Markaların Hayatımızdaki Yeri Nasıl Değişti?

1980’lerde rahmetli Turgut Özal dışa açılım politikasını başlatana kadar ülkede yerli ürünlerin dışında hiçbir marka bulunmazken sonrasında yavaş yavaş yabancı şirketlerin ülkemize girmesine şahit olduk. Özellikle 1995’te Gümrük Birliğine girmemizin ardından yerli markaların yabancı markalarla rekabet edebilmek için yatırımlar yaptıklarını, Ar-Ge’ye ağırlık verdiklerini, kaliteyi ön planda tutmaya çalıştıklarını, lojistik konusuna önem verdiklerini, operasyonel maliyetlerini düşürdüklerini ve uygun fiyata ürün sağlamaya başladıklarını gözlemliyoruz.

2000’li yıllarda İMKB’de faaliyet gösteren şirketlerin bilançolarına baktığımızda gelir kaleminde faizin önemli bir rol oynadığını ama enflasyonun düşmesiyle beraber şirketlerin üretim, pazarlama ve satış üçgeninde kendilerini daha da geliştirdiklerini ve düşük faizli ortamda kar edebilmek için iyi ürünü iyi fiyata sunma çabasına girdiklerini görüyoruz. 2000’lerin sonunda ülkenin ileri gelen şirketlerinin CEO’ları da ekonomi dergilerine verdikleri röportajlarda zamanında faiz ve devlet tahvillerinin tatlı kar sağlamasından dolayı kendilerinin de buna ayak uydurduklarını ama geç de olsa günün koşullarına uyduklarını itiraf ediyorlardı.

1980’lerde şimdi köydeki bakkalda bile bulunan Tobleron marka çikolatayı rahmetli babam yurtdışından getirdiğinde sanki hayatımızda ilk defa çikolata görmüş gibi boş gözlerle bakarak onu gıdım gıdım yer, ambalajına garip bir hayranlıkla bakardık. Şimdi semt pazarlarında bile 5 TL’ye satılan arkasından çektiğinde fırlayan ufak arabalar (matchbox) ve bugüne göre inanılmaz basit el atarileri (game&watch) ise okuldan eve koşa koşa gelmek için en önemli sebepti. Yakın akrabamız o dönemin arabası Renault Flash marka aracın camlarının otomatik açıldığını bize gösterirken sanki karşımda Ferrari araç varmışçasına baktığımı dün gibi hatırlıyorum. O dönemde yeni ürünlerin hayatımıza girmesine alışmış sonrasında bolluk oluştuğunda daha seçici olmaya ve marka kavramının hayatımıza girmesine şahit olmuştuk.

Ankara’da dönemin tek dükkanı olan Ven Club’tan marka kıyafetler almak bizi ayrıcalıklı hissettirmeye başlamış, Levis, Armani, Sebago ve Timberland gibi markalar rüyalarımızı süsler olmuştu. Nike’ın Air Jordan markalı ayakkabısı piyasa çıktığında herkes bunu konuşur olmuştu. Mc Donald’s Ankara Kızılay’da açıldığında öğlenleri oraya gidip Big Mac menü yemek ise bizler için vazgeçilmez olmuştu. 1970’li yıllarda doğanlar için bu tip örnekleri çoğaltmak mümkünken, 2000’li yıllarda doğmuş genç kardeşlerimiz için yazdıklarım bilim kurgu filmi gibi gelebilir çünkü birbirinden farklı çikolata markalarını tükettiğimiz, Sony Play Station oyunlarını oynadığımız, uzaktan kumandalı oyuncak arabalarla keyif aldığımız, etrafımızda yüzlerce farklı model araç gördüğümüz, Nike iPod ve Nike Fuel Band gibi ürünlere şahit olduğumuz, birçok alışveriş merkezinde yüzlerce giyim markasına ve yemek kültürüne aşina olduğumuz bir dönemde yaşıyoruz.

Her markanın vadettiği bir şeyler oluyor ve çoğumuz tutkuyla bunlara bağlanıyoruz. Ürünler, hizmetler, ülkeler hatta insanların bile markalaştığı günümüzde artık markalardan çok biz tüketiciler onları yönlendiriyoruz. Sosyal medya sonrasında tek yönlü iletişimin bitmesi ve çift yönlü iletişimin başlaması sonrası her marka attığı adıma daha fazla dikkat ediyor, müşterilerini dinliyor, şikayetleri anında çözmeye çalışıyor, müşteri memnuniyetine önem veriyor ve aldıkları geri bildirimlere göre markasına yön vermeye çalışıyor. İnternet sayesinde herhangi bir ülkede bile yapılan en ufak hata hemen yayılıyor ve inanılmaz tepkiler verilebiliyor. Mesela Uzakdoğu’da küçük yaşta çocuk işçi çalıştıran firmaların haberleri ışık hızıyla yayılmış, konuyla ilgili protestolar olunca ilgili şirketler geri adım atmak zorunda kalmışlardı. Kısacası markaların bizleri şekillendirme süreci bitti, tüketicilerin markaları yönlendirme süreci başladı. Markaların uzay yolculuğu bile vadettiği günümüzde aşağıdaki keyifli video’yu izlemenizi tavsiye ediyorum.

httpv://www.youtube.com/watch?v=JKIAOZZritk

 

CEVAPLA