Dijital Strateji Kullanılarak Bilişsel(Kognitif) Bir Kuruluş Nasıl Oluşturulur?

IBM Türk Kognitif Çözümler Ülke Lideri Nick Anderson dijital strateji kullanılarak kognitif bir kuruluş nasıl oluşturulur sorusunun cevabını veriyor.

Günümüzde dünya genelinde yöneticilerin artık yapay zekâ ve kognitif bilişim kavramlarını benimsediklerini söylemek mümkün. Pek çok yönetici; müşterileriyle, ortaklarıyla ve diğer paydaşlarıyla etkileşim kurma yöntemlerini yeniden tanımlarken, iş operasyonlarını iyileştirmek için halihazırda kognitif teknolojileri kullanıyor.

Yakın zamanda yapılan bir IDC harcama kılavuzuna göre, kognitif platformlara ilişkin küresel harcamaların 2019 yılına kadar 31 milyar ABD Dolarını aşması bekleniyor.

IBM İş Değerleri Enstitüsü’nün yeni bir araştırmasına göre ise yöneticiler, dijital istihbarat yatırımlarını önceliklendirmek için bir yönteme ihtiyaç duyuyorlar. İş Değerleri Enstitüsü’nün Oxford Economics ile işbirliği içinde, devlet birimleri ve eğitim kurumlarının liderleri de dahil olmak üzere dünya genelinde 18 sektörde 6.000’den fazla üst düzey yönetici ile yaptığı ankette kuruluşların; geleneksel iş olanaklarını, ürünlerini, hizmetlerini ve süreçlerini, ister arka ofis sistemlerinde ister orta ofis yeteneklerinde veya ön ofis işlevlerinde olsun, kognitif bilişimi kullanarak yeniden tanımlayabilecekleri öne sürülüyor.

Geleneksel analitik, veri tabanlı öngörüler sunarken, kognitif bilişim ise bu öngörüleri önerilere dönüştürüyor. Kognitif bilişim; kitaplarda, e-postalarda, tweet’lerde, web günlüklerinde, resimlerde, ses ve video dosyalarında yer alan görüntüler, doğal dil ve sesler gibi yapılandırılmamış bilgileri anlayabiliyor. Kognitif sistemler, anlamı ortaya çıkarmak, daha bilgiye dayalı eylemler gerçekleştirmek için tekrarlayarak öğrenmek ve insanlar ile makineler arasındaki engelleri ortadan kaldıran yöntemlerle etkileşim kurmak için verilerden akıl yürütebiliyor.

Bu doğrultuda İş Değerleri Enstitüsü’nün gerçekleştirdiği araştırma aşağıda belirtilenleri saptıyor:

  • Dünya çapındaki CEO’ların yüzde 73’ü; kognitif bilişimin, kuruluşlarının geleceğinde önemli bir rol oynayacağını belirtiyorlar.
  • Ankete katılan dünya çapındaki CEO’ların yüzde 50’si, kognitif bilişimi 2019 yılına kadar kullanmayı planladıklarını belirtiyorlar.
  • Yöneticiler, kognitif girişimlerinden yüzde 15’lik bir yatırım getirisi öngördüklerini ifade ediyorlar.

Bu bilgiler ışığında; İş Değerleri Enstitüsü, kurumların kognitif destekli bir dijital strateji oluşturmak için üç aşamalı bir yaklaşımı kullanmalarını öneriyor.

1) Geleceğin öngörülmesi: İş liderleri, kuruluşları için hem iş hem de teknoloji özelliklerini içeren bir stratejiyi uygulamak üzere kognitif yeteneklerden yararlanmalı. Liderler, sınırlı nitelikte bir dizi girişimle, 18-24 aylık bir dijital stratejiyi kullanmayı düşünmek isteyebilirler. Bu girişimler, sınırlı hedefler ve zaman dilimleri ile daha küçük, daha keşfedilebilir yatırımlar olabilir. Bu gibi girişimlerde; farklı işlevsel ekipler, beceri grupları ve iş ortağı ekosistemlerinden elde edilen kaynaklardan yararlanılabilir.

2) Pazarın ve kullanıcıların değerlendirilmesi: Kuruluşlar; kognitif bir stratejiyi uygulamaya koyduktan sonra, tanımlanmış bir yatırım profili ve girişimler sayesinde, pazara ve hedef kullanıcılara yönelik kapsamlı ve periyodik değerlendirmelere odaklanmalı. Böyle bir kullanıcı odaklı yaklaşım, Mükemmellik Merkezlerinden yararlanılarak oluşturulabilir.

Kuruluşlar, bir Mükemmellik Merkezi’nden yararlanarak, büyük miktarda veri kullanımı ve analizi için doğal dil işleme veya makine öğrenimi gibi yeni kognitif yetenekler bulmak için deney yapabilirler. Bu yaklaşım, ortak kullanım senaryoları ve uygulamaları oluşturur. Temel standartlar ve mimari hususlar, tek bir kuruluş için uyarlanabilir.

3) Hızlı bir şekilde genişleme: İşletmeler, bir kuruluşun planlama ve tasarımdan yürütmeye geçişi sırasında, kuruluşun kognitif projeleri ölçülebilir iş hedefleriyle uyumlu hale getirmesine olanak tanıyacak yeni girişimleri hızla keşfetmeli ve bunlara ilişkin ön ürün oluşturmalıdır. Bununla birlikte, bu tür pilot çalışmalar, mevcut müşteriler ve operasyonlar için sınırlı bir riskle tasarlanmalıdır.

Kognitif yetenekler olgunlaştıkça, işletmeler başarılı programları kuruluşlarının diğer bölümlerinde yeniden kullanmalıdır. Ayrıca, yeni kognitif bölümler, kaynaklar ve beceriler geliştirmelidir. İşletmeler, pazar başarısı hakkında sürekli geri bildirim sağlayarak, kognitif girişimleri sona erdirme veya ölçekleme konusunda kararlar almak için bu girdileri kullanmalıdır. Kuruluşlar, kognitif bilişimin, gelir fırsatlarını genişleten tamamen yeni inovasyon biçimlerine de imkân sağlayabileceğini öğrenmekten memnuniyet duyabilir.

En Değerli Gelişmeleri Size İletmek İstiyoruz

Mail listemize abone olun!

Son bir adım kaldı. E-postanızı kontrol edin. (Gmail kullanıcısıysanız "promotoions" kısmına bakabilirsiniz.

Ops! Bir hata aldık, tekrar deneyebilir misiniz?

Bir Cevap Yazın

Yalancı Çoban Hikayesine Dönen Anti-Bildirim Çağı

Teknoloji henüz bu kadar hayatımızın içine yerleşmemişken, onu kullanıp kullanmama ya da maruz kalma süremiz hakkında kendimizi, inisiyatif sahibi olarak görebilirdik. Ancak kabul edelim ki artık, günde yüzlerce mesaja maruz kalmamızı sağlayan bildirimler sayesinde onu ne kadar kullanacağımız ve etkileşimde bulunacağımız konusunda kararı tamamen teknolojinin kendisi veriyor.

Elbette bu noktada teknolojiyi suçlamak çok kolay, ancak sorunun kalbinde salt teknolojinin olmadığını da bilmemiz ve kabul etmemiz gerekiyor. Aslında teknoloji, ne iyidir ne de kötü. Çünkü o, tamamen sizin kullanımınıza göre şekillenir. Fakat şu an görünen o ki durum, kontrolümüzden tamamen çıkmış gibi duruyor. Bu feci gürültü yığını dünyayı konuşmadan önce, dilerseniz bu evrimi nasıl gerçekleştirdiğimize göz atalım.

1971’de, Massachusettsli bir bilgisayar programcısı olan Raymond Tomlinson, günümüz dijital kültürünün kritik bir köşe taşı haline gelebilecek büyük bir görevi geliştirmekle yükümlüydü. ABD hükümeti tarafından desteklenen internetin ilk versiyonu olan ARPANET üzerinde çalışırken, Tomlinson’un kullanıcıların birbirlerine mesaj göndermesine izin vermenin bir yolunu bulması gerekiyordu. Buluşundan önce, mesajlar yalnızca hesapları aynı bilgisayarda olan kullanıcılara gönderilebiliyordu. İşte bu durum, Tomlinson’un şimdi hayatımızın ayrılmaz bir parçası olan “@” sembolünü keşfettiğinde tamamen değişti. Bu akıllıca ekleme, kullanıcıların alıcıların adlarını kullandıkları makinenin adından ayırmasına izin verdi.

E-posta talebinin artması, kısa bir süre sonra, e-postaların gönderilmesi ve alınması için küresel standart haline gelen basit posta aktarım protokolünün (SMTP) oluşturulmasına yol açtı. İlk zamanlar, yaygın bir şekilde kullanılmadı çünkü o zamanlar çok az sayıda kullanıcı sürekli olarak internet erişimine sahipti. Bu devrim aslında, ilk internet özellikli telefonlar yani akıllı telefonlar, pazara ulaştığında tam anlamıyla “start” verdi.

Zamanla, bu bildirimlerin ardındaki zil simgesi hızla basit bir fikrin temsilcisi haline geldi: “Senin için yeni bir şey var. Sen. Sen. Sen.”

2003 yılında Research In Motion (RIM), son kullanıcı ürününde push bildirimini başarılı bir şekilde ticarileştiren ilk şirket oldu. Onların amiral gemisi telefonu olan BlackBerry, yeni bir e-posta aldığında kullanıcıları hemen haberdar etme yeteneğine sahip ilk akıllı telefon olma özelliği taşıyordu. Bu sadece kullanışlı bir özellik değildi aynı zamanda BlackBerry’nin iş dünyasında kitlesel kabulü için kritik bir neden ve markaların uyanışının da başlangıcı oldu.

Rakiplerin bildirimlerin yarattığı itici etkiye sahip potansiyeli fark etmeleri uzun sürmedi. 2008 yılında, geliştirici topluluğuna olan ilginin artmasından sonra Apple, Apple Push Notification Service (APNS) adı altında kullanıma açtı. Bu, iPhone’un kendisinden bu yana mobil işletim sistemlerinde yaptığı en önemli değişikliklerden biriydi.

Zaman içinde bildirimler, sadece akıllı telefonların önemli bir parçası haline gelmedi. Bildirimler artık hayatımızın her alanına nüfus etti: işletim sistemlerinden, uygulamalara ve sonuç olarak web sitelerinin kendilerine kadar sanal dünyada varlığını sürdüren her şey bildirimlerle adeta “ben de buradayım” demenin yollarını buldular. Zamanla, bildirim simgesinin anlamı çok basit ve hayatımızı tamamen ele geçiren bu formun ana fikrine evrildi: Senin için yeni bir şey var.Sen. Sen. Sen.

“Sen” “yeni” kavramı ile birleştiğinde, teknoloji tarihinin en güçlü dopamin kokteyllerinden birini yarattı. Bizler de yalnızca bizim için sunulan bu yeni kokteylleri bayılarak yudumladık. Bu kişisel sistem dikkat ekonomisinde radikal bir değişimin de mimarı oldu: son derece kişiselleştirilmiş içeriği anında sunmak.

O andan itibaren her marka bilgi akışımızda bulunmak istedi. Ardından sahneye yeni bir bildirim türü de dahil oldu. Dikkat yarışması gittikçe daha şiddetli hale geldikçe, büyük oyuncular platformlarına katılımı artırmak için yeni taktikler kullanmaya başladılar. En çok kullandığımız sosyal medya platformlarında, belki de yıllardır görüşmediğimiz arkadaşlarımızın avokado tost resimlerini beğendiklerinden dahi haberdar olmaya başladık. İşte bu yeni bildirim türü, bugüne kadar gördüklerimizden çok daha farklı. Onlara aslında “anti-bildirim” adı veriliyor.

Anti-bildirim olmalarının nedeni, artık gerçekten önemli olan bir şeyi haber vermenin çok ötesine geçmelerinden kaynaklanıyor. Bu bildirimler, o kadar çok hale geldi ve sıradanlaştı ki gerçekten önemli olan ve dikkatimizi çekecek mesajlara bile duyarsız hale geldik. Bu yeni anti-bildirim’lerin tek amacı, “sen” değil. Bu yeni bildirimler herkes için çalışıyor. Dahası önceleri yalnızca bizim ilgimizi çekmek için kullanılan bildirimler, şimdilerde hepimizi sürekli bağlı tutma amacını taşıyor. Bugün, web sitesini kazara ziyaret ettiğiniz marka bile, sizi içerikle bombalamak için izin istiyor. Gelinen noktada bunca mesaj yükünü artık kimse taşıyamıyor dahası taşımak da istemiyor. Yine de bildirimleri üreten markalara ve sosyal medya platformlarına hayır deme aşamasını çoktan geçmiş bulunuyoruz.

Ancak belli ki görünürde bunun da bir sonu bulunuyor. Giderek daha fazla mesaj gürültüsünü kaldıramayacağımızı hissettiğimiz noktada, anti-bildirimler de etkilerini kaybetmeye başlayacaklar. Çünkü anti-bildirimler, Aesop masalındaki yalancı çobanın, her gün kurdun koyunlara saldırdığını söyleyerek köy halkını kandırması hikayesine dönüşmüş durumda. Kurt gerçekten koyunlara saldırdığında çoban köylüyü uyaracak ama sonuçta kimse onu dinlemeyecek!

En Değerli Gelişmeleri Size İletmek İstiyoruz

Mail listemize abone olun!

Son bir adım kaldı. E-postanızı kontrol edin. (Gmail kullanıcısıysanız "promotoions" kısmına bakabilirsiniz.

Ops! Bir hata aldık, tekrar deneyebilir misiniz?

Jenerasyonlara Göre Sosyal Medya Pazarlaması Nasıl Yapılmalı?

İnsanlar yaşadıkları dönemin dünyasında yer alan kültürel, sanatsal, bilimsel, siyasal gündem ve olaylardan etkilenirler. Bu etkiler adeta o dönemin ruhunu oluşturur ve nesiller arası farklılıklara sebep olur. Her bir jenerasyonun farklı ilgi alanları, herhangi bir olguya karşı sergiledikleri bambaşka davranış biçimleri vardır. Bu yüzden onları bir şeye dahil etmek için ilgilendikleri şeyleri bilmek ve  merak ettiklerini sunmak gerekir. Sosyal medya pazarlamasında farklı jenerasyonlara tek tip iletişim stratejisi ile yaklaşmak başarısızlıkla sonuçlanır. Bunun için nabza göre şerbet misali, her bir jenerasyonu iyi tanımak ve doğru iletişim kanalları ile etkili iletişim üslubu kullanmak gerekir.

2017 yılı itibariyle dünya genelinde sosyal medya kullanıcı sayısı yaklaşık olarak 2.51 milyar kişiye ulaştı. Sosyal medya kullanımında her bir jenerasyon farklı etkileşimde bulunuyor. Bu yüzden hedef kitleye etkili bir şekilde hitap etmek isteyen pazarlama uzmanlarının, öncelikle farklı jenerasyonların sosyal medya kullanım alışkanlıklarını bilmesi ve sonrasında uygun stratejilerle onlara yaklaşması gerekir.

Jenerasyon Z (1996 – 2010 yılında doğanlar)

 

Popüler video paylaşım platformu Vine her ne kadar kapanmış olsa da, bir zamanlar Z jenerasyonunun %54’ünün bir numaralı sosyal medya uygulamasıydı. Vine’ın kapanmasıyla birlikte kullanıcılar Snapchat gibi uygulamalar ve Instagram storylerini kullanmaya başladılar. Z kuşağının %62’si görüntülü canlı yayın uygulaması Periscope’u hiç duymamışken, eğlenceli kısa videolar çekip sosyal medyada yayınlayarak anında tüm dünya ile paylaşılmasını sağlayan Musical.ly ise favori platformlarından biri. 100 milyondan fazla kişinin kullandığı uygulamanın bugün 13 – 21 yaş arasında 50 milyondan fazla aktif kullanıcısı var. Z jenerasyonunun %42’si sosyal medyanın nasıl hissetiklerine dair direkt etkisi olduğuna inanıyor, %67’si düzenli olarak Facebook kullanırken %23’ü tam anlamıyla Snapchat bağımlısı. Yeniliğin kuşağı olan Z jenerasyonunun %79’u sosyal medya platformlarında sanal gerçekliğin kullanımına ilgi duyduklarını söylüyorlar.

Sosyal medyada Z jenerasyonun ilgisini çekmek için sadece 8 saniyeniz olduğunu biliyor muydunuz?

Toplumsal yaşamda her türlü düşüncenin, eğilimin, gerçekliğin var olmasını, eşitliği ve özgürlüğü savunan “Pluralist” olarak tanımlanan Z jenerasyonu, global çeşitliliğe en sıcak bakan nesil konumunda.

Z jenerasyonuna nasıl bir sosyal medya pazarlaması yapılmalı?

  1. Zengin görsellerle hazırlanmış, etkileşime girmelerine izin veren kısa ve pozitif içerikler sunun.
  2. Video temelli içerikleri ön plana çıkarın.
  3. Otantisite kraldır. Orjinal ve yenilikçi içerikler hazırlayın.
  4. Sadakatlerini arttırmak için ölçümlenebilir sonuçlar sunun. (Yayınladıkları videoların görüntülenme oranları vb.)
  5. Ayrıcalıklı ve anlık teklifler sunun. (örnek için tıklayınız.)
  6. İçeriklerinizi hedef kitlenin uyanma ve okul sonrası zamanlarına göre ayarlayarak, ana sayfalarında daha fazla görünmesini sağlayın.
  7. Z jenerasyonunun sosyal medyada en aktif olduğu günlerin Perşembe ve Cuma olduğunu aklınızdan çıkarmayın.

Millenniallar – Y Jenerasyonu (1977 – 1995)

Otoriteyi sevmeyen, sabırsız ve topluma adapte sorunu yaşayan Y jenerasyonu aynı zamanda teknolojiye bağımlı, öğrenmeye ve araştırmaya heveslidir. Y jenerasyonunun %41’i her gün Facebook kullanıyor. 18 – 24 yaş arasındaki %34’lük dilimde olanlar, 25 – 34 yaş aralığındaki %25’lik kesime kıyasla Instagram’ı her gün kullanıyor. %54’ü sosyal medya reklamlarını sadece “Reklamı Atla” seçeneğine kadar izlediklerini söylüyor. %87’sinin akıllı cep telefonu var ve sıradan bir günde telefonlarına 150 defa bakıyorlar. Y kuşağındaki her 6 kişiden 5’i sosyal medyayı iş bağlantılarında ilk seçimleri olarak kullanıyor. Facebook’u öncelikli haber kaynağı olarak kullananların oranı %88. Herhangi bir satın alma davranışı gerçekleştirmeden önce, %34’ü sosyal medyada araştırma yapıyor. Tüm jenerasyonlarla karşılaştırıldığında Millennial’ların %14’ü Tumblr kullanımına daha yatkın. LinkedIn’deki kullanıcıların %38’i olan 87 milyon kişiyi Y jenerasyonu oluşturuyor.

Y jenerasyonuna nasıl bir sosyal medya pazarlaması yapılmalı?
  1. %87’sinin kayıtlı olduğu Facebook’un favori iletişim ağı olduğunu unutmayın.
  2. Y jenerasyonunun güvenilir bulduğu ve akılda kalıcı marka elçileri ile çalışın, ağızdan ağıza pazarlama (WOMM) stratejisini kullanarak etki ve ikna üzerine odaklanın. Influencer marketing anlayışının tüm avantajlarını kullanın.
  3. İdealist oldukları, seslerini duyurabilecekleri ve faydalanabilecekleri konulara yoğunlaşın.
  4. Bir şirket ya da ürün hakkında karar vermeden önce sosyal medyadaki oylama ve yorumlara dikkat ettiklerini göz önünde bulundurun.
  5. Orjinal, estetik, felsefi ve sanatsal yönü olan güvenilir içeriklere karşı daha alakalı olduklarını unutmayın.
  6. Katma değer oluşturarak buna yönelik ürün ve içerikler hazırlayın.

Jenerasyon X (1965 – 1976)

Savaşlara, Berlin Duvarı’nın yıkılmasına, işsizlik krizlerine ve globalleşme sürecine tanıklık eden “Kayıp Jenerasyon” olarak da adlandırılan bu nesil disiplinli, çalışkan ve işlerine bağlıdır. Millennial’lar olarak anılan Y kuşağından daha fazla sosyal medyada vakit geçirirler. Facebook’ta haftalık ortalama vakit geçirme süreleri 6 saat 58 dakikadır. Pinterest’te kaydedilen pinlerin %36’sı X jenerasyonuna aittir. Sosyal medya içeriklerine akşam 8 ile gece yarısı arasında bakmayı tercih ederler. Sadece %8’i aktif olarak Instagram kullanırken, %79’u videoları bilgisayarlarına indirmeyi ya da canlı yayınlanan online videoları izlemeyi tercih ediyor. X jenerasyonunun %58’i Youtube kullanırken, daha çok bilgi içeren ve “Nasıl Yapılır?” tarzı içeriklere yöneliyor. Marka sadakatinde diğer nesillere göre X jenerasyonunun bağlılık oranı ise %84. X jenerasyonunu daha yakından tanımak isterseniz buradan NatGeo’nun hazırladığı mini belgesel serisine ulaşabilirsiniz.

X jenerasyonuna nasıl bir sosyal medya pazarlaması yapılmalı?
  1. Diğer jenerasyonlara kıyasla en geniş net gelir grubuna sahip olan X jenerasyonunun lüks tüketime yönelik ürün ve servislere olan eğilimini göz önünde bulundurun.
  2. Kendilerini şımartmaya imkân verecek ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak, nostalji ve komfor öğeleri ile işlenmiş pazarlama anlayışını benimseyin.
  3. Video temelli içerikler hazırlayın. İçeriklerinizin görsel olarak canlı, heyecan uyandıran, enerjik, tutkuları yansıtan ve merak uyandıran olmasına özen gösterin.
  4. Anket ve soru formlarından kaçının.
  5. Hazırladığınız içeriklerde bilgiye ulaşmalarını kolaylaştırın; websitelerine yönlendiren “yan sekmede açılan” direkt linkler ekleyin.

UNUTMAYIN! Akıllı cihazlar yerine daha çok bilgisayar tercih eden bu nesil, Eylem Çağrısı (Call-To-Action) içeren içerikleri diğer jenerasyonlara kıyasla daha fazla paylaşma eğilimindedirler.

Baby Boomers (1946 – 1964)

İkinci dünya savaşı sonrası azalan nüfus oranlarının önüne geçmek için hükümet destekleri ile gerçekleşen hızlı nüfus artışı sonucu adeta “patlama yapan bebekler” yeni demografik yapıya sahip bir nesil oluşturdu. Baby Boomers olarak anılan bu jenerasyonun karakteristik özellikleri arasında narsistlik ve empati eksikliği bulunuyor. Gazeteci Tom Wolfe’un 1976 yılında New York dergisinde kaleme aldığı bir yazıda “Ben Kuşağı” olarak adlandırdığı bu jenerasyon; değişime kapalı ve yeniliklere sıcak bakmıyor. Sadece %54’ünün akıllı telefon sahibi olduğu bu jenerasyon diğer nesillere kıyasla %38 oranında anket ve soru formlarına cevap verme hususunda daha fazla etkileşime giriyor. %58’i sosyal medyada karşılarına çıkan bir şirketin websitesini de ziyaret ediyor. Sosyal medya tercihlerinde Facebook ilk sırayı alırken, %16’sı Facebook’ta her hafta 11 saatten fazla zaman geçiriyor. %91’i en az bir sosyal ağa bağlıyken, sadece %5’i Twitter kullanıyor. Politik söylemlerin yer aldığı içerikleri en fazla paylaşma eğilimi gösteren bu jenerasyonun %95’i iletişim için e – mail tercih ediyor. “Sandviç Kuşağı” olarak da anılan Baby Boomers jenerasyonunun kadınları erkeklerine kıyasla %26 oranında bir günde birden fazla içerik paylaşma davranışı sergiliyor.

Baby Boomers jenerasyonuna nasıl bir sosyal medya pazarlaması yapılmalı?
  1. Soru – cevap formları gibi interaktif içerikler hazırlayarak, sürece dahil olmaları için teşvik edin.
  2. Bilgi içeren, konuyla alakalı içerikler sunarak etkileşim sağlayın.
  3. Haber bültenlerinize abone olabilmeleri için seçenek sunun.
  4. Daha çok bilgi veren ve yavaş ilerleyen video içerikler hazırlayın.
  5. Sabit fikirli ve düşüncelerini dile getirmeyi seven Baby Boomerların dahil olmalarını isteyin; fikirlerini sorun ve görüşlerini paylaşın.

Unutmayın! Müşterilerinizin büyük çoğunluğunu belli bir jenerasyondaki kişiler oluştursa da, grubun içinde yer alan kişiler farklı alışkanlık ve ilgi alanlarına sahip olabilirler. Bunun için öncelikle hedef kitlenizi belirleyin. Sonrasında hedef kitlenizi  yansıtan jenerasyonun tüketim alışkanlıklarını, fikir yapılarını, neleri sevip sevmediklerini ve tercihlerini en ince detayına kadar öğrenin. Son aşamada ise detaylı ve daraltılmış hedeflemeler ile sosyal medya pazarlama stratejilerinizi geliştirerek uygulayın.

En Değerli Gelişmeleri Size İletmek İstiyoruz

Mail listemize abone olun!

Son bir adım kaldı. E-postanızı kontrol edin. (Gmail kullanıcısıysanız "promotoions" kısmına bakabilirsiniz.

Ops! Bir hata aldık, tekrar deneyebilir misiniz?