Kırılan Gerçeklik, Paradigma Kayması ve Düşünce Hızında Bir 2017

2016 yılı hem ülkemiz hem de tüm dünya için siyasi, ekonomik ve sosyal anlamda oldukça yorucu ve zorlayıcı bir yıl oldu. Bir türlü de bitmek bilmedi aslına bakarsanız. Peki bu yıl içerisinde bizi hangi gelişmeler bekliyor, neleri konuşup takip edeceğiz?

Siyasi olarak mevcut global liberal sistemin varolma savaşına, iş dünyasında ise teknolojinin yıkıcı ve dönüştürücü etkileri ile kırılan gerçeklik ve buna bağlı paradigma kayması sonucu oluşan yeni dinamiklere şirketlerin ve toplumun adaptasyon çabalarına şahit olacağız. Şimdi isterseniz bu gelişmelere yakından bakarak, kısaca değerlendirmelerimizi yapalım.

Global Liberal Düzen’in Kurtuluş Savaşı

Soğuk savaş döneminin sona ermesi ile birlikte batı dünyası tarafından kurulan ve desteklenen global liberal düzenin temel prensipleri 2016 yılı içerisinde hem ABD hem de Avrupa’da ciddi darbeler aldı. Sermayenin, malların ve iş gücünün serbest dolaşımını destekleyen bu düzenin karşısında, sistem dışında kalmış, dışlandığı hissetmiş veya nimetlerinden faydalanamamış kesimlerin kitlesel tepkileri siyasi hareketlere dönüşerek, sistemin sorgulanmasına ve sarsılmasına sebep oldu.

Global liberal düzene yönelik en güçlü darbelerden biri 17 Cumhuriyetçi aday adayını ve en sonunda Demokrat Başkan adayı Hillary Clinton’ı geçerek Kasım ayı içerisinde ABD’nin 45. Başkanı olarak seçilen ve bu ay göreve başlayan Donald Trump tarafından vuruldu. Politikaları ve söylemeleri aslında hiçbir siyasi şablona tam olarak uymayan, adeta bağımsız bir aday gibi hareket eden Donald Trump, ezberleri bozan ve tahmin edilmeyen reaksiyonları ile yeni normalin habercisi oldu. Başkanlığının ilk yüz gününde Güney Amerika, Uzak Doğu, Asya Pasifik ve Orta Doğu’ya yönelik siyasi ve ekonomik yaklaşımları sonucunda uluslararası siyaset ve ticarette mevcut düzeni sarsacak gelişmeleri görmek hiçbirimiz için sürpriz olmayacaktır.

Avrupa kıtasında ise farklı ülkelerde benzer siyasi yaklaşımlar global liberal düzen ’in prensiplerine karşı duran ve sistemin dışında kalmış kitlelerin sesi olarak toplumsal tabanda güçlerini arttırmaya başladılar. Bu yıl içerisinde Avrupa’nın önemli ülkelerinde seçimler ve gelişmeler yaşanacak.

Hollanda’da Mart ayında yapılacak seçimlerde aşırı sağcı Özgürlük Partisi’nin en yüksek oyu alması bekleniyor. İngiltere Mart ayı sonunda büyük ihtimalle Avrupa Birliği’nden çıkış sürecini başlatacak Lizbon antlaşmasının 50. maddesini çalıştıracak.  Fransa’da ise Nisan ayında yapılacak olan başkanlık seçimlerinin ikinci ve son turunda aşırı sağcı National Front lideri Marine Le Pen’in merkez sağ lideri François Fillon ve belki bağımsız aday Emmanuel Macron ile yarışması bekleniyor. Almanya’da sonbaharda gerçekleşecek olan seçimlerde ise aşırı sağcı parti Alternative for Germany’nin ilk defa meclise girmesi bekleniyor. Seçim ülkeleri dışında İtalya’da iktidar partisi ile hemen hemen aynı oy oranına sahip Beş Yıldız Hareketi, İspanya’da Podemos, İzlanda’da Korsan Partisi gibi düzen ve sistem karşıtı akımları 2017 yılında oldukça sık duymaya devam edeceğiz.

Global liberal sistemin karşısında duran ve giderek güçlenen toplumsal hareketlerin siyasi ve ekonomik etkilerinin kısa vadede mevcut sistem açısından yıkıcı olacağını düşünmek fazla iddialı olmakla beraber bu kitlelerin yükselen gücü ve taleplerinin dikkate alınarak, mevcut sistem için bir yıkım haline gelmeden gerekli dönüştürücü politikaların uygulanması gerekmektedir. Gelir dağılımı eşitsizliği, teknolojinin iş gücü üzerindeki yıkıcı etkisi, uluslararası göç, sağlık, eğitim ve sosyal güvenlik sistemi bozuklukları gibi sorunlar liberal düzen savunucularının kurtuluş savaşı cepheleri olarak ortaya çıkıyor.

Liberal sistemin savunucularının bu cephelerde bu yıldan itibaren uygulayacakları etkin politikalar, sistemin siyasi, ekonomik ve toplumsal olarak daha geniş kitleler tarafından benimsenmesine ve karşıt hareketlerin zayıflamasına olanak sağlayacaktır.

İş Dünyası’nın Kırılan Gerçekliği ve Paradigma Kayması

Siyasi arenada mevcut sisteme yönelik değişim ve dönüşüm baskıları, çok daha güçlü bir şekilde iş dünyasında yaşanıyor. Bu durum adeta gerçekliğin kırılması ile tam bir paradigma kaymasına doğru gidiyor diyebiliriz.

Mevcut geleneksel ekosistemler ve oyuncuları teknolojik gelişmelerin bir ürünü olan inovatif iş modelleri karşısında yaratıcı yıkım ve dönüşüm etkisi altında kalmaya başladı. Bir teknolojinin başarılı bir iş modeline dönüşmesi, pazardaki bir ihtiyacın bu teknolojinin yeni bir iş modeline entegre edilerek pazara sunulması sonucu karşılanması ile mümkün olabilmektedir. Genel olarak bu süreç içerisinde yeni teknolojinin ekosisteminde yayılmaya yönelik bir engel yok ise ve eski iş modellerinin direnme imkanları kısıtlı ise yaratıcı yıkım etkisi hızlı ve yüksek olabiliyor.

2017 yılı süresince gündemde olacak inovatif iş modelleri yine paylaşım ekonomisi içerisinden gelecek gibi gözüküyor. Bildiğiniz üzere paylaşım ekonomisi atıl kaynakların diğer bireyler ile paylaşımını öngören bir iş modeli. Teknoloji ile desteklenen bu model kısa süre içerisinde çok değerli şirketlerin ortaya çıkmasını sağladı. Örneğin, şirket değeri 30 milyar $ seviyesinde olan Airbnb, 191 ülke ve 34 binin üzerinde şehirde tüketicilerin kısa süreli konaklama ihtiyaçları ile evlerini diğer tüketicilere kiralamalarına olanak sağlayarak geleneksel otel işletmeciliğini tehdit ediyor. 2017 yılında iki iş modelinin turizm sektörü ekosistemi içerisinde şiddetlenen mücadelesine tanık olacağız. Bu mücadelede geleneksel konaklama sistemi, özellikle İngiltere başta olmak üzere, birçok ülkede yasal sınırlamalar ile kendini korumaya çalışırken, yeni iş modeli ise Airbnb özelinde gücünü 2 milyondan fazla ilan veren ve platformu kullanmayı tercih eden 60 milyonu aşkın misafir tüketicilerden almaya çalışacak.

Uber 2017 yılında konuşmaya devam edeceğimiz bir başka paylaşım ekonomisi oyuncusu. 77 ülkede ve 538 şehirde, taksi hizmeti vermek isteyen yaklaşık olarak 160 bin sürücü ile taksi ihtiyacı olan müşterileri platformunda buluşturan şirketin güncel şirket değeri yaklaşık 68 milyar $. Uber ve kendi iş modelindeki rakibi Lyft, geleneksel taksi iş modeli için bir tehdit oluşturuyorlar. Bu açıdan bakıldığında Airbnb örneğinde olduğu gibi sendikalar, vergi ve diğer yasal sınırlamalar kapsamında geleneksel iş modeli ile yeni iş modeli arasındaki sert mücadeleye şahit olmaya devam edeceğiz. Önümüzdeki dönemde Airbnb ve Uber gibi diğer paylaşım ekonomisi şirketlerinin ortaya çıkışını ve özellikle Fintech’lerin geleneksel iş modellerine yönelik tehditlerinin artarak devam edeceğini göreceğiz.

Teknolojinin mevcut ekosistemler üzerindeki otomasyon, paylaşım ekonomisi ve inovasyon bazlı yaratıcı yıkım ve dönüştürücü etkisinin iş dünyasında gerçekliğin kırılmasına, paradigma kaymasına ve dolayısıyla yönetim, organizasyon, pazarlama ve satış alanlarında kuralların gözden geçirilmesini, adapte edilmesini veya tekrar yazılmasını zorunlu hale getiriyor. Bu değişim sürecinde şirketlerin stratejik seviyedeki reaksiyon süreçlerini hızlandırmaları ve her seviyede değişime direnç göstermeyen organizasyonlar oluşturmaları hayatta kalmaları için gerekli olan temel gereksinimler.

İnsanın Kaynaktan Değere Dönüşüm Yolculuğu

ABD Başkanı Donald Trump 2000-2010 yılları arasında ülkesindeki imalat sanayi içerisinde çalışan 6 milyon Amerika’lının işini kaybetmesini Çin’in 2001 yılı sonunda Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olmasına ve bugüne kadar da para birimini manipülatif olarak değersizleştirerek, haksız rekabet oluşturmasına bağlıyor. Şüphesiz Çin’in dünya ticaret sistemine girmesi ile beraber iş kayıpları üzerinde hızlandırıcı bir etkisi olmuştur ancak teknolojik gelişmeler sonucu ortaya çıkan otomasyon’un da bu kayıplarda ciddi etkisi olduğunu net olarak söyleyebiliriz.

2017 yılına geldiğimizde 10 yıl öncesinin basit otomasyonları yerine yapay zeka, robotlar, endüstri 4.0, nesnelerin interneti gibi çok daha yıkıcı ve dönüştürücü teknolojik gelişmelerden bahsediyoruz. Hem ABD’nin hem de Avrupa Birliği’nin asıl üzerinde düşünmeleri gereken Çin’in rekabet gücü veya ülkelerine gelen göçmenler değil, teknolojinin iş gücü üzerinde ki kısa vadedeki yıkıcı etkisidir.

Bu günlerde teknolojik gelişmelerin ve uygulamaların iş gücü üzerindeki yıkıcı etkisini tahmin eden çalışmalar ve sunumlara şahit oluyoruz. Bildiğiniz üzere geçtiğimiz günlerde İsviçre’nin Davos şehrinde Dünya Ekonomik Forumu toplantısı gerçekleştirildi. Forum’da Yapay Zeka’nın ürünü olan Dijital Göçmenler’in mevcut iş güçleri üzerindeki yıkıcı etkisi üzerine yapılan tahminlerde sadece ABD’de 24 milyon garson, 3 milyon gıda ürünü hazırlayıcısı, 2.2 milyon yönetici asistanı ve 1.6 milyon muhasebecinin bu teknolojiden etkileneceği belirtildi. Amazon’un Seattle’da açmış olduğu Amazon Go markalı ilk fiziksel süpermarket mağazasının geleneksel mağazalardan farkı, müşterilerin mağaza girişinde amazon kartlarını okuttuktan sonra alışveriş sırasında ürünleri raflarından aldıklarında bu ürünlerin sanal alışveriş sepetlerine işlenmesi ve alışverişlerini bitirdikten sonra sıraya girmeden veya kasada ödeme yapmadan serbest olarak kapıdan çıkıp gidebilmeleri. Mağazada satın aldıkları ürünlerin ücreti daha sonra Amazon tarafından otomatik olarak kartlarından alınıyor. Sizin de tahmin edebileceğiniz üzere bu tip bir alışveriş modelinin tüm süpermarket sektörüne yayılma ihtimali iki nedenden dolayı oldukça yüksek. Bunun birinci sebebi müşterilerin alışveriş kolaylığı ve zaman kazanımı sebebiyle elde ettikleri faydadan dolayı bu modeli tercih etme ihtimalleri. Diğer bir neden ise firmaların bu sistemde insan kaynağı maliyetlerini aşağıya çekerek, daha verimli bir operasyona sahip olma ihtimalleri. Bu sistemin hem tüketiciler hem de  şirketler tarafından tercih edilmesi durumunda sektörde çalışan yaklaşık 3.5 milyon kasiyer iş gücü açısından yıkıcı bir etki yaratması bekleyebiliriz.

Teknolojinin iş gücü üzerindeki bir diğer yıkıcı etkisini ise dijitalleşmenin geleneksel finans sektörü üzerindeki baskısı ile açıklayabiliriz. Yapay zeka’nın ürünü olan dijital asistanlar ve algoritmaların her geçen gün daha kompleks işlemlerde mükemmele yakın kararlar alması, tüketiciler tarafından hızlı bir şekilde tercih edilmeye başlanmaları ve en önemlisi bankaların rekabet güçlerini kaybetmemek adına daha verimli operasyonlar için iş gücünü dijital ürünler, yapak zeka, algoritmalar ve blockchain altyapısı tarafından desteklenen süreçler ile değiştirmeleri sonucu Dünya Ekonomik Forum’unda Citigrup tarafından yapılan bir tahminde belirtildiği üzere önümüzdeki 10 yıl içerisinde 1.7 milyon bankacının işini dijital sistemlere teslim edeceği öngörülüyor.

Önümüzdeki on yıl içerisinde insanın üretim ve hizmet içerisindeki yerinin bugünden çok daha farklı bir noktada olacağı gerçeği çok açık bir şekilde önümüzde duruyor. Kısa vadede iş gücü üzerinde oluşan yıkıcı etkinin aslında bir dönüşüm sürecinin başlangıcı olduğu ve orta vadede yerini evirilmiş bir iş gücü yapısına bırakacağını, diğer bir deyişle insan gücünün kaynaktan değere dönüştüğü bir modele geçiş yapılacağını düşünebiliriz.

Öncelikle geçiş sürecini ele alırsak, bu sürecin 15-20 yıllık bir süre alacağını ve bu geçiş sürecinde 3 önemli gelişmeyi gözlemleyeceğimizi öngörebiliriz. Bunlardan ilki, tam zamanlı işlerin giderek azalacak ve buna karşılık sözleşme bazlı daha kısa süreli serbest işlerin payının artarak devam edecek olması. Adını müzik sektöründe kullanılan ve geçici iş anlamına gelen “Gig” kelimesinden alan Gig Ekonomisi bu gelişmenin en önemli örneği. Gig ekonomisi herhangi bir kuruma tam zamanlı olarak bağlı olmadan, bireylerin çoklu işveren ile eş zamanlı çalışma özgürlüğü ile kendi işlerini yaptıkları bir tür serbest çalışma pazarı. Mc Kinsey Global tarafından yapılan bir araştırmada ABD ve Avrupa’daki bireylerin % 20’sinden daha yüksek bir kesimin Gig ekonomisinde çalıştığı tespit edildi. Yapılan ileriye yönelik tahminlerde ise 2020 yılı itibari ile ABD toplam iş gücünün %40’ının Gig ekonomisi mensubu olacağı öngörülüyor. Hem bireylerin hem de şirketlerin Gig ekonomisine yönelik artan ilgisinde rol oynayan bazı faktörler var. Şirketler için çekici faktörler bu modeli uyguladıklarında istedikleri zaman istedikleri sürede arzu ettikleri uzmanlar ile çalışarak maliyetlerini aşağıya çekmeleri, verimliliği arttırmaları ve daha rekabetçi olabilmeleri. Ayrıca her projede farklı bir uzman ile çalışarak, işin teknik ve operasyonel zenginliğini arttırabilmeleri de önemli bir tercih sebebi olarak öne çıkıyor. Bireyler için çekici faktörler ise, tek bir işverene bağlı kalmadan, birden fazla işveren ile eş zamanlı olarak çalışabilme, bu yöntem ile iş riskini azaltmak ve zaman yönetimini daha sağlıklı yapabilmek olarak ortaya çıkıyor.

Geçiş döneminde yaşanacak bir diğer önemli gelişme, çalışma standartları ve mevzuatın yeni modelin gerçekleri ile örtüşecek şekilde yeniden düzenlenmesi ile ilgili olacak. Bu günlerde özellikle paylaşım ekonomisi alanında bu yönde girişim ve düzenlemelere şahit oluyoruz. İngiltere’de yemek servisi sağlayıcısı Deliveroo’nun bisikletli yemek dağıtıcılarının haklarına yönelik görüşmeler, yine benzer şekilde Uber sürücülerinin kontratlarının yasal statüsü hakkındaki tartışmalar ve hatta davalar, henüz olgunlaşmamış yasal mevzuat altyapısının uyumlanması gerektiğini göstermektedir. Çalışma mevzuatı uyumlanırken hem şirketlerin hem de çalışanların haklarını eşit şekilde koruyacak ancak aynı zamanda geçiş dönemi iş gücü modelini hiçbir taraf için itici hale getirmeyecek düzeyde uygulamalar yapılması gerekmektedir.

Geçiş döneminde görevini teknolojik araçlara devretmiş iş gücü kitlelerinin yaşam süreçleri Gig ekonomisi dinamikleri ile desteklenirken, iş gücü taleplerinin yapısındaki değişiklikler, mevcut iş gücünün yetkinlik açısından desteklenmesini sağlayan devlet politikalarının çok hızlı bir şekilde uygulanmaya başlamasını gerektirecektir. Mevcut iş gücünün tabanına yayılan geniş bir gelişim seferberliği, mesleki çeşitlendirme ve koruyucu sosyal politikaların etkin bir şekilde uygulanması sonucu, 15-20 yıllık süreçte teknolojinin iş gücü üzerindeki yıkıcı etkisi yumuşatılacak ve teknolojik gelişmeler iş gücü üzerinde dönüştürücü bir özellik kazanacaktır. Bu dönüşüm sonrasında ise insan kaynağı tabanı niceliğin yanında nitelik de kazanarak tekrar sistemin içerisine dahil olacaktır.

2017 yılı içerisinde global liberal düzenin kurtuluş savaşına şahit olurken, bir yandan da iş dünyasının kırılan gerçekliği ve paradigma kaymasının ekonomik ve toplumsal etkilerine şahit olacağız. Bu dönemin olumsuz etkileri olsa bile, sadece bir geçiş dönemi olduğu, yaşayacağımız siyasi ekonomik ve toplumsal dönüşüm sonrasında, daha adil bir global liberal sistemin, iş dünyasında verimin ve iş gücünün katılımının en yüksek seviyede olacağı herkes için mükemmele yakın günlere ulaşacağımıza inanıyorum…

En Değerli Gelişmeleri Size İletmek İstiyoruz

Mail listemize abone olun!

Son bir adım kaldı. E-postanızı kontrol edin. (Gmail kullanıcısıysanız "promotoions" kısmına bakabilirsiniz.

Ops! Bir hata aldık, tekrar deneyebilir misiniz?

Profesyonel olarak 20 yıldır finans sektörü içerisinde görev yapmakta olan Edin Güçlü Sözer, bu süre içerisinde yerli ve yabancı sermayeli bankalarda Perakende bankacılık alanında Pazarlama, Satış ve İş Geliştirme fonksiyonlarının yönetimi ve birçok ulusal ve uluslararası projenin hayata geçirilmesi ile ilgili görevleri yürütmüştür. Pazarlama alanında doktora eğitimimi 2008 yılında tamamlayan Sözer, yapmış olduğu akademik çalışmalar ile profesyonellere, akademisyenlere ve öğrencilere pazarlama alanındaki birikimlerini aktararak katkı sağlamaya çalışmaktadır. Yazarın ulusal ve uluslararası akademik çalışmaları arasında Internet Ticareti (2003), The Dynamics of Sponsorship (2009) ve Post-Modern Pazarlama (2010) başlıklı kitapları ve birçok akademik dergide yer alan makaleleri bulunmaktadır. Edin Güçlü Sözer profesyonel çalışmalarının yanısıra, Journal of International Trade, Logistics and Law (JITAL) Editörler Kurulu ve International Journal of Commerce and Finance (IJCF) Hakemler Kurulu üyeliği görevlerini sürdürmektedir.

Bir Cevap Yazın

Jenerasyonlara Göre Sosyal Medya Pazarlaması Nasıl Yapılmalı?

İnsanlar yaşadıkları dönemin dünyasında yer alan kültürel, sanatsal, bilimsel, siyasal gündem ve olaylardan etkilenirler. Bu etkiler adeta o dönemin ruhunu oluşturur ve nesiller arası farklılıklara sebep olur. Her bir jenerasyonun farklı ilgi alanları, herhangi bir olguya karşı sergiledikleri bambaşka davranış biçimleri vardır. Bu yüzden onları bir şeye dahil etmek için ilgilendikleri şeyleri bilmek ve  merak ettiklerini sunmak gerekir. Sosyal medya pazarlamasında farklı jenerasyonlara tek tip iletişim stratejisi ile yaklaşmak başarısızlıkla sonuçlanır. Bunun için nabza göre şerbet misali, her bir jenerasyonu iyi tanımak ve doğru iletişim kanalları ile etkili iletişim üslubu kullanmak gerekir.

2017 yılı itibariyle dünya genelinde sosyal medya kullanıcı sayısı yaklaşık olarak 2.51 milyar kişiye ulaştı. Sosyal medya kullanımında her bir jenerasyon farklı etkileşimde bulunuyor. Bu yüzden hedef kitleye etkili bir şekilde hitap etmek isteyen pazarlama uzmanlarının, öncelikle farklı jenerasyonların sosyal medya kullanım alışkanlıklarını bilmesi ve sonrasında uygun stratejilerle onlara yaklaşması gerekir.

Jenerasyon Z (1996 – 2010 yılında doğanlar)

 

Popüler video paylaşım platformu Vine her ne kadar kapanmış olsa da, bir zamanlar Z jenerasyonunun %54’ünün bir numaralı sosyal medya uygulamasıydı. Vine’ın kapanmasıyla birlikte kullanıcılar Snapchat gibi uygulamalar ve Instagram storylerini kullanmaya başladılar. Z kuşağının %62’si görüntülü canlı yayın uygulaması Periscope’u hiç duymamışken, eğlenceli kısa videolar çekip sosyal medyada yayınlayarak anında tüm dünya ile paylaşılmasını sağlayan Musical.ly ise favori platformlarından biri. 100 milyondan fazla kişinin kullandığı uygulamanın bugün 13 – 21 yaş arasında 50 milyondan fazla aktif kullanıcısı var. Z jenerasyonunun %42’si sosyal medyanın nasıl hissetiklerine dair direkt etkisi olduğuna inanıyor, %67’si düzenli olarak Facebook kullanırken %23’ü tam anlamıyla Snapchat bağımlısı. Yeniliğin kuşağı olan Z jenerasyonunun %79’u sosyal medya platformlarında sanal gerçekliğin kullanımına ilgi duyduklarını söylüyorlar.

Sosyal medyada Z jenerasyonun ilgisini çekmek için sadece 8 saniyeniz olduğunu biliyor muydunuz?

Toplumsal yaşamda her türlü düşüncenin, eğilimin, gerçekliğin var olmasını, eşitliği ve özgürlüğü savunan “Pluralist” olarak tanımlanan Z jenerasyonu, global çeşitliliğe en sıcak bakan nesil konumunda.

Z jenerasyonuna nasıl bir sosyal medya pazarlaması yapılmalı?

  1. Zengin görsellerle hazırlanmış, etkileşime girmelerine izin veren kısa ve pozitif içerikler sunun.
  2. Video temelli içerikleri ön plana çıkarın.
  3. Otantisite kraldır. Orjinal ve yenilikçi içerikler hazırlayın.
  4. Sadakatlerini arttırmak için ölçümlenebilir sonuçlar sunun. (Yayınladıkları videoların görüntülenme oranları vb.)
  5. Ayrıcalıklı ve anlık teklifler sunun. (örnek için tıklayınız.)
  6. İçeriklerinizi hedef kitlenin uyanma ve okul sonrası zamanlarına göre ayarlayarak, ana sayfalarında daha fazla görünmesini sağlayın.
  7. Z jenerasyonunun sosyal medyada en aktif olduğu günlerin Perşembe ve Cuma olduğunu aklınızdan çıkarmayın.

Millenniallar – Y Jenerasyonu (1977 – 1995)

Otoriteyi sevmeyen, sabırsız ve topluma adapte sorunu yaşayan Y jenerasyonu aynı zamanda teknolojiye bağımlı, öğrenmeye ve araştırmaya heveslidir. Y jenerasyonunun %41’i her gün Facebook kullanıyor. 18 – 24 yaş arasındaki %34’lük dilimde olanlar, 25 – 34 yaş aralığındaki %25’lik kesime kıyasla Instagram’ı her gün kullanıyor. %54’ü sosyal medya reklamlarını sadece “Reklamı Atla” seçeneğine kadar izlediklerini söylüyor. %87’sinin akıllı cep telefonu var ve sıradan bir günde telefonlarına 150 defa bakıyorlar. Y kuşağındaki her 6 kişiden 5’i sosyal medyayı iş bağlantılarında ilk seçimleri olarak kullanıyor. Facebook’u öncelikli haber kaynağı olarak kullananların oranı %88. Herhangi bir satın alma davranışı gerçekleştirmeden önce, %34’ü sosyal medyada araştırma yapıyor. Tüm jenerasyonlarla karşılaştırıldığında Millennial’ların %14’ü Tumblr kullanımına daha yatkın. LinkedIn’deki kullanıcıların %38’i olan 87 milyon kişiyi Y jenerasyonu oluşturuyor.

Y jenerasyonuna nasıl bir sosyal medya pazarlaması yapılmalı?
  1. %87’sinin kayıtlı olduğu Facebook’un favori iletişim ağı olduğunu unutmayın.
  2. Y jenerasyonunun güvenilir bulduğu ve akılda kalıcı marka elçileri ile çalışın, ağızdan ağıza pazarlama (WOMM) stratejisini kullanarak etki ve ikna üzerine odaklanın. Influencer marketing anlayışının tüm avantajlarını kullanın.
  3. İdealist oldukları, seslerini duyurabilecekleri ve faydalanabilecekleri konulara yoğunlaşın.
  4. Bir şirket ya da ürün hakkında karar vermeden önce sosyal medyadaki oylama ve yorumlara dikkat ettiklerini göz önünde bulundurun.
  5. Orjinal, estetik, felsefi ve sanatsal yönü olan güvenilir içeriklere karşı daha alakalı olduklarını unutmayın.
  6. Katma değer oluşturarak buna yönelik ürün ve içerikler hazırlayın.

Jenerasyon X (1965 – 1976)

Savaşlara, Berlin Duvarı’nın yıkılmasına, işsizlik krizlerine ve globalleşme sürecine tanıklık eden “Kayıp Jenerasyon” olarak da adlandırılan bu nesil disiplinli, çalışkan ve işlerine bağlıdır. Millennial’lar olarak anılan Y kuşağından daha fazla sosyal medyada vakit geçirirler. Facebook’ta haftalık ortalama vakit geçirme süreleri 6 saat 58 dakikadır. Pinterest’te kaydedilen pinlerin %36’sı X jenerasyonuna aittir. Sosyal medya içeriklerine akşam 8 ile gece yarısı arasında bakmayı tercih ederler. Sadece %8’i aktif olarak Instagram kullanırken, %79’u videoları bilgisayarlarına indirmeyi ya da canlı yayınlanan online videoları izlemeyi tercih ediyor. X jenerasyonunun %58’i Youtube kullanırken, daha çok bilgi içeren ve “Nasıl Yapılır?” tarzı içeriklere yöneliyor. Marka sadakatinde diğer nesillere göre X jenerasyonunun bağlılık oranı ise %84. X jenerasyonunu daha yakından tanımak isterseniz buradan NatGeo’nun hazırladığı mini belgesel serisine ulaşabilirsiniz.

X jenerasyonuna nasıl bir sosyal medya pazarlaması yapılmalı?
  1. Diğer jenerasyonlara kıyasla en geniş net gelir grubuna sahip olan X jenerasyonunun lüks tüketime yönelik ürün ve servislere olan eğilimini göz önünde bulundurun.
  2. Kendilerini şımartmaya imkân verecek ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak, nostalji ve komfor öğeleri ile işlenmiş pazarlama anlayışını benimseyin.
  3. Video temelli içerikler hazırlayın. İçeriklerinizin görsel olarak canlı, heyecan uyandıran, enerjik, tutkuları yansıtan ve merak uyandıran olmasına özen gösterin.
  4. Anket ve soru formlarından kaçının.
  5. Hazırladığınız içeriklerde bilgiye ulaşmalarını kolaylaştırın; websitelerine yönlendiren “yan sekmede açılan” direkt linkler ekleyin.

UNUTMAYIN! Akıllı cihazlar yerine daha çok bilgisayar tercih eden bu nesil, Eylem Çağrısı (Call-To-Action) içeren içerikleri diğer jenerasyonlara kıyasla daha fazla paylaşma eğilimindedirler.

Baby Boomers (1946 – 1964)

İkinci dünya savaşı sonrası azalan nüfus oranlarının önüne geçmek için hükümet destekleri ile gerçekleşen hızlı nüfus artışı sonucu adeta “patlama yapan bebekler” yeni demografik yapıya sahip bir nesil oluşturdu. Baby Boomers olarak anılan bu jenerasyonun karakteristik özellikleri arasında narsistlik ve empati eksikliği bulunuyor. Gazeteci Tom Wolfe’un 1976 yılında New York dergisinde kaleme aldığı bir yazıda “Ben Kuşağı” olarak adlandırdığı bu jenerasyon; değişime kapalı ve yeniliklere sıcak bakmıyor. Sadece %54’ünün akıllı telefon sahibi olduğu bu jenerasyon diğer nesillere kıyasla %38 oranında anket ve soru formlarına cevap verme hususunda daha fazla etkileşime giriyor. %58’i sosyal medyada karşılarına çıkan bir şirketin websitesini de ziyaret ediyor. Sosyal medya tercihlerinde Facebook ilk sırayı alırken, %16’sı Facebook’ta her hafta 11 saatten fazla zaman geçiriyor. %91’i en az bir sosyal ağa bağlıyken, sadece %5’i Twitter kullanıyor. Politik söylemlerin yer aldığı içerikleri en fazla paylaşma eğilimi gösteren bu jenerasyonun %95’i iletişim için e – mail tercih ediyor. “Sandviç Kuşağı” olarak da anılan Baby Boomers jenerasyonunun kadınları erkeklerine kıyasla %26 oranında bir günde birden fazla içerik paylaşma davranışı sergiliyor.

Baby Boomers jenerasyonuna nasıl bir sosyal medya pazarlaması yapılmalı?
  1. Soru – cevap formları gibi interaktif içerikler hazırlayarak, sürece dahil olmaları için teşvik edin.
  2. Bilgi içeren, konuyla alakalı içerikler sunarak etkileşim sağlayın.
  3. Haber bültenlerinize abone olabilmeleri için seçenek sunun.
  4. Daha çok bilgi veren ve yavaş ilerleyen video içerikler hazırlayın.
  5. Sabit fikirli ve düşüncelerini dile getirmeyi seven Baby Boomerların dahil olmalarını isteyin; fikirlerini sorun ve görüşlerini paylaşın.

Unutmayın! Müşterilerinizin büyük çoğunluğunu belli bir jenerasyondaki kişiler oluştursa da, grubun içinde yer alan kişiler farklı alışkanlık ve ilgi alanlarına sahip olabilirler. Bunun için öncelikle hedef kitlenizi belirleyin. Sonrasında hedef kitlenizi  yansıtan jenerasyonun tüketim alışkanlıklarını, fikir yapılarını, neleri sevip sevmediklerini ve tercihlerini en ince detayına kadar öğrenin. Son aşamada ise detaylı ve daraltılmış hedeflemeler ile sosyal medya pazarlama stratejilerinizi geliştirerek uygulayın.

En Değerli Gelişmeleri Size İletmek İstiyoruz

Mail listemize abone olun!

Son bir adım kaldı. E-postanızı kontrol edin. (Gmail kullanıcısıysanız "promotoions" kısmına bakabilirsiniz.

Ops! Bir hata aldık, tekrar deneyebilir misiniz?

Yerel Moda Markalarının Küresel Yükselişi

20. yüzyılda akla ilk gelen küresel çaplı olayları hatırlamak istediğimizde savaşları ve endüstri devrimini rahatlıkla sayabiliriz. ABD’de 1950’li yıllar itibarı ile oluşan kitle üretimi ve kitle tüketimi tüketicilerin parayı kazanma ve parayı harcama alışkanlıklarında köklü değişimler yarattı.

Tekstil ve giyim sektörleri de endüstri devriminden etkilendi. Birçok fabrika, farklı markalar için olabildiğince çeşitli, buna karşılık tüketicinin gelir düzeyine uygun giysiler üretmeye başladılar. Bu aşama ile birlikte giysilere ulaşabildiğimiz mağazaların çeşitliliği arttı. Butik mağazalar, zincir mağazalar ve nihayetinde internet mağazacılığına kadar genişleyen sanal mağazalar oluşturuldu.

Sanal mağazaların açılması ile tüketicinin ürüne ulaşması için kat etmesi gereken mesafe, harcaması gereken zaman ve para azaldı. Böyle olunca üretilen ürünler sadece bir bölgeye hitap etmekten çıktı. Ürünü inceleme olanakları, satın alma opsiyonları, ek vergiler ve kargo hizmetleri gibi etmenler önemli hale geldi.

Bölgesel veya bir nevi yerel olarak fenomen haline gelen markalar, değişen bu koşullarla birlikte küresel bir “pop culture” sembolü haline gelme olanağını buldular. Bu markalar öncelikle trendleri belirlediler. Ardından bu trendleri küresel ölçeğe taşımaya başladılar. Bu hafta, Supreme ve Champion markaları ile bu durumu anlatmaya çalışacağım:

1994 yılında James Jebbia tarafından kurulan Supreme, New York’ta mütevazi bir kaykay ve giyim mağazasıydı. 18-25 yaşındaki tüketicilere hitap etmeye çalışan marka, tüketicilerine “cool” ürünler sunmayı vaat ediyordu. Supreme’in diğer markalardan sıyrılmasındaki önemli nedenlerden biri cinsiyetsiz ürünlere ve hayat tarzına önem vermesiydi. Aynı zamanda insanların farklı kültürlerden, farklı mesajlardan etkilenebileceklerini göz önüne alan marka, sadece belirli bir hayat tarzını benimsemedi ve özellikle müzik ve sanat başta olmak üzere kültür çeşitliliğine önem verdi.

Tüketicilere sunulan bu özellikler karşılığını buldu ve Supreme, Londra, Paris, Tokyo gibi şehirlerde mağazalar açtı. 2006 yılına kadar kendi dergisini yayımlayan marka daha sonra sosyal medyaya yöneldi. Instagram’ı oldukça etkili kullanan marka, tüketici zihnindeki konumunu başarılı bir şekilde yerleştirdi.  Markanın “high fashion” olmasını ve değerlenmesini sağlayan unsurlardan biri “family-oriented” yani tüketicilerin kendini bir aileye mensup hissetmesi olarak görülüyor. Buna karşılık markanın sahibi, markanın aşırı derecede teşhir edilmesinden korktuğunu belirtiyor. Supreme’in marka genişlemesinde önemli rol oynayan etmenlerin başında diğer markalarla yapılan “collaboration” yani ortak üretim geliyor. Louis Vuitton, Coleman motosikletleri ile yapılan ortak üretimleri örnek olarak görebiliriz.

Bu çalışmalarla birlikte Supreme, düzenli olarak ürün koleksiyonu çıkaran ve ürün lansmanları adeta bir etkinlik haline gelen bir markaya dönüştü. Bununla birlikte Supreme ürünlerinin perakende satış fiyatları oldukça yükseldi. Markanın en çok tercih edilen ürünleri hoodie ve t-shirt’ler olsa da artık birçok farklı üründe kırmızı-beyaz supreme logosunu görebiliyoruz. Diğer markaların yanı sıra ünlü artistlerle çalışmalarını sürdüren Supreme, hedeflediği noktaya gelmiş gibi duruyor.

Benzer bir hikayeyi yaratan markalardan biri de Champion. 1919’da ABD’de kurulan marka, spor giyim alanında geniş bir demografik grup tarafından talep gördü. Champion, kuruluşundan itibaren basketbol ve Amerikan futbolu gibi branşlara önem verdi. Bu branşlar için ürünler üretti, sponsorluk çalışmaları gerçekleştirdi.

Bu aşamaya kadar herşey “sıradan” bir Amerikan şirketi yükselişi gibi duruyor. Ana akım spor branşlarında yapılan çalışmaların ardından markanın “streetwear” alanına yönelmesi ve 1990’lardan itibaren markanın hiphop, punkrock ve hardcore müzik dinleyenler için adeta bir üniformaya dönüşmesi ise markanın yaşadığı genişlemede önemli bir dönüm noktası oldu.

Champion, köklü ve eski bir marka olmanın avantajını, günümüzde küresel bir “pop culture” sembolü haline gelerek kullandı ve tüketiciler için önemli bir sembol marka olmayı sürdürüyor.

Ülkemizde bu noktaya ulaşabilecek markalar var mı? Kesinlikle var. Marka yönetimi ve ürün tasarımlarıyla ön plana çıkmış birtakım markalarımız var. Benim şahsen takip ettiğim markalardan biri olan ve orta vadede küresel ölçekte başarı kazanacağına inandığım markalardan biri Les Benjamins. Bünyamin Aydın tarafından kurulan ve onun kreatif direktörlüğünde çalışmalarını sürdüren marka, ülkemizin bulunduğu coğrafyanın kültürel çeşitliliğini, dünya kültürünün dinamikliği, canlılığı ve renk zenginliği ile bütünleştirerek özgün ürünler tasarlıyor. Bu ürünler, doğru işletmecilik uygulamaları ile küresel ölçekte tüketicinin beğenisine sunuluyor.

 

Özellikle tekstil ürünlerinin üretiminde önemli noktada olan ülkemizin, kendi markalarını meydana getirerek bu markaları katma değeri yüksek ürünlerle geliştirmesi oldukça önemli. Marka hikayeleri, öğrenmek ve ilham almak konusunda bizlere yardımcı olabilecektir. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.

En Değerli Gelişmeleri Size İletmek İstiyoruz

Mail listemize abone olun!

Son bir adım kaldı. E-postanızı kontrol edin. (Gmail kullanıcısıysanız "promotoions" kısmına bakabilirsiniz.

Ops! Bir hata aldık, tekrar deneyebilir misiniz?


8 Haftada Dijital Mükemmeliği Yakalayın!
Eğitimi İncelemek İstiyorum
Digital Excellence Program'da Erken Kayıt Fırsatından Yararlanın
close-link