Marka Türkiye 2017 Etkinliğinden Notlar 0

Dünyayı geriden takip ettiğimiz tartışmasız bir gerçek, fakat bu huyumuzdan son yıllarda iyiden iyiye uzaklaşıyor gibiyiz. Bu beni sevindiriyor. Türk bilimi, Türk sporu, Türk edebiyatı, Türk sanatı, Türk sanayisi, Türk tarımı başta olmak üzere Türkiye çeşitli dallarda faal olmaya başladı. Kısacası Türkiye birçok kulvarda yarışı sürdürüyor. Tabi tüm bunlar olurken sürekliliğin sağlanması gerekiyor. Tabi devamlılık kadar eldeki veriyi, ürünü veya bilgiyi duyurmak da aynı derecede önemlidir.

Özellikle 2014 itibariyle markalaşma konusunda bir atak yaparak “Türkiye” markasının varlığını hissettirme derdine düştük. Bana göre geç kalınmış bir adımdı. Fakat şimdi erken – geç tartışmalarını bir kenara bırakıp daha ileriye nasıl daha kısa sürede gidebileceğimizi konuşmalıyız.

Evet, Türkiye bir marka olarak varlığını hissettirmek istiyor. Bu maksatla öncelikle “Türkiye” markasının bir logosu olması gerekiyordu ve yapıldı. Logonun tasarımında Türk damgalarını andıran, Türk tarihine ait izlerin yeniden yorumlandığı bir tasarım tercih edildi. Tabii, markalaşma logodan ibaret olmadığı için kurumsallık adına diğer faaliyetlere de girişildi. Açıkçası logodan daha önemli olan bir şey vardı. Türkiye’ye ait değerlerin, yiyeceklerin, sanat dallarının tescil ettirilmesi gerekiyordu. Her il, kendi yöresine ait ürünleri tescil ettirmeliydi. Bu konuda biraz geciktik, ama yine de kurtarabildiğimiz, yani patentini aldığımız çok ürün var. Fakat durmamalıyız, çünkü hala patenti alınacak çok ürüne, daha doğrusu değere sahibiz.

Türkiye’nin markalaşma yolculuğunda ne kadar ciddi olduğunu logodan, reklam filmlerinden ya da patent uğraşından anlayabildiğimiz gibi, bence asıl vurucu etkiyi bu konuda düzenlenecek zirveler yapacaktı. Bu yüzden ben, Marka Türkiye 2017 Zirvesi’ni çok önemsiyorum.

Mesela TİM Başkanı Mehmet Büyükekşi’nin konuşmasında bazı notlar aldım. Sayın Büyükekşi markalaşmanın rekabette öne geçmeyi sağladığını ve dönüşüme güç katacak kavramlara önem verdiklerini belirtti. Ayrıca Büyükekşi, “Marka meselesi, bilgi meselesi değil, aynı zamanda bir kültüre sahip olma ve kültürü devam ettirme meselesidir.” şeklinde bir tespitte bulundu. Bu açıklama bana, “Türkiye” markasının içerik itibariyle büyük bir hazineye sahip olduğunu hatırlattı.

Zirvede birbirinden önemli konuklar vardı. Zirvenin ilk gününde de oldukça etkileyici konferans ve paneller vardı. Açılış konuşmasının ardından “Ülke Markası” sunumuyla Jacob Benbunan’ı sahnede gördük. Ardından Kyle Hardie ve Fulya Durmuş’u dinledik. “İskoçya’nın Algı ve İtibar Yolculuğu” temalı konuşmanın odağında İskoçya’nın bir ülke markası olarak sahip olduğu değerler ve bunları öne çıkarması vardı. Yine güzel bir sunumdu diyebilirim. Ama beni asıl etkileyen Ali Saydam moderatörlüğündeki “Destinasyon Markalaşması” konulu paneldi. Panelde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Samsun Büyükşehir Belediye Başkanı Yusuf Ziya Yılmaz, Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe ve Londra Belediyesi Resmi İletişim Ajansı London & Partners’dan Chris Gottileb vardı.

Ben İstanbul’da yaşayan bir genç vatandaş olarak İstanbul’daki gelişmeleri görüyor, biliyor, takip ediyorum. Fakat tabii, Anadolu’da şehirleşme adına neler olduğundan pek haberimiz olmuyor. Zirvede, Bursa ve Samsun’daki gelişmeler bizzat belediye başkanları tarafından anlatılınca gördüm ki, Anadolu’da da şehirleşme adına harika işler oluyor. Fakat bence bu iki şehir potansiyelini tam anlamıyla ortaya koyamıyor. Sanırım burada devreye “marka yönetimi” konusu giriyor. Hem Bursa hem de Samsun, bana göre marka şehir olmaya müsait şehirlerin arasında yer alıyor. Sadece hem Bursa hem de Samsun’un markalaşmaya daha fazla eğilmesi gerekiyor. Markalaşma bu iki şehrin temel eksiği arasında yer alıyor.

Hazır yeri gelmişken bir tavsiye vereyim. Başta bu iki belediye olmak üzere Türkiye’deki belediyeler özellikle halkla ilişkiler veya kurumsal iletişim departmanlarını mütemadiyen eğitime tâbi tutmalılar. Bununla birlikte belediyede reklam, pazarlama, iletişim, marka yönetimi, dijital pazarlama veya sosyal medya eğitimi verecek kişi ya da kişilerin alanında uzman olmasına dikkat edilmesi gerekiyor. “Kimdir bu uzman?” diyecek olursanız, örneğin her blogu olan kişi uzman değildir. O yüzden belediyeler, eğitimi verecek kişi ya da kişilerin akademik kariyerine, ürettiği yayınlara (akademik makale, kitap, röportaj, blog yazısı vs.), daha önceki konferanslarına ve sektör tecrübesine aynı anda dikkat etmelidir. Ben, bazı şehirlerin ticaret odalarına ve belediyelerine bakıyorum, sıradan bir blog yazarını eğitim versin diye çağırıyorlar ve bunun ardından belediyedeki personelin aydınlanmasını bekliyorlar. Böyle hayallere kapılmaya gerek yok. Çünkü ancak nitelik varsa ortaya bir “değer” çıkar. Aksi halde o eğitimin hiçbir katkısı olmaz.

Etkinliğin ilk gününde dikkat çeken bir diğer panel, Ali Kırca moderatörlüğünde gerçekleşti. Ali Kırca’nın marka haline gelmiş konsepti, “Ali Kırca ile Siyaset Meydanı”, bu defa “Ali Kırca ile Marka Meydanı” olarak karşımıza çıktı. Bu kalabalık panelde birbirinden değerli konuklar (Dr. Fatma Kamiloğlu, Kerim Sipahiler, Fırat Kasapoğlu, Ömer Erdem, Elif Balcı Fisunoğlu, Ergun Gümrah, Burcu Kayımtu, Erdem Tolon, Kayhan Şardan, Murat Kolbaşı, Cüneyt Başbakkal, Turgut Erentürk, Ozan Çağlargil, Bülent Fidan, Tuğyan Çelik) vardı.

Ali Kırca, marka odaklı sorularını konuklara tek tek yöneltti. “Türkiye” markası odağında sorulara “Türkiye” markası odağında cevaplar geldi. Bir ürünün marka haline gelmesi için gerekli tüm olguları, her konuk kendi bakış açısıyla değerlendirdi. Kısacası oldukça verimli bir paneldi. Panelde dikkat çeken birkaç nokta vardı. Bunlardan ilki “Türkiye” logosuyla ilgiliydi. Diğer yandan “Türkiye”nin bir marka olarak öne çıkması için öncelikle odaklanma sorununu aşması gerektiği vurgulandı.

Son olarak belirtmek istiyorum ki, umarım bu zirve gelenekselleşir ve her yıl daha geniş bir katılımcı kitlesiyle yeniden organize edilir. “Marka” konusu, hem kamu hem de özel sektör tarafından baş tacı edilmedikçe Türkiye’nin katma değeri yüksek projeler üretmesi veya üretse dahi bunlarda başarı yakalaması hayalden öteye geçmeyecektir. Mottomuz şu veya bu olsun diye uğraşmayalım, mottomuz “markalaşmak” olsun. Bu kadar sade olmak zorundayız. İlk adımı atmadan beylik laflar etmenin manası yok. Durumumuzun farkında olup hızlı bir şekilde aksiyon almalı ve analiz, yönetim, raporlama olgularını markalaşma sürecinde asla ihmal etmemeliyiz.

Ajans Paradise - Genel Müdür / Dijital Pazarlama & Sosyal Medya Uzmanı, Marka Yöneticisi, Yazar

Bir Cevap Yazın

Global Markalar Türkiye Pazarında Neden Tutunamıyor? 2

Türkiye pazarı yabancı markalar açısından bir hayli hareketli. Son bir buçuk yılda enerjiden perakendeye, finanstan e-ticarete farklı sektörlerde faaliyet gösteren yabancı markaların adeta yaprak dökümü yaşadığına şahit oluyoruz. Perakende ise Türkiye ekonomisinin en dinamik sektörlerinin başında gelmesiyle, bu yaprak dökümünden en çok etkilenen sektör konumunda.

Markaların bu çıkış kararlarını etkileyen en önemli etkenlerden biri elbette yerel markaların hızına yetişemiyor olmaları. Yereller markalar 15 günde vitrinlerini yenileyebiliyorken yabancı markalar gümrükten malı çekene kadar sezon kaçıyor. Bununla birlikte tüketiciye ulaşma konusunda yerellere göre bir adım geride kalmaları ve yabancı markaların kira giderlerine bir de gümrük vergisinin ekleniyor olması bu kararların alınmasında etkili oluyor.

Birçok sektörde, ayrılan markaların yerini yerli markalar dolduruyor. En çok hareketlilik ise hazır giyimde. 2016 Nisan ayında İngiliz devi Top Shop, haziran ayında Hollandalı hazır giyim markası C&A, son olarak da İngiliz Debenhams Türkiye pazarından ayrılma kararı almıştı. Rekabete dayanamayıp çıkan markaların yerini ise DeFacto, Penti, Koton ve LC Waikiki gibi yerli markalar alıyor. Türkiye ve yurt dışında 2 bine yakın mağaza ile hizmet veren bu 4 şirket, yurt dışında da büyümeyi planlıyor. Şirketlerin cirosu 12 milyar liraya yaklaşırken çalışan sayısının da 50 bin civarında olduğu belirtiliyor.

Sadece hazır giyimde değil, önceki yıllarda enerjide, gıdada, kozmetikte de dev markalar Türkiye’den ayrıldı. Akaryakıt sektörüne 2006 yılında adım atan ve Petrol Ofisi’ni toplam 3 milyar dolara satın alan Avusturyalı OMV, 10 yıl sonra dağıtımdan çıkmaya karar vermişti. OMV son 3 yıldır Türkiye’de ciddi kâr sıkıntısı yaşandığını ve finansal olarak sektör oyuncularının sıkıntıda olduğunu açıklamıştı. Enerjideki diğer değişim ise yenilenebilir enerjide Avrupa`nın en büyük şirketi olan Norveçli Statkraft ile yaşanmıştı.

İngiliz perakende devi Tesco da geçen sene yaptığı açıklama ile 302 milyon TL bedel ile hisselerini ve varlıklarını Migros’a satacağını açıklamış ve  iki şirket arasındaki uzun görüşmelerin sonunda, 2.5 milyar TL piyasa değerine sahip Kipa’nın satışına karar verilmişti. Tesco, 2015’te de Ankara, Mersin ve Denizli’deki toplam 10 Tesco Kipa mağazasını 40 milyon TL bedelle Beğendik’e satmıştı. Uzun süredir kâr edemeyen Tesco da  böylece Türkiye’deki faaliyetlerini sonlandırmış oldu.

Bununla birlikte geçen senenin sonunda Alman kozmetik zinciri Douglas da ayrılanlar kervanına katıldı. 2.6 milyar Euro’luk cirosuyla Avrupa’nın pazar lideri olan dev marka, ilk mağazasını Mayıs 2006’da açtığı Türkiye’de pazar payını artıramayınca çıkış kararı aldı.

Türkiye pazarında tutunamayan diğer küresel markalar ise şöyle sıralanıyor; Best Buy, Virgin, Megastore, Printemps, River Island, Motivi, Promod, Uterque, Kenneth Cole, Habita, La Senza, Industrie Denim.

Sektör temsilcileri, yabancıların hız ve operasyonel alanda rekabette zorlandıklarını dile getirirken, yerli markalar ise yerli üretim avantajıyla üst üste yeni mağazalar açmaya devam ediyorlar.

Konuyla ilgili olarak IPPA Istanbul Pozitif Psikoloji Akademisi kurucusu ve iletişim danışmanı Fatmanur Erdoğan ile Marketing Holmes görüşlerini bizlerle paylaştı.

Fatmanur Erdoğan

Perakende, Türkiye ekonomisinin en dinamik sektörlerinden biri. Son yıllarda Türkiye piyasasından çekilen epey bir marka oldu. Benzer şekilde, yatırım yapmak için giren markalar da oldu. Elbette, bu ayrılma kararlarının ardında tek bir sebep değil, birden fazla neden sayılabilir. Bunların arasından önemli konulardan birinin, Türkiye pazarına girmenin mağaza açmak ve mağazada satış yapmak olarak algılayan bir işletme anlayışının olduğunu söyleyebiliriz. Markanızın yönetimine bu şekilde bakarsanız, kapanma kararınız; vergiler, yükselen kur, Türk markalarıyla rekabet edememek gibi temel sebepler olacaktır. Global markaların dünya çapında marka olma sebepleri arasında iyi bir kurumsal yönetim anlayışı ve beraberinde marka iletişimi vardır. Türkiye’yi sadece distribütör ülke olarak görür ve o şekilde yaklaşırsanız, yatırımınızın karlı olmasını beklemeniz pek mümkün olmayacaktır. Eskiden, piyasa dinamikleri farklıyken belki bu metod işliyordu ama e-ticaret döneminde, kültürlerin böylesine değiştiği bir piyasa ortamında, markanızın iletişim ve pazarlama stratejilerine eskisinden daha çok değer vermek durumundasınız.

Marketing Holmes

Global Düşün Yerel Hareket Et

Türkiye, kültürel kodları nedeniyle oldukça tutucu, değerlerine sıkı sıkıya bağlı bir ülke. Bu kodlar da pazarın alaturka bir yapıya bürünmesine, pazarın dinamiklerine uygun hareket kabiliyetine sahip olmayan markaların ise tutunamamasına yol açıyor. Globalde başarısı onlarca kez test edilerek kanıtlanmış pazarlama ve marka konumlandırma stratejileriyle hareket eden markaların, körü körüne inandıkları bu stratejilerle Türkiye pazarında da başarılı olacaklarına olan inançları, günün sonunda tası tarağı toplayıp Türkiye pazarından çıkmalarına kadar uzanan bir sürece evrilebiliyor.

Bu noktada pazardan çıkmak zorunda kalan markaların yaptıkları hataların en başında kültürel kodların doğru okunamaması, pazarın ihtiyaçlarına yönelik çözümlerin beklentilerle paralellik gösterememesi geliyor. Bu işler televizyon reklamlarında tasarruf için kumbarayı domuzla simgelemekle olmuyor maalesef.

Sıkı Rekabet ve Sadık Müşteri

Her ne kadar Türk halkı son yıllarda kendini geometrik bir hızla büyüyen teknolojinin büyüsüne kaptırmış olsa da, söz konusu temel ihtiyaçlar olunca yıllardır süre gelen alışkanlıkların getirdiği güçlü bağlar markalar için ekstradan bir meydan okuma (challenge) anlamına gelebiliyor. Pazardan çıkmak zorunda kalan markaların kimler olduğuna baktığımızda (C&A, River Island, Top Shop, Douglas gibi) rakiplerinin oldukça güçlü markalar olduğunu görmek mümkün. Hem pazarın dinamiklerine hakim hem de sadık müşteri portföyüne ulaşmış bu markalarla rekabet elbette hiç kolay değil. Finanse edilebilir zararların beklentileri aştığı durumlarda ise markalar zararın neresinden dönsen kardır mantalitesini gütmek zorunda kalabiliyor.

Bugün özellikle çikolata, bisküvi gibi pazarlarda Eti ve Ülker gibi iki dev markayla rekabet etmek oldukça güç. Bu iki markanın yıllardır Türkiye pazarında faaliyet göstermesinin getirdiği pazarın dinamiklerine hakimiyetin yanında, dağıtım ağının kuvveti bile birçok yabancı markanın Türkiye pazarına girişine bariyer olabiliyor.

Türkiye pazarından çıkan markaların bıraktıkları izlere bakıldığında ben tümüyle olumsuz bir tablo ile karşı karşıya olduğumuzu düşünmüyorum. Elbette son birkaç yıldır ekonomide işlerin iyi gitmediği malum ancak Türkiye pazarını terk eden markaların yarattığı boşluğu yerli markaların doldurduğunu, bu “fırsat” ile birlikte büyüyen yerli markaların globalde markalaşma adına yeni kaynak yaratma noktasında ellerinin daha da bollaştığını ve bunun da orta ve uzun vadede çok daha olumlu gelişmelere gebe olabileceğini söylemek mümkün. Koton, LC Waikiki ve Colins bu markaların en iyi örneklerinden.

 

50 Yaş ve Üzeri Tüketicilerde Marka Sadakati Bitiyor Mu? 0

Kimsenin uzun uzun ilgi göstereceği vaktinin olmadığı ve her gün sayısız reklama, promosyona veya bilinçaltı mesaja maruz kalan müşterilerin gözüne girmeye çalışan sayısız ürün ve hizmetin olduğu bir dönemdeyiz. Markalar bunu bildiklerinden, rakiplerinin bir adım önünde olmak ve sürdürülebilir bir satış hacmi yakalamak adına, hedefledikleri kesimlerde “marka sadakati” oluşturmayı amaçlıyorlar. Fakat marka sadakati değimiz şey, belki de düşündüğümüzün aksine, hiçbir zaman uzun süreli olamayacak bir başarı mı?

Amerikan medya araştırma şirketi GfK MRI’ın paylaştığı son veriler, kafaları iyice karıştırdı. Bu bilgilere göre, “paketlenmiş tüketim ürünleri” (CPG) olarak tanımlanan ürünler üzerine, ABD’de faaliyet gösteren yüzlerce perakende markası,Boomers kuşağı müşterilerinin %20’sini kaybetmiş durumda.
Bu durum, markaların konuya eğilerek müşterilerini geri kazanmak adına yeni önlemler almaya zorluyor. Zira 50 yaş üstündeki kesim, ABD’deki tüketim harcamalarının hâlâ yarısından fazlasını gerçekleştiriyor ve ulusal servetin ise %70’ini oluşturuyor.

Önce Y ve sonra da Z kuşağına odaklanarak marka konumlandırmayı ve marka sadakatini bu kesimler üzerine inşa ederek geleceği kaçırmak istemeyen pazarlamacılar, 50 yaş üstündeki bu kesimdeki değişimi fark edememiş görünüyor. Nitekim bugünün 50 yaş üstü kuşağıyla, geçmişteki 50 yaş üstü kesimler de aynı profili taşımıyor. Günümüzdeki Boomers kuşağı, yeni markalar denemekten kaçınmıyor, aksine buna büyük bir istek duyuyor. Günlük hayatı değiştiren genç kuşak, onları da belki biraz daha yavaş olsa da değiştiriyor. Bu da marka sadakati konusunun, 50 yaş üzeri müşteriler için çantada keklik sayılmaması gerektiğini gösteriyor. Bunun elbette birkaç sebebi var.

Sanılanın aksine, ürün ve hizmetlerin çeşitlendiğini, daha da hızlandığını bu orta yaşlı kesim de görüyor. Günümüzün tüketicileri taksi çağırmakla uğraşmak yerine, Uber veya Lyft kullanıyor. Gezginler, Airbnb ile sayısız konaklama olanağına kavuşuyor. ABD pazarında sadece yemek alanında bile, geçen yıl tam 21345 yeni ürünün piyasaya sürüldüğünü, bu sayının 2015 için 17143 olduğunu göz önüne aldığımızda, yaşanan baş döndürücü gelişimin onları da etkilediğini görmezden gelemeyiz.

Kaldı ki teknoloji her şeyi olduğu gibi alışveriş deneyimlerimizi de değiştirdi. Böylece perakendecilik, müşteri beklenen sabit yer olmaktan çıkıp müşterinin olduğu her yerde olma zorunluluğuna evrildi. Bu oyunu değiştiren en büyük oyuncular ise şüphesiz; Whole Foods’u da satın alıp kasiyersiz süpermarket alışverişini geliştiren Amazon ve diğer e-ticaret devi eBay gibi büyük çaplı, çevrimiçi alışveriş siteleri oldu. Giyim markası GAP’in müşterilerin ürünleri evde denemelerini sağlayan mobil uygulaması, Olay’in yapay zeka kullanarak kişiye özel cilt bakımı tavsiyeleri sunması gibi yenilikler de tüketicilerin birçok markayı seçenekleri arasında değerlendirmelerini sağladı ve belli bir markaya olan bağlılık duygularını zayıflattı.

Tabii ki bu zayıflamada ağızdan ağıza (word of mouth) pazarlamanın etkisini de atlamayalım. Bir ürün veya hizmetle ilgili paylaşılan her görüş, çevreden gelen her tavsiye, markaların “vazgeçilmezliğini” zedeledi. ABD’deki milenyum kuşağının %31’inin bir evde yaşadığını ve 50 yaş üstü bireylerin çocuklarıyla ve torunlarıyla kesişen alanlarda bulunduğunu düşündüğümüzde, yeni ürünlerin ve hizmetlerin milenyum kuşağıyla bu kesime de geçmemesi için hiçbir neden yok. Bunun yanında, alışveriş deneyimleri konusunda sosyal medyada yorum yapanların hatrı sayılır bir bölümünü, Boomers kuşağından insanlar oluşturuyor.

Peki bu kuşaktan kişiler için marka sadakati yeniden kurulabilir mi? Neden olmasın? İşlerin iyi gidip gitmeyeceği, tamamen markaların izleyeceği stratejiye bağlı. 50 yaşını aşmış tüketicilerin düşüncelerini anlamak isteyen, bu yönde ortaya sürdürülebilir pazarlama taktikleri ortaya koyan markaların, onların tekrar gözüne girmeleri sürpriz olmayacaktır. Hem yaşlı ebeveynlerine hem de yetişkin çocuklarına maddi yardımda bulunmak zorunda kalan bu nesil; mali yükümlülükler, ek gelir, bağımsızlık ve tatmin gibi nedenlerle daha fazla çalıştığından, markaların onların değerlerine, önceliklerine, ilgi alanlarına ve ihtiyaçlarına odaklanması iyi bir başlangıç olacaktır.

Ayrıca, dijital dünyaya eğilimli olan 50 yaş ve üzeri tüketicilerde akıllı telefon kullanımı %73’ü bulduğundan ve bu kuşağın çoğu sosyal medyada var olduğundan, bu amaçla derinlemesine kullanılacak araçlar, Boomers kuşağıyla kurulacak iletişimi güçlendirecektir. Son olarak belirtmek gerekir ki açık, eylemle desteklenen ve olumlu bir söylem kullanan her mesaj, bu kesimi etkileme potansiyeline sahiptir. Markalar, 50 yaş ve üzerindeki sadık müşterilerini ödüllendirebilir ve onlara müşteri hizmetlerinde öncelik tanıyabilir. Bu tür çalışmalar küçük olsa da bu bakış açısına uygun ve beklenenin üzerinde olumlu etki yaratabilecek ayrıntılar olacaktır.

50 yaş ve üzerindeki tüketiciler sanılanın aksine, dijital dünyaya o kadar da uzak değiller. Bu kesimdeki akıllı telefon kullanma oranı %73’ü buluyor.

Şu bir gerçek ki günümüzdeki teknolojik gelişmeler, inovatif araçlar, daha önce zor ulaşılan hizmetleri ayağımıza getiren pratik çözümler ve binlerce çeşit ürün sayesinde marka sadakati gösteren, bir markayı yıllarca kullanan tüketici profilini görmek iyice zorlaştı. İtiraf edelim ki milenyum kuşağına fazlaca odaklanan reklamcılar ve pazarlamacılar, 50 yaş ve üzeri tüketicilerin bu genç nesilden etkilenebileceklerini, alışveriş tercihlerini gözden geçirebileceklerini pek düşünmediler.

Şimdi markalara düşen, bu bozulan ilişkiyi yeniden ve eskisinden de sağlıklı bir şekilde kurmak. Zira Boomers, pek de o eskide kalan Boomers’lar gibi değil. Kendileriyle iletişim kurmaya devam etmeyen ve özel ihtiyaçlarına cevap veremeyen markaların, onlar için de artık bir değeri yok. Çünkü devir, sadakatin deneyimden geçtiği bir devir!

GELİŞMELERİ
KAÇIRMAYIN!
Haftalık bültenimize
ücretsiz kaydolun!
BİZE KATIL
close-link
Marketing Meetup
 

ERKEN
KAYIT FIRSATI


Zekânın iş dünyasına neler getireceğini konuşuyoruz
Orada Olmalıyım

Sektörü buluşturan etkinlikte siz de yerinizi ayırtın!
close-link
GELİŞMELERİ KAÇIRMAYIN
Haftalık bültenimize ücretsiz kaydolun, sizi gelişmelerden haberdar edelim.
BİZE KATIL
close-link
Marketing Meetup Intelligence

Zekânın iş dünyasına neler getireceğini konuşuyoruz
Erken Kayıt Fırsatı
close-link








Önümüzdeki yıllara
damgasını vuracak
trendleri derledik.
Raporu İndir

*Ücretsizdir.
close-link


 

Zekânın iş dünyasına neler getireceğini konuşuyoruz
Erken Kayıt Fırsatı
close-link