Markaların Tasavvur Edebileceği En Büyük Vizyon; Mit Olmak!

Bir markanın uzun vadede gelebileceği en son nokta tüketicilerinin zihninde bir “mit” haline gelmektir. Yani tıpkı ev işlerini yapmaya kadınların “doğal” olarak daha yatkın oldukları miti gibi, markalar da tüketicilerinin hayatının doğal bir parçası olabilmeyi hedefleyebilir.

Mit kelime anlamı olarak bir kültürün, gerçekliğin ya da doğanın bazı görünümlerini açıklamasını ya da anlamasını sağlayan bir öyküdür. Barthes, mitlerin ana işlevinin, tarihi doğallaştırmak olduğunu savunmuştur. Mitler tarihsel olarak doğdukları dönemin izlerini taşırlar. Ancak mitlerin işleyebilmeleri için yaydıkları anlamların tarihsel ya da toplumsal değil, doğal olduğunun vurgulanması gerekmektedir. Mitlerin kökenleri, siyasal ya da toplumsal boyutları gizlenir. Bu şekilde mitler “doğal” (doğada var olan) olarak, sanki insanoğlu ile yaşıtmış gibi algılanır. Dolayısıyla hayatımızdaki en kuvvetli tutum ve algılarımız hep mitler üzerinde şekillenir.

Aile içerisindeki iş bölümü bir mit gibi sunulur bize.

Hayatımızın odağındaki en kuvvetli mitlerden biri üzerinden daha da netleştirelim mit kavramını. Küçük yaşlardan itibaren ilk öğrendiğimiz temel kural; kadınlar ev işlerini yapar, erkekler evin geçimini sağlamak için para kazanır, kuralıdır. Bu durum bize normal gelir. Sorgulamayız. Erişkin bir birey olduğumuzda bile erkeklerin ev işlerini yapamayacağını, kadınların doğuştan ev işlerine daha yatkın olduğunu savunuruz. Bu düşünce beyinlerimize kazınmıştır. Bu durumun aksini pek düşünmeyiz. Aile içerisindeki bu iş bölümü bir mit gibi sunulur bize. İşin tarihsel, siyasal ve ekonomik boyutu gizlenerek bize doğanın bir parçasıymış gibi sunulur. Böylece ailedeki iş bölümüyle ilgili bu anlamlar evrenselleştirilir; bunların yalnızca değişmez değil, aynı zamanda, âdil ve makul görünmeleri de sağlanır. Ayrıca kadınların ev içerisine hapsedilişinin kapitalizm ile yaşıt olması durumun arka planını açıklıyor yeterince.

tumblr_lunec3EPP41qfbd70o1_500

Biz Türklerin çaya düşkülüğü ve onu hayatımızın vazgeçilmezi gibi görmemiz de bir mit aynı şekilde. Sanmayın ki biz Orta Asya’dan beri çay içiyoruz. Çayın ülkemizdeki kitleselleşmesi hepi topu 50-60 yıllık bir süreç içerisinde gerçekleşti. Oysa biz çayı, günün her anında sorgusuzca tüketiyoruz ince belli bardaklarımızda.

Bir markanın tüketicisinin zihninde elde etmeyi hayal edebileceği en başarılı durum, vaadinin bir mit gibi algılanmasıdır.

Markalar vaatlerini hedef kitlelerine aktarmak için her yıl milyarlarca dolar harcıyor. Tüketicisinin hangi sorununa, nasıl bir çözüm sunduğunu, farklı ama bütünleşik yollarla anlatıyor. Bütün bu uğraşların sonunda marka, tüketicilerin zihninde kendisiyle ilgili istediği gibi, net, olumlu bir imaj inşa eder. Zihinde oluşan bu imajın da markasını tercih edilebilir kılmasını bekler. Oluşan bu çerçeve içerinde, bir markanın tüketicisinin zihninde elde etmeyi hayal edebileceği en başarılı durum, vaadinin bir mit gibi algılanması olacaktır. Yani tüketicinin, markayı, hayatının değişmez bir parçası gibi algılaması, hayatındaki yerini doğal bir durummuş gibi düşünmesidir bahsettiğim durum.

Bahsini ettiğim mertebeye ulaşabilen bir marka olduğunu düşünmüyorum. Bu yüzden bir vizyon olarak nitelendirdim. Ama iş üzerinde olan birkaç marka ve ürünü üzerinden zihninizi biraz daha berraklaştırmaya çalışacağım.

“Coca Cola her şey ile iyi gider!”

marcas,de,bebida-af27e87630df918c41bf611b558c6ca2_h

Coca Cola, kurulduğu günden beri dünyanın hemen hemen her yerinde, yaz kış insanları serinletme ihalesini elinde bulunduruyor. Serinlemek istediğimizde aklımıza ilk gelen seçeneklerden biri bir şişe Coca Cola. Son çeyrek asırlık dönemde artık ürünlerinin fiziksel faydasından neredeyse hiç bahsetmediler. Sadece, ham maddesini bile bilmediğimiz bir içeceği hayatımızın ortasına yerleştirmeye çalıştılar. “Coca Cola her şey ile iyi gider!” dediler. Serinleme ve tazelenmenin tek seçeneği olmak için gayret gösterdiler. Niye tükettiğimizi düşünmeden her an bir şişe açmamızı istediler. Böylelikle Coca Cola içmenin doğal bir ihtiyaç gibi algılanması onlar için listenin en üstünde duran bir amaç her zaman. İşte o zaman marka tam bir mit haline gelecek ve zirveye ulaşacaktır.

McDonald’s, Starbucks, Red Bull…

762b3b9770ad359a3dda28a191b8ca01_1275936145

Bu konuya örnek olarak McDonald’s ve Starbucks’ı da verebiliriz. En hızlı ve doyurucu yemek yemenin adresi haline gelmeye çalışan McDonald’s benzer şekilde kendi mitini oluşturma gayretinde.

İnsanların her yemek yeme ihtiyacı hissettiğinde kendisini tercih etmesini istiyor. Böylece dünya üzerindeki istinasız her insanın ihtiyaç duyduğu yemek yemeye, doğal bir ortak haline gelmeye çalışıyor. Bu gayretleri geçmişte onları Berlin Duvarı’nın faili yaptı. 

Starbucks bu iki markaya oranla çok daha az yol kat etmesine rağmen o da kahve ile kendisi arasında bir mit yaratma peşinde açık açık.

einstein2

Belki son olarak da Red Bull’u ekleyebiliriz yolun başındakiler listesine. Onlarda kendilerini başarma hissiyle özdeşleştirip, insanları cesaretlendirmeye çalışıyorlar.

Sonuç olarak bir markanın tüketicisinde yaratabileceği en güçlü etki onu hayatında bir mit gibi algılaması olacaktır. Mitler gibi zihinlerimizi atmosfer gibi çevreleyen düşünce kalıpları kadar kuvvetli marka imajları oluşturmak elbette ki çok zor. İşte bu yüzden yapılması zor gibi görünen ama orada olması bir motivasyon kaynağı olan bu tip vizyonlar, markaları günün sonunda daha ileri bir noktaya taşıyacaktır.

En Değerli Gelişmeleri Size İletmek İstiyoruz

Mail listemize abone olun!

Son bir adım kaldı. E-postanızı kontrol edin. (Gmail kullanıcısıysanız "promotoions" kısmına bakabilirsiniz.

Ops! Bir hata aldık, tekrar deneyebilir misiniz?

Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler ve Reklamcılık bölümünden 2013 yılında mezun oldum. Marka İletişimi ve Stratejik Planlama üzerine çalışmalar yapıyorum. Bu topraklarda dünya markası çıkarma gönüllüsüyüm. Ayrıca siyasete, bilime ve tarihe özel bir ilgim var.

Bir Cevap Yazın

Türkiye’deki İçecek Sektörüne Genel Bir Bakış

Türkiye’deki içecek sektörünün geneline bakmadan önce içecek tüketiminin tarihine biraz değinmek istiyorum. İçecek tüketme davranışı, dünyada canlı hayatının başladığı döneme kadar gidebilecek ve fizyolojik olarak oluşmuş davranışlardan biridir. Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisine göre, fizyolojik ihtiyaçlar insanların gidermesi gereken ve en önemli ihtiyaç kademesinde bulunan ihtiyaçlardır.

İçecek tarihinin başlangıcının 17. yüzyıla kadar gittiği söylenebilir. 1676 yılında Fransa’nın Paris şehrinde üretilen De Lemonades isimli içecek su dışında tüketicilere sunulan ilk ürünlerden olmuştur. 1767 yılında karbondioksitin içeceklere dahil edilmesi ile “gazlı içecek’’ olarak anılacak yeni bir ürün grubu oluşmuştur. 1830 yılında Amerika Birleşik Devletlerinde Coca-Cola’nın ve 1898 yılında Pepsi’nin faaliyete başlaması ile ilk modern içecek markaları oluşmuştur. Amerika Birleşik Devletlerinde oluşan bu iki markanın ulusal büyüme ve genişleme göstermesi ile birlikte içecek sektörünün oluşmaya başladığı söylenebilir. Ulusal pazarda olgunluk aşamasına gelen sektörle birlikte 1977 yılında Coca-Cola’nın Hindistan pazarına açılması ile içecek sektörünün uluslararası alanda en önemli açılımı gerçekleşmiştir. Günümüzde yüzlerce içecek markası ulusal ve uluslararası pazarlarda operasyonlarını sürdürmektedir.

Alkolsüz içecekler beş ürün kategorisi içinde değerlendirilir:
• Çay ve Kahve,
• Gazlı İçecekler,
• Enerji İçeceği,
• Süt/Meyve/Bitki İçerikli İçecekler,
• Su/Zenginleştirilmiş Su/Sporcu İçecekleri.

Türkiye’de içecek üretimi ve ürünlerin pazarlanması cumhuriyetin kuruluş yıllarına kadar gitmektedir. Gazoz üretimi ile başlayan ilk ürünler ve bu ürünlerin oluşturulması, doldurulması, şişelenmesi gibi faaliyetlerin yapıldığı atölyeler içecek üretiminin ülke sınırlarındaki ilk oluşumlarıdır. 1962 ve 1964 yıllarında Pepsi Cola ve Coca Cola’nın Türkiye’de satışa çıkması ile modern anlamda içecek sektörünün oluşumundan söz edilebilir. Bu markaların en önemli özelliği, her zaman güçlü dağıtım kanallarına sahip olma hedefinden ileri gelir. Dağıtım kanalı, her işletme ve marka için her zaman en önemli konulardan biridir. Yapılan pazarlama kampanyalarının etkisi ne kadar iyi olursa olsun tüketici ürünü satın almaya gittiğinde ürünü bulamıyorsa yapılan kampanya büyük ihtimalle başarısız olacaktır.

Yukarıda verdiğim kategorilere göre Türkiye’deki içecek sektörünü genel hatları ile açıklamaya çalışacağım:

Çay ve Kahve:

Türkiye, kişi başı yıllık çay tüketiminde dünyada birinci sıradadır. Bu istatistik belki de “milli” içecek konusuna nokta koyuyor. Türk tüketicisi bir yılda ortalama 3.15 kilogram çay tüketiyor. Bu da günlük ortalama 240 milyon bardak çay tüketiminin gerçekleştiğini gösteriyor. Nüfusun 80 milyona yaklaştığı düşünüldüğünde, pazar büyüklüğünü anlamak kolaylaşabilir. Özel işletmelerin çay sektörüne girişi 1984 yılında başladı. 1990 yılında Lipton’un pazarda yer alması ile dökme çay ürünleri dışında, farklı ürün karmaları oluşturuldu (poşet çay, demlik paket vb.) Türkiye’deki üretimin, tüketimi karşılayabilecek noktada olması, sektör içindeki rekabeti artırıyor. Türk tüketicisi, geleneksel çayı talep etmeyi sürdürüyor ve siyah çay tüketmeye devam ediyor. Çay ihracatı ise henüz istenen noktada görülmüyor (%2.3).

Kahve ve kahve tüketimi Türkiye’deki güncel konulardan biri. Geleneksel Türk kahvesinin ülkemizde yarattığı kahve tüketim altyapısı ile birlikte dünyadaki kahve tüketim trendini takip eden bir tüketici ve hizmet sektörü oluşumundan söz edilebilir. 2015-2016 döneminde Türkiye’de kişi başı ortalama 920 gram kahve tüketildi. Türkiye, kahve sektöründe büyüyen bir pazar olarak değerlendiriliyor. Özellikle 1.,2., ve 3. nesil kahve kategorilerinin meydana gelmesi ülke içinde genel kabul gören bir kahve tüketimi oluşturdu. 1. nesilde, sıcak suya karıştırılarak tüketilen tek kullanımlık paket kahve ürünleri bulunuyor. Bir paket kahvenin yaklaşık 25-50 kuruştan satılıyor olması, ulaşılabilirliğin ve hazırlanmasının kolay olması, ürünün “sosyal ve genç” kişiliğe oturtulması ile başta genç nüfus olmak üzere, yaygın bir tüketim sağlandı. 2. nesil kahveciler, zincir kahve mağazalarının oluşumu ile meydana geldi. Bu nesilde birçok yerli ve yabancı kahve zinciri bulunuyor. Bu mağazalar yerinde tüketim yapılan veya evde kahve tüketimini teşvik eden mağazalardan oluşuyor. 3. nesil kahve ise “nitelikli kahve” tüketiminin yapıldığı ve tüketicinin dilediği kahve çekirdeğini istediği yöntemle demlenmesini talep edebildiği mağazalar olarak karşımıza çıktı.

Gazlı İçecekler:

Gazlı içecekler sektörü, içecek sektörü dendiğinde akla ilk gelen kategorilerden biridir. Türkiye’deki içecek tüketiminin yaklaşık %37’si bu sektörde gerçekleşmektedir. Türkiye’deki genç nüfusun potansiyel tüketici anlamında işletmelerin hedefinde olduğu söylenebilir. Buna karşılık, nüfusa oranlandığında gazlı içecek tüketimi diğer ülkelere göre ortalamanın altında kalıyor. Türkiye’de yıllık kişi başı gazlı içecek tüketimi 170 kutu/şişe olarak tespit edildi. Tüketimin en çok yapıldığı ülkelerden ABD’de ise bu rakam 750 kutu/şişe olarak belirlendi. Türkiye’nin yıllık gazlı içecek tüketimi yaklaşık 3.4 milyar litre olarak karşımıza çıkıyor. TOBB verilerine göre Türkiye’deki gazlı içecek tüketimi son yıllarda azalırken, sanayi kuruluşları bu açığı ihracat yaparak kapatmaya çalışıyor. Dünya’da şekersiz gazlı içeceklere yönelik talepte artış yaşanmaya başladı. Şeker tüketimine yönelik oluşan bu hassasiyet, sektörde ürün inovasyonunu daha önemli hale getirebilir. Türkiye’de şekersiz gazlı içecek tüketimi, toplam gazlı içecek tüketiminin henüz %10’undan azını oluşturuyor. Buna karşılık gelecekte bu oranın değişebileceği söylenebilir.

Enerji İçeceği:

Tüm sektörler arasında en genç sektör olan enerji içecekleri sektörü, dünyada henüz 20 yıllık bir geçmişe sahip. 2000’li yılların başında Red Bull’un Türkiye’de satışa sunulması ile sektörün başladığı söylenebilir. Dünya’da ve Türkiye’de gelişme evresinde bulunan sektör, periyodik olarak tüketimi artan sektörlerden biridir. Türkiye’de yıllık ortalama 40 milyon kutu enerji içeceği tüketiliyor. Tüketimin büyük kısmını 18-34 yaş arası nüfusun yaptığı söylenebilir. Bedeni ve zihni canlandıran, odaklanmayı artıran ürün vaadi ile enerji içecekleri genel olarak öğrenciler, şoförler, çalışanlar ve sporcuları hedefliyor. Sektörde faaliyet gösteren birçok marka olmasına rağmen bunların sektörde kalış süresi kısa olarak değerlendiriliyor. Sektördeki en büyük 3 marka, hem sektörü var etmeyi sürdürüyor hem de sektörden en yüksek kazancı sağlıyor. Etkinlik pazarlaması sıklıkla uygulanıyor ve marka deneyimleri tüketiciyle paylaşılıyor.

Süt/Meyve/Bitki İçerikli İçecekler:

 

 

 

 

 

 

Türkiye’de özellikle meyve suyu tüketimi artarak devam ediyor. Yılda ortalama 1.3 milyar litre meyve suyu ürünü tüketiliyor. Kişi başına yılda ortalama 9 litre tüketim yapılıyor. Küresel anlamda meyve suyu sektörü gerilerken, Türkiye’deki tüketim artışı %7 civarında görülüyor. Türkiye süt üretiminde Avrupa’nın en büyük 10 üreticisinden biri iken, Avrupa ülkelerinin dörtte biri kadar süt ürünü tüketiyor. Bitki ve meyve çayları ise genellikle poşet çaylar şeklinde tüketilirken yıllık tüketim 900 milyon poşet civarında görülüyor. Ayran tüketimi ise yaklaşık 627 bin litre.

Su/Zenginleştirilmiş Su/Sporcu İçecekleri:

Pazarı ele almadan önce sporcu içeceği ve enerji içeceği arasındaki ürün farkının kısaca açıklanması yerinde olacaktır. Bu iki içecek alanı, ürün vaadi ve ürün içeriği olarak birbirinden ayrılmaktadır. Sporcu içecekleri, performans esnası ve sonrasında kaybedilen vitamin, mineral, elektrolit, su, şeker gibi maddelerin yeniden kazanılmasını vaat eder. Sporcu içecekleri izotonik maddeler ve elektrolit içermesi nedeniyle enerji içeceklerinden ürün içeriği olarak ayrılır. Sporcu içecekleri pazarı henüz gelişme aşamasındadır. Türkiye’de paketlenmiş su tüketimi artmaktadır. Yılda ortalama 4.6 milyar litre paketlenmiş su tüketilmektedir. Soda tüketimi ise yaklaşık 4 milyar şişe civarında seyretmektedir.

Türkiye’de içecek sektörü, genel olarak büyüme aşamasında görülebilir. Potansiyel tüketicinin fazla olması, sektörde yer alan veya almayı düşünen her girişimcinin dikkate aldığı verilerden biri olarak dikkat çekiyor. Potansiyel tüketiciyi, aktif tüketici haline getirmenin yolu ise verimli pazarlama yapabilmekten geçiyor. Çin, Hindistan ve Pakistan gibi ülkelerde tüketim artışına paralel akademik çalışmalar artıyor. Sektörü merak edenlerin, bu ülkelerdeki tüketim ve pazarlamayı inceleyen akademik makaleleri değerlendirmelerini tavsiye ederim.

Kaynakça:

  • http://www.milliyet.com.tr/turk-cay-sektoru-ic-pazar-ihtiyacini-rize-yerelhaber-2201457/
  • http://www.zmo.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=25738&tipi=38&sube=0
  • http://www.iha.com.tr/haber-turkiyede-kahve-sektoru-buyumeyi-surduruyor-613337/
  • https://www.statista.com/statistics/507950/global-per-capita-tea-consumption-by-country/
  • http://haber.tobb.org.tr/ekonomikforum/2016/265/068_071.pdf
  • https://www.eritela.com/enerji-icecekleri-sektorunun-yapisal-analizi/
  • http://www.hurriyet.com.tr/turkiyede-posetli-bitki-ve-meyve-caylari-tuket-40418167
  • https://www.dunya.com/ekonomi/2015039te-maden-suyu-tuketimi-artti-haberi-303769

En Değerli Gelişmeleri Size İletmek İstiyoruz

Mail listemize abone olun!

Son bir adım kaldı. E-postanızı kontrol edin. (Gmail kullanıcısıysanız "promotoions" kısmına bakabilirsiniz.

Ops! Bir hata aldık, tekrar deneyebilir misiniz?

L’Oréal’in Bir Evin Laboratuvarından Dünyaya Yayılış Hikayesi

Bugün sizlere günümüzün en bilindik markalarından L’Oreal’in ortaya çıkışındaki ilham dolu hikayeyi anlatacağız. Hazırsanız başlayalım…

1907 yılında Fransız Eugène Schueller, Paris’te okuduğu üniversitesinden kimyager olarak mezun olduktan sonra evinin mutfağında küçük bir laboratuvar yaparak her gece burada çeşit çeşit saç boyası deneyleri yapıyordu ve amacı tamamen doğal görünen bir saç boyası üretmekti.

Evinde ürettiği saç boyalarını küçük şişelere dolduruyor ve şehirdeki kadın kuaförlerini tek tek gezerek onları ikna etmeye çalışıyordu. Uyguladığı taktiklerde başarılı da oldu. Ürettiği boyaları o kadar iyi sattı ki parasız bir şekilde evinin laboratuvarında yaptığı boyalardan biriktirdiği kazançla kendi şirketini açtı ve L’Oreal markasının ilk yapı taşlarını atmış oldu.

Schueller’in işleri iyi gidiyordu fakat o dönemler kadınlar saçlarını sık boyamadıkları için, onlara güven içinde saçlarını boyamaları hakkında bilinçlendirmesi gerekiyordu. Schueller ise çok profesyonelce bir yol izliyordu. O dönemlerde “la coiffure de paris” isimli bir moda dergisi her kadın kuaföründe bulunan popüler bir dergiydi, kadınlar saçlarını yaptırmak için sıra beklerken bu dergiyi okuyorlardı.

Ardından Schueller bu dergide kimyager kimliğiyle makaleler yazmaya başladı. Makalelerin konusu kadınlar için en can alıcı nokta ‘saç boyaları ve boyama teknikleriydi’. Dergiye yazdığı makaleleri okundukça daha fazla ürün satmaya başladı ve kısa süre içinde tüm dergiyi satın alarak kendi ürünlerini belli etmeden öven bir dergi haline geldi.

Schueller yine çok zeki adımlarla kariyerinde ilerlemeye devam ediyordu. Saç boyalarının daha fazla satılması ve tanınması için en önemli unsurun kuaförler olduğunun farkındaydı. Onlarla arasını iyi tutuyor ve mutlu etmek için türlü türlü kampanyalar düzenliyordu. Böylece bir süre sonra Fransa’da bulunan kuaförlerin bir çoğunluğu onun ürünlerini bayanlara ‘şiddetle’ önermeye başladılar.

Ardından Schueller, Paris’in en güzel semtinde L’Oreal markasını tanıtmak için bir ‘saç boyama akademisi’ açtı ve başına Rus çarının sarayında çalışmış aristokrat bir kuaför getirdi. Bununla beraber Fransa’nın dört bir köşesinden gelen kuaförler bu seçkin okulda saç boyamaya dair tüm incelikleri öğreniyor ve tabii ki L’Oreal markasının dünyadaki en iyi boya olduğunu gelen bayanlara överek anlatıyorlardı.

1920’li yıllara gelindiğinde kadınlar çalışma hayatına daha fazla girmeye ve doğal olarak bakımlarına daha çok önem göstermeye başladılar. Bu gelişme Schueller ve L’Oreal için çok önemliydi, artık Fransa sınırlarını aşıp dünyanın dört bir yanına ürün göndermeye başlamışlarıdı.

Bu dönemlerde Schueller koyu saçlı kadınların saçlarını sarıya boyatma isteklerinin arttığını farketti ve çok kısa bir zaman içinde saçların rengini açan yepyeni bir ürünü piyasaya sürdü. O zamanlar Schueller’in ürün şişesini eline alarak etrafındakilere ” Bu minicik şişeden servetler kazanacağız çünkü gün gelecek milyonlarca kadın saçlarını sarıya boyatmak isteyecek” demiştir.

Schueller her defasında profesyonelce bir yol izlemesi, L’Oreal markasının da gelişmesi ve tanınması için bir fırsat olmuştur. Bunun yanında, Fransa’da ilk defa işçilere yönelik ücretli izin kanunu çıktığı zaman Schueller uzun yaz tatiline çıkacak işçilerin plajları dolduracağını düşünerek piyasaya güneş yağı sürmüştür ve tabi ki çuvalla para kazanmıştır.

L’oreal firmasının en büyük başarılarından biri de bilime ve ar-ge çalışmalarına büyük bütçeler ayırmasıdır. Kimyager Schueller’in talimatıyla daha ilk yıllarında koca bir araştırma enstitüsü kurulmuş ve en modern cihazlarla donatılmıştır. Daha kurulduğu ilk senesinde (1950) sadece araştırma departmanında yüz adet uzman kimyager çalışmaktaydı. Buradan bir sonuç çıkaracak o dönemlerden bugüne kadar L’oreal firmasının bir çok yeni ürün keşfedip piyasaya sürmesinin arkasında bilime verilen büyük önem yatmaktadır.

En Değerli Gelişmeleri Size İletmek İstiyoruz

Mail listemize abone olun!

Son bir adım kaldı. E-postanızı kontrol edin. (Gmail kullanıcısıysanız "promotoions" kısmına bakabilirsiniz.

Ops! Bir hata aldık, tekrar deneyebilir misiniz?

Haftanın En Çok Okunan 10 İçeriği

GELİŞMELERİ
KAÇIRMAYIN!
Haftalık bültenimize
ücretsiz kaydolun!
BİZE KATIL
close-link
GELİŞMELERİ KAÇIRMAYIN
Haftalık bültenimize ücretsiz kaydolun, sizi gelişmelerden haberdar edelim.
BİZE KATIL
close-link