Bu Bir Sosyal Kaçış Hikayesi: Sosyal Medyadan Kaçmak!

Forum zamanında büyüyen bir nesildik biz. MSN‘de ne dinlediğini paylaşan ama kimsenin ne yediğini umursamayan. Myspace‘de 2mp kameralık fotoğraflarımızı paylaşır forumlara yorumlar yazardık.

Bu bahsi geçen nesil en şanslısıydı belki de. 90larda çocuk olanlardan bahsediyorum elbette. Tüm hayatı akıllı telefona gömülmekten, hayatları sanal olmaktan yargılanan bu nesil elinde cep telefonu ile doğmadı ama bizler bu geçiş döneminin, teknoloji döngüsünün temel zincirini oluşturduk.

Ülkemizde filizlenen bir tohumdu sosyal medya ve bizler, aynı yaşlarda iki arkadaş gibi kendimize uyarlayarak dönüştürdük onu.

UP UP +Rep

Forumlarda muhabbetler eder, amatör müzik gruplarını keşfeder, çokça oyun oynar ve yorum yapardık bu oyunlar hakkında. Sonra bir gün o cümle girdi hayatımıza “Duydun mu Facebook diye bir şey varmış” Çok sevdiğimiz forumları kısa sürede terk etmeye başladık. Çünkü burada gerçek arkadaşlarımız vardı. Üstelik sıra beklemek ya da onay gerekmeksizin üye olup paylaşım yapabiliyorduk. Çok eğleniyorduk ve artık gizli saklı diye bir şey kalmamıştı.

Takibe takip

Aradan yıllar geçti ve çeşitlendi bu mecralar. Twitter, Instagram, Vine, Scorp, Periscope derken arttı da arttı. Hepsine de kolay uyum sağladık. Saatlerce tweet okuyup gülüyor, oraya buraya yorum yapıyorduk. Ama sonra biz eğlenen çocukların elinden aldılar bu eğlencenin tekelini.

Önce Facebook’a takım elbise giydirdiler, derken Twitter kravat takmaya başladı. Bu ailelerimizin bile profil açmasından tehlikeliydi. Çünkü artık eğlenmiyorduk. Biz büyümüştük. Yani Türkiye’de sosyal medyayı kendileri büyürken şekillendiren nesil büyümüş, düşünmeye veya hiç düşünmemeye başlamıştı.

İlk olarak kendi aramızda bölündük. Sonra bölünenler kendi aralarında. Daha sonra diğerleri… Derdini klavye başında anlatarak büyüyen nesil siyasi olayların tam ortasında kaldı böylece.
Evet, artık eğlenmiyorduk. Artık öyle bir konuma gelmiştik ki sadece bağırıyorduk.

Facebook: Ne düşünüyorsun?

Derdimizi anlatabilmenin tek yolu buydu ve bir şeylere tepki göstermemek de tepki göstermekti aslında. Bize ne düşündüğümüzü soran Facebook’a kinimizi ve nefretimizi döküyorduk. Twitter bile Ne yapıyorsun‘u Neler oluyor‘a çevirdi.

Sahi neler oluyordu?

O kadar bölünmüştük ve dönüşmüştük ki esas amacımızı unutur hale gelmiştik. Öfkeliydik, gamsızdık, nefret doluyduk. Ancak yaptıklarımızın sadece birkaç harfi bir araya getirmek olduğunu çoktan unutmuştuk. Durmadan eleştiriyorduk insanların bizim istemediğimiz kelimeleri birleştirmesini. En küçük bir fırsatta fırtınalar koparıyor sonra üzerine bir kedi videosu patlatıyor kendi dengemizi bozuyorduk.

Bu bir sosyal kaçış hikayesi

Artık orada bulunma amacımız sadece fikirlerimizi beyan etmek ve başkalarının fikirlerine saygı duymadan sert eleştirilerde bulunmak olmuştu. Başta Facebook olmak üzere zamanla kopmaya başladı bu dünyadan birçok kişi. Başlarda çok eğlenceli gelen bu dünya artık sadece canımızı sıkar hale gelmeye başlamıştı. Sadece ulaşılmak için profilini kapatmayan ancak elini eteğini bu mecralardan çeken insanların sayısı hızla arttı.

Artık anasayfalarımızda sadece siyasi gönderiler baş göstermeye başladığı, atılan tweetlerin sadece kötü haberler olduğu, Periscope videolarının sadece +18 içerikli olmaya başlaması ve de severek takip ettiğimiz fenomenlerin birer reklam yıldızı olmalarıyla bu mecra hem güvenimizi hem de keyfimizi kaçırmaya başladı.

İşin bir diğer kötü yanı ise bu yeni alanı kendine iş kolu olarak belirleyenlere vurdu. O ise bambaşka bir mesele. Bu hissiyatla sosyal medyadan uzaklaşan ancak iş gereği tam ortasına düşen ve de gündeme dokunmayan (fakat duyarlı da olması beklenen) yine de yaratıcı içerikler oluşturması istenen dijital emekçilerimize başarılar ve sabırlar diliyorum.

En Değerli Gelişmeleri Size İletmek İstiyoruz

Mail listemize abone olun!

Son bir adım kaldı. E-postanızı kontrol edin. (Gmail kullanıcısıysanız "promotoions" kısmına bakabilirsiniz.

Ops! Bir hata aldık, tekrar deneyebilir misiniz?

Bir Cevap Yazın

Lucky Strike Satışlarını Arttırmak İçin Kadınlara Yapılan Yeşil Propagandası

Günümüzün standart haline gelmiş modern pazarlama yaklaşımı, hedeflenen kitlenin bilinçdışı arzularına hitap etmek; kitleleri sunulan ürün ya da hizmeti istediğine ve hatta buna ihtiyaç duyduğuna inandırmak üzerine kuruludur. Ancak 1920’lere dek, tüketici için gerçekten var olmayan bir isteği veya ihtiyacı yaratmak diye bir konsept söz konusu değildi. İşte pazarlama alanına, seri üretim mallarını tüketicinin bilinçdışı arzularıyla ilişkilendiren bu manipülatif yaklaşımı sokan kişi; “Halkla İlişkilerin Babası”, Edward Bernays’tır. Bernays’ın psikanalizin kurucusu Sigmund Freud’un özbeöz yeğeni olması da tesadüf olmasa gerek.

Edward Bernays (1891-1995)

1922’de New York’ta ilk halkla ilişkiler dersini veren, 1923 yılında Cyristallizing Public Opinion adlı kitabıyla da ilk halkla ilişkiler kitabını yazan Bernays’ın en bilindik çalışmalarından biri kadınları sigara içmeye ikna etmesidir. Kadınların sigara içmesinin uygunsuz görüldüğü bir dönemde, bir grup kadının ellerine sigara vererek yaptırdığı yürüyüş halkla ilişkiler dünyasında efsane olmuş bir eylemdir. Bu eylemle birlikte sigara ateşi “özgürlük meşalesi” olarak anılmaya başlamış, kadınlara sigara satışı artmıştır.

Sayısız başarılı halkla ilişkiler kampanyasının arkasındaki isim olan Bernays’ın en ünlü işlerinden bir diğeri de Lucky Strike için yürüttüğü yeşil kampanyasıdır. American Tobacco’nun en önemli markası olan Lucky Strike’ın satışları iyi gitmemektedir. Şirketin sahibi George W. Hill, yaptırdığı bir anketin sonucunda kadınların Lucky Strike’ı tercih etmediklerini, bunun sebebininse sigara paketlerinin rengi olan yeşilin kadınların kıyafetleriyle uygun olmaması olduğunu fark eder. Evet, Lucky Strike şirketi, elinde milyonlarca paket sigarayı bir renk yüzünden satamamaktadır.

George Hill, bu sorunu çözebilmesi için Bernays’la görüşür ve  paketlerin renginin değiştirmelerinin mümkün olmadığını en başından belirtir. Bernays şu cevabı verir : “Paketin rengini değiştiremiyorsak, biz de moda olan rengi değiştiririz.”

Böylece “yeşil kampanyası” ortaya çıkar. Kampanyanın esas amacı kadınların yeşil giymesini sağlamaktır. Bernays öncelikle yeşil rengi üzerine bir araştırma yapar ve Language of Color isimli kitapta yeşilin; umut, zafer ve bolluk anlamına gelen pozitif bir renk olduğunu görür. Sıradaki adımı, New York sosyetesinden fikir öncüsü olabilecek kadınlara yeşil rengini giydirmektir. Onlar yeşil giyinirlerse, diğer kadınlar da yeşil giyinecektir. Moda editörleri ikinci hedefidir, yeşil rengiyle ilgili teşvik edici hikayeler yazacaklardır. Bernays, 1934’te Waldorf Astoria’da yüksek sosyetenin katılacağı çok özel bir balonun düzenlenmesine önayak olur. Balonun tema rengi yeşil olacaktır; katılımcıların yeşil elbise giyme zorunluluğu vardır. Vogue, Harper’s Bazaar gibi önde gelen dergilerin bu etkinliğe gösterdiği ilgi sonucu, Barney’s hedefine ulaşır ve o yıl yeşil, gerçekten de moda renk haline gelir. Ve sonuç olarak bu durum kadınların sigara satın alırkenki tercihlerini etkiler ve yeşil renkli Lucky Strike paketlerinin satışında beklenen artış yakalanır.

İstediği sonuçları başarıyla elde edebilen, ilk kez Bernays tarafından kullanılan bu propaganda teknikleri günümüz reklam kampanyalarında hala kullanılıyor. Acaba hangilerine kanıyoruz, hangilerinin farkındayız?

En Değerli Gelişmeleri Size İletmek İstiyoruz

Mail listemize abone olun!

Son bir adım kaldı. E-postanızı kontrol edin. (Gmail kullanıcısıysanız "promotoions" kısmına bakabilirsiniz.

Ops! Bir hata aldık, tekrar deneyebilir misiniz?

Güney Kore Marketlerinde Satılan Muzlardan Kullanıcı Deneyimi Dersi

Muz buz dolabında dahi olsa çabuk kararan ve çabuk olgunlaşıp çürüyen bir meyve. Bu durum muzu tüketenler için bir problem olsa da muz satıcıları için çok büyük bir problem değil çünkü muzlar zaten satılmış ve parası ödenmiş oluyor…

Ancak muzların çabuk bozulmasını dert edinen ve tüketicilerinin memnuniyetini artırmak isteyen tedarikçiler de var. Aşağıda göreceğiniz paket muzlar Güney Kore marketlerinde haftalık muz ihtiyacınızı karşılayacak sayıda satılıyor ve pakette haftanın sonuna doğru yiyeceğiniz muzlar henüz olgunlaşmamış halde bulunuyor. Böylece paketteki tam olgunlaşmamış muzlara sıra gelene kadar geçen sürede muzlarınız yenilebilecek kıvama geliyor. Olgun muzları da ilk günlerde tükettiğiniz taktirde hiçbir muz ziyan olmuş olmuyor ve muzlarınızı istediğiniz kıvamda yiyebiliyorsunuz.

Ne kadar basit ve pratik bir çözüm değil mi? Bu markanın muzlarından alan birinin memnun kalmaması eğer başka çok büyük bir problem yoksa pek mümkün gözükmüyor. “Alt tarafı muz satıyoruz” diye düşünmeden bir marka olmayı başarmış ve müşterilerine en iyi hizmeti vermeye çalışan “Bana Valley”i bu iç görüsü için tebrik ediyoruz.

Buradan çıkaracağımız ders çok açık: Hangi ürünü satarsanız satın öncelikli olarak düşünmeniz gereken şey müşterilerinizin memnuniyetidir. Ürünü veya hizmeti kendiniz satın alıyormuşsunuz gibi üşündüğünüzde ve buna göre aksiyon aldığınıza gerisi kendiliğinden gelecektir. Müşteriye diğer markalardan farklı bir deneyim yaşatır ve kaliteli bir hizmet sunarsanız bunun maliyeti her ne olursa olsun kazanan siz olursunuz. Müşteri memnuniyeti ve marka sadakati işte böyle oluşturulur…

Siz ne düşünüyorsunuz, bu fikri sevdiniz mi?

En Değerli Gelişmeleri Size İletmek İstiyoruz

Mail listemize abone olun!

Son bir adım kaldı. E-postanızı kontrol edin. (Gmail kullanıcısıysanız "promotoions" kısmına bakabilirsiniz.

Ops! Bir hata aldık, tekrar deneyebilir misiniz?

GELİŞMELERİ
KAÇIRMAYIN!
Haftalık bültenimize
ücretsiz kaydolun!
BİZE KATIL
close-link
GELİŞMELERİ KAÇIRMAYIN
Haftalık bültenimize ücretsiz kaydolun, sizi gelişmelerden haberdar edelim.
BİZE KATIL
close-link