlı olarak bağlı olmadan, bireylerin çoklu işveren ile eş zamanlı çalışma özgürlüğü ile kendi işlerini yaptıkları bir tür serbest çalışma pazarı. Mc Kinsey Global tarafından yapılan bir araştırmada ABD ve Avrupa’daki bireylerin % 20’sinden daha yüksek bir kesimin Gig ekonomisinde çalıştığı tespit edildi. Yapılan ileriye yönelik tahminlerde ise 2020 yılı itibari ile ABD toplam iş gücünün %40’ının Gig ekonomisi mensubu olacağı öngörülüyor. Hem bireylerin hem de şirketlerin Gig ekonomisine yönelik artan ilgisinde rol oynayan bazı faktörler var. Şirketler için çekici faktörler bu modeli uyguladıklarında istedikleri zaman istedikleri sürede arzu ettikleri uzmanlar ile çalışarak maliyetlerini aşağıya çekmeleri, verimliliği arttırmaları ve daha rekabetçi olabilmeleri. Ayrıca her projede farklı bir uzman ile çalışarak, işin teknik ve operasyonel zenginliğini arttırabilmeleri de önemli bir tercih sebebi olarak öne çıkıyor. Bireyler için çekici faktörler ise, tek bir işverene bağlı kalmadan, birden fazla işveren ile eş zamanlı olarak çalışabilme, bu yöntem ile iş riskini azaltmak ve zaman yönetimini daha sağlıklı yapabilmek olarak ortaya çıkıyor.

Geçiş döneminde yaşanacak bir diğer önemli gelişme, çalışma standartları ve mevzuatın yeni modelin gerçekleri ile örtüşecek şekilde yeniden düzenlenmesi ile ilgili olacak. Bu günlerde özellikle paylaşım ekonomisi alanında bu yönde girişim ve düzenlemelere şahit oluyoruz. İngiltere’de yemek servisi sağlayıcısı Deliveroo’nun bisikletli yemek dağıtıcılarının haklarına yönelik görüşmeler, yine benzer şekilde Uber sürücülerinin kontratlarının yasal statüsü hakkındaki tartışmalar ve hatta davalar, henüz olgunlaşmamış yasal mevzuat altyapısının uyumlanması gerektiğini göstermektedir. Çalışma mevzuatı uyumlanırken hem şirketlerin hem de çalışanların haklarını eşit şekilde koruyacak ancak aynı zamanda geçiş dönemi iş gücü modelini hiçbir taraf için itici hale getirmeyecek düzeyde uygulamalar yapılması gerekmektedir.

Geçiş döneminde görevini teknolojik araçlara devretmiş iş gücü kitlelerinin yaşam süreçleri Gig ekonomisi dinamikleri ile desteklenirken, iş gücü taleplerinin yapısındaki değişiklikler, mevcut iş gücünün yetkinlik açısından desteklenmesini sağlayan devlet politikalarının çok hızlı bir şekilde uygulanmaya başlamasını gerektirecektir. Mevcut iş gücünün tabanına yayılan geniş bir gelişim seferberliği, mesleki çeşitlendirme ve koruyucu sosyal politikaların etkin bir şekilde uygulanması sonucu, 15-20 yıllık süreçte teknolojinin iş gücü üzerindeki yıkıcı etkisi yumuşatılacak ve teknolojik gelişmeler iş gücü üzerinde dönüştürücü bir özellik kazanacaktır. Bu dönüşüm sonrasında ise insan kaynağı tabanı niceliğin yanında nitelik de kazanarak tekrar sistemin içerisine dahil olacaktır.

2017 yılı içerisinde global liberal düzenin kurtuluş savaşına şahit olurken, bir yandan da iş dünyasının kırılan gerçekliği ve paradigma kaymasının ekonomik ve toplumsal etkilerine şahit olacağız. Bu dönemin olumsuz etkileri olsa bile, sadece bir geçiş dönemi olduğu, yaşayacağımız siyasi ekonomik ve toplumsal dönüşüm sonrasında, daha adil bir global liberal sistemin, iş dünyasında verimin ve iş gücünün katılımının en yüksek seviyede olacağı herkes için mükemmele yakın günlere ulaşacağımıza inanıyorum…

En Değerli Gelişmeleri Size İletmek İstiyoruz

Mail listemize abone olun!

Son bir adım kaldı. E-postanızı kontrol edin. (Gmail kullanıcısıysanız "promotoions" kısmına bakabilirsiniz.

Ops! Bir hata aldık, tekrar deneyebilir misiniz?

Profesyonel olarak 20 yıldır finans sektörü içerisinde görev yapmakta olan Edin Güçlü Sözer, bu süre içerisinde yerli ve yabancı sermayeli bankalarda Perakende bankacılık alanında Pazarlama, Satış ve İş Geliştirme fonksiyonlarının yönetimi ve birçok ulusal ve uluslararası projenin hayata geçirilmesi ile ilgili görevleri yürütmüştür. Pazarlama alanında doktora eğitimimi 2008 yılında tamamlayan Sözer, yapmış olduğu akademik çalışmalar ile profesyonellere, akademisyenlere ve öğrencilere pazarlama alanındaki birikimlerini aktararak katkı sağlamaya çalışmaktadır. Yazarın ulusal ve uluslararası akademik çalışmaları arasında Internet Ticareti (2003), The Dynamics of Sponsorship (2009) ve Post-Modern Pazarlama (2010) başlıklı kitapları ve birçok akademik dergide yer alan makaleleri bulunmaktadır. Edin Güçlü Sözer profesyonel çalışmalarının yanısıra, Journal of International Trade, Logistics and Law (JITAL) Editörler Kurulu ve International Journal of Commerce and Finance (IJCF) Hakemler Kurulu üyeliği görevlerini sürdürmektedir.

Bir Cevap Yazın

Birinciye Meydan Okumak için İkinciliği Sahiplenen Marka ile Tanışın

“Kazanmak için ikinci, kaybetmek için birinci ol.” desem ne düşünürdünüz? Gelin size önce bir hikaye anlatayım..

1960’lı yıllarda Amerika araç kiralama pazarının lideri Hertz firmasıydı. 1946 yılında kurulan Avis ise ikinci sıradaydı ve 13 yıldır kâr sağlayamadığı gibi pazar payı da  %11’e gerilemişti. Avis’in bu gidişatına dur demek için CEO olarak seçilen Robert Townsend, 1962 yılında McCann  –  Erickson ajansı ile yollarını ayırarak DDB (Doyle Dane Bernbach) reklam ajansının kapısını çalar. Townsend’in o zamanlar 1 milyon dolarlık bir bütçesi vardı ve teklif götürdüğü diğer ajanslar tarafından reddedilmişti. Rakip firma Hertz’ün reklam bütçesi Avis’in bütçesinin 5 katı olunca, DDB ajansının kurucu ortağı ve kreatif direktörü Bill Bernbach Avis’ten 90 günlük bir mühlet ister ve bazı taleplerde bulunur.

  1. Avis, ajansın önerdiği reklamları yayınlamayı kabul ederse ajanstaki tüm kreatif ekip bu reklam kampanyası için çalışacaktır. Böylece reklam onay süreçlerinin olumsuz etkisi kreatif çalışmayı olumsuz yönde etkilemeyecektir.
  2. Araç kiralama işinin inceliklerini öğrenene kadar DDB’nin kreatif ekibi Avis ile birlikte çalışacaktır.
  3. Avis hizmetlerini iyileştirene dek hiçbir şekilde reklam vermeyecektir.

Talepleri kabul edilen ajans 90 günlük yoğun pazar araştırmalarının yapıldığı bir sürece girer. Bütünleşik pazarlama kampanyası  hazırlanarak tek bir ses/görüntü ile tüketici kitlenin zihninde kalıcı bir yer edinilmesi ve daha önce Avis’ten araç kiralamamış kitlenin Avis’i denemesini sağlamak amaçlanır. DDB’nin kreatif ekibinde Volkswagen’in Think Small (Küçük Düşün) kampanyasında imzası olan sanat yönetmeni Helmut Krone ve reklam yazarı Paula Green de vardır. Paula Green, Avis yöneticileri ile yaptığı toplantılarda “Peki, insanlar neden Avis’ten otomobil kiralasın ki?” diye sorar. Aldığı yanıtlardan biri “Çünkü biz müşterilerimizi memnun etmek için daha çok çalışıyoruz.” olunca çığır açan reklam kampanyasının ilk fitili de ateşlenmiş olur. Green’in yazdığı slogan basit bir reklam olmaktan öte pazarlama dünyasını sarsan muhteşem fikirlerden biri olarak tarihe geçer: “We Try Harder” (Biz Daha Çok Çalışıyoruz)

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Daha çok araç kiralayan iş adamlarını hedefleyen Avis, underdog (kazanma şansı az olan kişi) felsefesi ile dönemin hiyerarşik toplum düzenine yöneltilen tepkilerin de sesi olmaya başlar. Böylece Avis’i seçen iş adamları toplumsal duruşlarını sergileme fırsatı da yakalarlar. Tabi bu o kadar da kolay olmaz. Avis’in CEO’su Robert Townsend sloganı duyduğunda; 90 gün sonunda geldiler ve kampanya berbat gözüküyordu.” der, aynı şekilde Bernbach kampanyayı sunduğunda Avis’in diğer yöneticileri de böyle bir reklam kampanyasının çok büyük bir hata olacağını savunurlar. Reklam kampanyasının yazarı olan Paula Green o kriz ortamını şöyle anlatır; “Kampanya neredeyse yapılmayacaktı, herşey onun karşısındaydı. Dikenli bir fikirdi. Güzel görünmüyordu, yazılı olmayan gerçekleri ortaya çıkarıyordu ve markayı kamuoyu önünde çıplak bırakıyordu. DDB içerisinde bile pek çok kişiyi rahatsız etti; fakat William Bernbach’ın bu fikrin arkasında duracak güveni, müşterinin de fikri alacak cesareti vardı.” CEO Townsend kararlı bir duruş sergileyerek, DDB’nin önerdiği reklamı yayınlamaya karar verir ve bir yazı hazırlayarak hem Avis’in hem de DDB yöneticilerinin odalarına astırır. Beş maddelik bu yazı günümüz reklamverenleri ile reklam ve pazarlama uzmanları için de birer ders niteliğindedir.

  1. Avis, reklamcılığı hiçbir zaman DDB kadar bilemez, DDB de hiçbir zaman otomobil kiralama işini Avis kadar bilemez.
  2. Reklamlarımızın amacı sık sık otomobil kiralayan kişileri Avis’i denemeye ikna etmektir. 
  3. Rakibimizin reklamlarından beş kat daha etkili reklam yapmak için çok ciddi çaba gösterilecektir.
  4. Avis bu hedef doğrultusunda, sunulan reklamları onaylayacak veya onaylamayacaktır, iyileştirmeye çalışmayacaktır. Avis tarafından önerilecek değişiklikler fiziksel hatalara dayanmak zorundadır (örneğin yanlış üniforma kullanılması gibi).
  5. DDB bu hedef doğrultusunda, ajansın gerçekten önerisi olan reklamları sunacaktır. “Bakalım Avis bunun hakkında ne diyecek?” tarzında ilanları değil.

Reklam bütçesinden dolayı ilk aşamada televizyondan ziyade basılı mecralarda yayınlanan reklam kampanyası büyük ses getirdi. Reklamlarda logo yoktu ve Hertz’ün adı geçmiyordu, herhangi bir abartma söz konusu değildi ama %100 müşteri odaklıydı. Bu dürüst, samimi, cesur, esprili ve müşteri odaklı slogan, reklam dünyasında bir devrim yarattı. “Biz en iyiyiz!” diye bas bas bağırmaması insanların dikkatini çekti ve manşetlere konu oldu. Avis’in pazar payı reklamın yayın tarihinden sonraki 4 yıl içerisinde %11’den %35’lere yükseldi, 13 yıldır sürekli zarar etmesinin ardından ilk kez 1.2 milyon dolar kâra geçti. Şirketin manifestosu haline gelen “We Try Harder” mottosu 2012 yılında Leo Burnett reklam ajansının “It’s Your Space” sloganı ile yer değiştirene dek 50 yıl boyunca kullanıldı. Avis bugün Amerikan araç kiralama pazarında hala Hertz’den sonra gelerek 3. sırada yer alıyor ama dünya sıralamasında kendisine  2. sırada yer bulurken ezeli rakibi Hertz ise 3. sırada konumlanıyor.

Avis’in bu reklam kampanyası bugün hala “case study” olarak iletişim derslerinde ele alınıyor. Benzer bir kampanya geçtiğimiz yıllarda Türkiye’de de yapıldı. Özel havayolu şirketlerinin arasındaki rekabet zaman zaman reklamlara da yansıyor. Hatırlarsanız 2011 yılında Atlasjet “İkinciyiz ama bizimki 77 santim” sloganını kullanmış, buna karşılık Pegasus da “Bizimki 77 Santim değil ama tam zamanında kalkıyor” diye yanıt vermişti. İki firma arasındaki bu atışmalar gazete, televizyon ve sosyal medya reklamlarında da devam etmişti.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Mükemmellik en iyi olmak değil, yapabileceğinin en iyisini yapmaktır. Hayatın her alanında bizden daha güçlü rakiplerimiz olacak. Bazı konularda biz onlardan daha güçlü olurken, bazı konularda onlar bizden önde olacak. Peki hayatın meydan okumalarına karşı ne yapabiliriz? Elimizde ne varsa hepsini masaya koyup “all in” diyerek ve bazen de eksikliklerimizi/zayıflıklarımızı gücümüz haline getirip savaşarak…

En Değerli Gelişmeleri Size İletmek İstiyoruz

Mail listemize abone olun!

Son bir adım kaldı. E-postanızı kontrol edin. (Gmail kullanıcısıysanız "promotoions" kısmına bakabilirsiniz.

Ops! Bir hata aldık, tekrar deneyebilir misiniz?

Milyonlarca Dolar Kazandıran Basit Ama Çılgın Fikirler

Ünlü düşünür Montaigne “Fikirler güçlü varlıklardır; önlenemezler, asla cesaretlerini kaybetmezler.” der. Reklam, pazarlama ve startup ekosistemi dahiyane fikirler etrafında döner. Bazen aklınızda şimşekler çaktıran fikirler kalabalıkların dikkatini çekmezken, bazen de “Delilik bu!” denilen fikirler size yeni dünyaların kapısını açtırabilir. Peki nasıl bir fikir bulmalı ki hayal ve hedeflerinize giden yolda size milyonlar kazandırıp yeni platformlara yelken açmanızı sağlasın? Farklı alanlarda başarılı olmuş basit ama çılgın fikirleri derlediğimiz bu yazının size ilham vermesini diliyoruz.

Milyon Dolarlık Sayfa

Alex Tew, 21 yaşındayken üniversite masraflarını karşılamak için çözüm ararken milyon dolarlık web sayfası fikrini bulmuş. Bir milyon pikselden oluşan bir internet sayfası tasarlayarak, her bir piksel alanına 1 dolarlık reklam alan bu İngiliz gencin fikri dört aydan kısa bir süre içinde viral olunca, tüm reklam alanlarını satmayı başararak 1 milyon dolar kazanmış. Sonrasında okulu bırakan Tew, Calm adlı yeni bir girişim kurarak yoluna devam etme kararı almış.

Post – it Notlar

Dünyanın her yerinde karşımıza çıkan, ofis çalışanlarının ve öğrencilerin hayatını kolaylaştıran bu renkli notlar nasıl ortaya çıktı dersiniz? Amerikalı kimyager Dr. Spencer Silver 1968 yılında yeni çeşit güçlü bir yapıştırıcı keşfetme çalışmaları yaparken, kolayca yapıştırılıp çıkarılabilen bir yapıştırıcı üretiyor. Meslektaşı Art Fry bir gün kilisede ilahi söylerken farkediyor ki kutsal kitabına aldığı notlar kayıp düşerek, işaretlediği yerleri kaybetmesine sebebiyet veriyor. Silver’ın bulduğu yapıştırıcıyı notlarına sürüp kitabında işaretlemeye başlamasıyla da bugün dünyanın her yerinde karşımıza çıkan organizasyon gereci Post – It’ler de hayatımıza girmiş oluyor. Bugüne kadar Post – It’ler 1 milyar dolardan fazla kâr getirmiş durumda.

Gülen Sarı Yüz

Hepimizin aşina olduğu bu ifade tarihte ilk olarak Türkiye’de bulunan milattan önce 1700’lü yıllara ait bir Hitit testisinde  karşımıza çıksa da, günümüzde ticari bir marka haline gelmesi 1960’lı yıllara dayanıyor. Dijital dünyanın olmazsa olmazı ruh hali yansıtıcısı Smiley’nin tarihi hakkında çeşitli spekülasyonlar olsa da ikonun ilk ticari hakkını Bernard ve Murray Spain kardeşler “İyi günler!” mottosunu da marka haklarına ekleyerek almışlar. Sonrasında olabildiğince bunu yaygınlaştırmaya çalışarak T-shirtlere, etiketlere ve daha bir çok ürüne entegre ederek ünlü bir ikon haline getirmişler. Girişimcilerine daha ilk yıllarda 50 milyon dolardan fazla kazandıran ikonun ticari hakları, 2000 yılında Dollar Tree şirketine 500 milyon dolar karşılığında satıldı. Bu sarı benizli gülen ikonun ayrıntılı tarihine göz atmak isterseniz buradan okuyabilirsiniz.

Slinky

Ülkemizde stres yayı, helezon yay, yürüyen yay gibi isimlerle anılsa da kendisini bilip adını bilmediğimiz bu oyuncak özellikle 90’lı yılların çocuklarının en büyük eğlencesi olmuştur. Gemi inşaat mühendisi Richard James tarafından 1943 yılında gemilerdeki hassas ekipmanları bir arada tutmak için üretilen bu yaylar, bir gün James’in duvara fırlatmasıyla yere düşmeyip o ünlü “yürüme” hareketini yapması sonucu bugün Time gazetesinde tüm zamanların en harika oyuncağı ünvanını kazandı. Eşine oyuncak fikrini anlattıktan sonra sözlükleri karıştıran James, bir İsveç terimi olan Slinky ismini buluyor. “Parlak ve kıvrımlı” Bu kazara oyuncak olan renkli yaylar James ve ailesine 250 milyon dolardan fazla kazandırmış. Gelmiş geçmiş tüm Slinky reklamlarını izlemek isterseniz buradan buyrunuz.

Pet Rock

Evcil Kaya – Pet Rock, 1970’li yıllarda yoğun iş temposundan dolayı evcil hayvan besleyemeyen insanları farkeden reklamcı Gary Dahl tarafından bulunmuş dahiyane bir pazarlama fikri. Kutulara koyduğu mini kaya parçalarının yanına bir de “Evcil kayanızın bakım ve eğitim klavuzu”nu ekleyerek, her birini 3.95 dolardan satışa sunmuş. Bunun 3 doları ise kâr olarak Gary’ye kalmış. En iyi evcil hayvan ses çıkarmayan, hastalanmayan, sizden bir şey talep etmeyen ve ölmeyendir sloganıyla Gary Dahl, bu çılgınca fikri dahiyane algı yönetim tekniklerini kullanarak başarıya ulaştırmış ve sadece 6 ayda 15 milyon dolardan fazla kazanmış. Her ne kadar mucidi aramızdan ayrılmış olsa da, bu sevimli Evcil Kaya Amerika’da hala satışa sunuluyor.

Amabrush

Dünyanın ilk tam otomatik diş fırçası sloganıyla karşımıza çıkan Amabrush sadece 10 saniyede ve tek bir tuşa basarak aynı anda tüm dişlerinizi temizlemeyi vaat ediyor. Uluslararası kitlesel fonlama sitesi Indiegogo‘da bir aydan az bir sürede €4,295,409 toplamayı da başarmış.

Bir fikri hayata geçirmeden önce kendinize inanın. Sonrasında öncelikli pazar araştırmaları yapmayı, farklı güruhlardan her ne kadar sert eleştirilerle yüzleşmek zorunda kalsanız da görüş almayı ihmal etmeyin. Aslında kim ne derse desin, eğer siz kendinize ve fikrinizin potansiyeline inanıyorsanız tek yapmanız gereken sadece biraz cesur olmak. Cesur olun ve sesinizi dünyaya duyurun.

Dahiyane fikirlerin zihninizde canlandığı mutlu bir hafta dilerim. :)

 

En Değerli Gelişmeleri Size İletmek İstiyoruz

Mail listemize abone olun!

Son bir adım kaldı. E-postanızı kontrol edin. (Gmail kullanıcısıysanız "promotoions" kısmına bakabilirsiniz.

Ops! Bir hata aldık, tekrar deneyebilir misiniz?

GELİŞMELERİ
KAÇIRMAYIN!
Haftalık bültenimize
ücretsiz kaydolun!
BİZE KATIL
close-link
GELİŞMELERİ KAÇIRMAYIN
Haftalık bültenimize ücretsiz kaydolun, sizi gelişmelerden haberdar edelim.
BİZE KATIL
close-link








Önümüzdeki yıllara
damgasını vuracak
trendleri derledik.
Raporu İndir

*Ücretsizdir.
close-link