Dünyayı geriden takip ettiğimiz tartışmasız bir gerçek, fakat bu huyumuzdan son yıllarda iyiden iyiye uzaklaşıyor gibiyiz. Bu beni sevindiriyor. Türk bilimi, Türk sporu, Türk edebiyatı, Türk sanatı, Türk sanayisi, Türk tarımı başta olmak üzere Türkiye çeşitli dallarda faal olmaya başladı. Kısacası Türkiye birçok kulvarda yarışı sürdürüyor. Tabi tüm bunlar olurken sürekliliğin sağlanması gerekiyor. Tabi devamlılık kadar eldeki veriyi, ürünü veya bilgiyi duyurmak da aynı derecede önemlidir.

Özellikle 2014 itibariyle markalaşma konusunda bir atak yaparak “Türkiye” markasının varlığını hissettirme derdine düştük. Bana göre geç kalınmış bir adımdı. Fakat şimdi erken – geç tartışmalarını bir kenara bırakıp daha ileriye nasıl daha kısa sürede gidebileceğimizi konuşmalıyız.

Evet, Türkiye bir marka olarak varlığını hissettirmek istiyor. Bu maksatla öncelikle “Türkiye” markasının bir logosu olması gerekiyordu ve yapıldı. Logonun tasarımında Türk damgalarını andıran, Türk tarihine ait izlerin yeniden yorumlandığı bir tasarım tercih edildi. Tabii, markalaşma logodan ibaret olmadığı için kurumsallık adına diğer faaliyetlere de girişildi. Açıkçası logodan daha önemli olan bir şey vardı. Türkiye’ye ait değerlerin, yiyeceklerin, sanat dallarının tescil ettirilmesi gerekiyordu. Her il, kendi yöresine ait ürünleri tescil ettirmeliydi. Bu konuda biraz geciktik, ama yine de kurtarabildiğimiz, yani patentini aldığımız çok ürün var. Fakat durmamalıyız, çünkü hala patenti alınacak çok ürüne, daha doğrusu değere sahibiz.

Türkiye’nin markalaşma yolculuğunda ne kadar ciddi olduğunu logodan, reklam filmlerinden ya da patent uğraşından anlayabildiğimiz gibi, bence asıl vurucu etkiyi bu konuda düzenlenecek zirveler yapacaktı. Bu yüzden ben, Marka Türkiye 2017 Zirvesi’ni çok önemsiyorum.

Mesela TİM Başkanı Mehmet Büyükekşi’nin konuşmasında bazı notlar aldım. Sayın Büyükekşi markalaşmanın rekabette öne geçmeyi sağladığını ve dönüşüme güç katacak kavramlara önem verdiklerini belirtti. Ayrıca Büyükekşi, “Marka meselesi, bilgi meselesi değil, aynı zamanda bir kültüre sahip olma ve kültürü devam ettirme meselesidir.” şeklinde bir tespitte bulundu. Bu açıklama bana, “Türkiye” markasının içerik itibariyle büyük bir hazineye sahip olduğunu hatırlattı.

Zirvede birbirinden önemli konuklar vardı. Zirvenin ilk gününde de oldukça etkileyici konferans ve paneller vardı. Açılış konuşmasının ardından “Ülke Markası” sunumuyla Jacob Benbunan’ı sahnede gördük. Ardından Kyle Hardie ve Fulya Durmuş’u dinledik. “İskoçya’nın Algı ve İtibar Yolculuğu” temalı konuşmanın odağında İskoçya’nın bir ülke markası olarak sahip olduğu değerler ve bunları öne çıkarması vardı. Yine güzel bir sunumdu diyebilirim. Ama beni asıl etkileyen Ali Saydam moderatörlüğündeki “Destinasyon Markalaşması” konulu paneldi. Panelde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Samsun Büyükşehir Belediye Başkanı Yusuf Ziya Yılmaz, Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe ve Londra Belediyesi Resmi İletişim Ajansı London & Partners’dan Chris Gottileb vardı.

Ben İstanbul’da yaşayan bir genç vatandaş olarak İstanbul’daki gelişmeleri görüyor, biliyor, takip ediyorum. Fakat tabii, Anadolu’da şehirleşme adına neler olduğundan pek haberimiz olmuyor. Zirvede, Bursa ve Samsun’daki gelişmeler bizzat belediye başkanları tarafından anlatılınca gördüm ki, Anadolu’da da şehirleşme adına harika işler oluyor. Fakat bence bu iki şehir potansiyelini tam anlamıyla ortaya koyamıyor. Sanırım burada devreye “marka yönetimi” konusu giriyor. Hem Bursa hem de Samsun, bana göre marka şehir olmaya müsait şehirlerin arasında yer alıyor. Sadece hem Bursa hem de Samsun’un markalaşmaya daha fazla eğilmesi gerekiyor. Markalaşma bu iki şehrin temel eksiği arasında yer alıyor.

Hazır yeri gelmişken bir tavsiye vereyim. Başta bu iki belediye olmak üzere Türkiye’deki belediyeler özellikle halkla ilişkiler veya kurumsal iletişim departmanlarını mütemadiyen eğitime tâbi tutmalılar. Bununla birlikte belediyede reklam, pazarlama, iletişim, marka yönetimi, dijital pazarlama veya sosyal medya eğitimi verecek kişi ya da kişilerin alanında uzman olmasına dikkat edilmesi gerekiyor. “Kimdir bu uzman?” diyecek olursanız, örneğin her blogu olan kişi uzman değildir. O yüzden belediyeler, eğitimi verecek kişi ya da kişilerin akademik kariyerine, ürettiği yayınlara (akademik makale, kitap, röportaj, blog yazısı vs.), daha önceki konferanslarına ve sektör tecrübesine aynı anda dikkat etmelidir. Ben, bazı şehirlerin ticaret odalarına ve belediyelerine bakıyorum, sıradan bir blog yazarını eğitim versin diye çağırıyorlar ve bunun ardından belediyedeki personelin aydınlanmasını bekliyorlar. Böyle hayallere kapılmaya gerek yok. Çünkü ancak nitelik varsa ortaya bir “değer” çıkar. Aksi halde o eğitimin hiçbir katkısı olmaz.

Etkinliğin ilk gününde dikkat çeken bir diğer panel, Ali Kırca moderatörlüğünde gerçekleşti. Ali Kırca’nın marka haline gelmiş konsepti, “Ali Kırca ile Siyaset Meydanı”, bu defa “Ali Kırca ile Marka Meydanı” olarak karşımıza çıktı. Bu kalabalık panelde birbirinden değerli konuklar (Dr. Fatma Kamiloğlu, Kerim Sipahiler, Fırat Kasapoğlu, Ömer Erdem, Elif Balcı Fisunoğlu, Ergun Gümrah, Burcu Kayımtu, Erdem Tolon, Kayhan Şardan, Murat Kolbaşı, Cüneyt Başbakkal, Turgut Erentürk, Ozan Çağlargil, Bülent Fidan, Tuğyan Çelik) vardı.

Ali Kırca, marka odaklı sorularını konuklara tek tek yöneltti. “Türkiye” markası odağında sorulara “Türkiye” markası odağında cevaplar geldi. Bir ürünün marka haline gelmesi için gerekli tüm olguları, her konuk kendi bakış açısıyla değerlendirdi. Kısacası oldukça verimli bir paneldi. Panelde dikkat çeken birkaç nokta vardı. Bunlardan ilki “Türkiye” logosuyla ilgiliydi. Diğer yandan “Türkiye”nin bir marka olarak öne çıkması için öncelikle odaklanma sorununu aşması gerektiği vurgulandı.

Son olarak belirtmek istiyorum ki, umarım bu zirve gelenekselleşir ve her yıl daha geniş bir katılımcı kitlesiyle yeniden organize edilir. “Marka” konusu, hem kamu hem de özel sektör tarafından baş tacı edilmedikçe Türkiye’nin katma değeri yüksek projeler üretmesi veya üretse dahi bunlarda başarı yakalaması hayalden öteye geçmeyecektir. Mottomuz şu veya bu olsun diye uğraşmayalım, mottomuz “markalaşmak” olsun. Bu kadar sade olmak zorundayız. İlk adımı atmadan beylik laflar etmenin manası yok. Durumumuzun farkında olup hızlı bir şekilde aksiyon almalı ve analiz, yönetim, raporlama olgularını markalaşma sürecinde asla ihmal etmemeliyiz.

Bir Cevap Yazın