Reklamda “Bu Topraklar” Furyası Üzerine

TV reklamlarında 90’lardan beri izlemekten sıkıldığımız klişe formatlar var: 3 kuruşluk çamaşır makinesi rezistansı 30 kuruşluk deterjan öneren uzman mesela. Ya da diş hekiminin yeni diş macunu önerisine kulak veren hastanın 2 hafta sonra pırıl pırıl dişlere sahip olması. Artık beyazları daha beyaz olan komşu teyzeler.
Bu reklamlar neden hala var? Çünkü bu ürünlerin iletişimini bu formatlarda kurmak matematik hesabıyla işe yarıyor. İnsanları eğlendirmek ve iyi vakit geçirtmek için reklam yapmıyoruz. Ürünü satma çabası içinde argümanlarımızı anlatırken, onlara iyi şeyler izletmek istiyoruz o kadar.
Ama bu formatlardan bir tanesi var ki son yıllarda gerçekten çok çiğnendi: “Bu topraklar” reklamları. Son yıllardaki siyasi tanıtım filmlerinin de etkisi olduğunu düşündüğüm furya.
Aşağı yukarı hepsinin yaklaşımı şu:
Ey memleketim insanı, hani sen şu kadar iyi insansın, bu kadar misafirperversin ya, işte biz de senden ilham aldık bu hizmeti yaptık. Bizi sev. 
Bunu babasından harçlığına zam isteyen ama bunun için hiçbir gerekçesi olmayan çocuğun ona iltifat etmesine benzetiyorum. “Aslan babam, yakışıklı babam, sen olmasan bu aile nasıl ayakta dururdu? Biz sensiz ne yapardık?”
O baba harçlık vermek için çocuğun neyine bakar biliyor musunuz: Samimiyetine.

Stratejik Açıdan “Bu Topraklar”:

Başarılı örneklerin stratejik tarafında şu iki ortak nokta var: Birincisi yurdum insanını methetmiyorlar. İkincisi reklamın sonu “….biz de tıpkı sizin gibi iyiyiz.” benzeri bir mesajla bitmiyor. Çünkü bunu dediğin an samimiyetsizliğini belli ediyorsun.

Metin-Kurgu Açısından “Bu Topraklar”:

Başarılı işlerin yazarlık konusunda da ortak noktası “Bu topraklar” ve “Bizi biz yapan” lafını ağızlarına almamaları. Artık o kadar tekrar edildi ki ne akılda kalıyor ne de duygusu geçiyor.
Kurgu olarak da “İltifat et + iltifat et + iltifat et + insanlarla arandaki benzerliği ortaya koy ve logonu göster” formülünü kullanmıyorlar.

Sözü meclisten dışarı tuttuklarım şöyle:

 
Ziraat Bankası 152 yıl:
Anlatılanları inkar edebilir miyiz?

Gündem İlişkili Reklam:

Serdar Erener Türkiye’de sosyoloji ve reklam ilişkisini en iyi kuran kişi desek yanlış olmaz. Bu reklam filmi 2012 yılında çekilmeden önce ülkemizde çok ciddi terör eylemleri, işçi kazaları, Van Depremi gibi gerginlikler vardı. Ülkedeki herkes agresifleşmişken Turkcell insanların birbirine sevgi sözlerini MMS ile “bedava” göndermesi için bir uygulama başlattı.
Yani kuru kuru reklam değildir. Bir projenin duyurusudur. Bu yüzden büyüktür.
İyi işlenmiş örnek Ford:
Bu seriyi iyi yapan %50 yazarsa en az %50 de yönetmenidir. İş olarak evet klişe “bu topraklar” filmidir ama iyi işlenmiştir.

Şekerbank:

Bir konuda duyarlılık göstermiştir. Farkındalık yaratmıştır.

Bir de defalarca tekrar edilmiş filmlere göz atalım:

Sera Gıda:
Torku: 
Petlas:
Eti Burçak:
Vakıfbank:
Turkcell:
(Yine bir Alamet-i Farika işi ama nasıl alt mesajları gözden kaçmış anlamıyorum.)
Demem o ki, eğer bu topraklar için gerçekten bir şey yapma çabasındaysanız onun filmini yapalım. Dramatize edilmiş bir kağıt kesiği, dramatize edilmemiş bir yaşam savaşından malesef daha az değer görüyor. Onun için kağıt kesiklerimizle milli duyguları laçkalaştırmayalım.
Bu kadar tekrar edilmiş formülü iyi işlemek artık çok daha zor.

En Değerli Gelişmeleri Size İletmek İstiyoruz

Mail listemize abone olun!

Son bir adım kaldı. E-postanızı kontrol edin. (Gmail kullanıcısıysanız "promotoions" kısmına bakabilirsiniz.

Ops! Bir hata aldık, tekrar deneyebilir misiniz?

Yapımcı-Reklam Yazarı @graphxajans

Bir Cevap Yazın

Cambridge Analytica RTÜK’ü Haklı Mı Çıkarıyor?

İngiltere’de yayın yapan Channel 4 News’in, kendilerini “tüketici, takipçi, seçmen davranışlarını değiştirmek isteyen iş dünyası ve siyasi partilere hizmet sunan bir veri analiz şirket” olarak tanımlayan Cambridge Analytica isimli şirketin Facebook’tan topladığı veriler ile Amerika Birleşik Devletleri Başkanlık Seçimleri’nden Brexit’e, Kenya’dan Çek Cumhuriyeti’ne kadar dünyanın birçok noktasında seçimleri yönlendirdiğine yönelik yaptığı haber mart ayının küresel çapta yankı bulan en önemli konularının başında geliyor.
2014 yılında Cambridge Üniversitesi Profesörü Aleksandr Kogan’ın Facebook üzerinde yayınladığı basit bir anket uygulamasıyla toplamda 50 milyon kişinin bilgilerini toplayıp Cambridge Analytia’ya satmasına kadar uzanan sürecin sonunda şirket dünyanın birçok noktasında seçimlerin kaderini etkileyebilme yeteneğine kavuşmuş görünüyor.
Sorun şu: Facebook üzerinde yaptığınız yalnızca 68 beğeniden bile hangi siyasi görüş ya da parti taraftarı olduğunuzun 885 oranında tutarlı tahmin edilebildiği bir durumdan bahsediyorum. İsteyerek ve bilerek verdiğimiz datalarla birlikte sizi gerçekten sizden daha iyi tanıyan bu platformlar, masum reklamlardan oldukça uzakta ülkelerin kaderlerini değiştirir bir güce erişmiş durumdalar. The Economist’in “Dünyanın en değerli kaynağı: Data” manşetini atması tüm tabloyu özetler nitelikte.
Hem internetin yapısı gereği doğasında özgür bir platform olma kimliğini taşıması hem de insanların fikirlerini özgürce ifade edebilmesi taraftarı olduğum için her ne kadar internetin sansürlenmesi ya da kontrol edilmesi fikrine karşı olsam da, Cambridge Analytica skandalı sosyal medyanın aslında ülkelerin kaderlerini belirleme noktasında ne kadar tehlikeli olabileceğini gözler önüne serdi. Bu kapsamda yine mart ayı içerisinde yasalaşarak internetten yayın yapan Netflix, PuhuTv ve BluTv gibi platformlara RTÜK denetiminin önünü açan kanun, geniş kitlelere internet üzerinden yayın yapan mecraların denetim altında tutulmasını amaçlıyor. Her ne kadar kanun kapsamında YouTube ya da Facebook gibi sosyal medya platformları yer almıyor olsa da, önümüzdeki günlerde kanun kapsamına
alınmayacağının garantisi yok.
Cambridge Analytica skandalı, internet üzerindeki kontrolün sağlanması noktasında devletleri haklı çıkarıyor gibi görünse de ben kesin çözümün sansür ya da denetleme mekanizmalarında değil – ki günümüzde tüm bu engellemeleri aşmak oldukça kolay, pratikte pek bir anlamı kalmıyor – toplumun kendi iç dinamiklerinde yattığına inanıyorum. Bu kapsamda medya okuryazarlığı gibi derslerle birlikte yeni nesillerin eğitilmesinin ve devlet politikalarıyla halkın bilinçlendirilmesinin çok daha etkili bir yol olacağının kanısındayım.

En Değerli Gelişmeleri Size İletmek İstiyoruz

Mail listemize abone olun!

Son bir adım kaldı. E-postanızı kontrol edin. (Gmail kullanıcısıysanız "promotoions" kısmına bakabilirsiniz.

Ops! Bir hata aldık, tekrar deneyebilir misiniz?

Sanal mı Gerçek mi? Hala Oyunda mıyız?

“Başlat: Ready Player One” insanların tüm zamanını sanal bir ortamda geçirmeye başladığı bir geleceği tasvir ediyor. İşin ürkütücü yanı, filmde gördüğümüz sahneler size ne kadar uçuk kaçık, fantastik geliyor olsa da, aslında durum o kadar da gerçek.

Bu yazımda kısaca filmi özetleyip, ardından Sanal Gerçeklik teknolojisinin ulaşabileceği noktaya değinmek istiyorum.

Ernest Cline’nın 2011 yılında yayımladığı romandan uyarlanan, Steven Spielberg imzalı “Başlat: Ready Player One”, sanal gerçekliğin gerçek hayattan daha tercih edilebilir olduğu bir geleceği tasvir ediyor.

Yıl 2045. Bugünün Steve Jobs’u ya da Mark Zuckerberg’i diyebileceğimiz bir dâhi James Halliday, “Oasis” adında bir Sanal Gerçeklik platformu yaratmış. Bu platformda yaşanan deneyim o kadar gerçekçi ki, insanların yeme, içme, tuvalet ve uyuma gibi temel ihtiyaçları haricindeki tüm zamanını geçirdiği bir ortam halini almış durumda. İnsanların pek çoğu artık bu platformda para kazanıyor, sosyalleşiyor, arkadaşlık kuruyor, ilişki yaşıyor, hatta sevişiyor.

Oasis’te insanlar gerçek hayatın zorluklarından sıyrılıp olmak istedikleri kişi olabiliyor. Sınırsız bir dünyadan bahsediyoruz. Sanal ortamda yaratacağınız sizi temsil eden “Avatar”ınız, istediğiniz karakter, yaratık, robot, cinsiyet olabilir.  Zaten gerçek hayatta kim olduğunuzun pek de önemi yok artık.

Şöyle söyleyebiliriz; 1999 yapımı kült bilimkurgu filmi Matrix’te başkalarının yarattığı sanal bir dünyaya farkında olmadan hapsedilmiş insanlardı kahramanlarımız. Ready Player One’da ise benzer bir sanal dünya içindeyiz ama fark şu; bu sefer gönüllü olarak oradayız. Ne yazık ki bu gönüllülük artık bağımlılık noktasına ulaşmış durumda.

Film, kullanılan üst düzey görsel efektleri ve Spielberg’in ustalığıyla, size 2 saat 20 dakika boyunca 1980’li yıllar pop kültürüyle bezenmiş, sürükleyici bir video oyunu içindeymişsiniz hissi veriyor. İşin ürkütücü yanı ise filmde gördüğümüz sahneler size ne kadar uçuk kaçık, fantastik geliyor olsa da, aslında durum o kadar da gerçek.

VR teknolojisinin sonu yok

Sanal Gerçeklik (VR) teknolojisinin sunduğu imkanlara baktığınızda heyecanlanmamak mümkün değil. Her ne kadar daha çok oyun sektörünü ilgilendiren bir teknoloji gibi dursa da, sanal gerçeklikle film izleyebilir, resim çizebilir, uygulamalı eğitimler alabilir, kültürel yolculuklara katılabilir, deneyimleyerek tarih öğrenebilirsiniz. Alışveriş yapabilir, tuttuğunuz takımın maçını tribünden, en sevdiğiniz sanatçının konserini en ön sıradan takip edebilirsiniz. Hem de evinizin konforunda, dışarıya adım bile atmadan.

Ancak son birkaç yıldır yaygınlaşan bir teknoloji olan “Sanal Gerçeklik”in henüz emekleme aşamasında olduğunu söyleyebiliriz. Bugünkü uygulamalara göz attığınızda pek çok sanal ortam hala sizde oldukça yapay bir his uyandırıyor. Grafikler zayıf kalıyor. Kimi zaman beklediğiniz deneyimi size yaşatamıyor. Ancak işin başında sayılırız. Teknolojinin sınırı yok. Güçlenen bilgisayarlar, artan işlemci güçleri, yüksek bağlantı hızları yaşanan deneyimi her geçen gün daha gerçekçi bir noktaya taşıyorlar.

Günümüzde sadece 2 boyutlu yazı yazmak, fotoğraf ve video paylaşmaktan ibaret sosyal medyalara olan bağımlılığımızı dikkate aldığımızda insan ürkmüyor değil. Pek çok insan sosyal medyada olmadığı kimliğe bürünebiliyor. Gerçek yaşamında yapamadıklarını yapmaya, söyleyemediklerini dile getirmeye başlıyor. Oyun bağımlılığı tüm dünyada hiçbir zaman olmadığı kadar yaygınlaşmış durumda.

Sanal gerçeklik %100 gerçek hissi verecek

Dünyaca ünlü mühendis ve fütürist Ray Kurzweil’e göre sanal gerçeklik 2030 yılında %100 gerçek hissi verecek. Yani önümüzdeki 10-15 yıl içinde gerçek dünyayla sanal ortam arasındaki bariyerler ortadan kalkacak.

Bugün sanal gerçeklik teknolojisini gözümüze taktığımız devasa gözlüklerle kullanıyoruz. Yakın gelecekte maliyetlerin düşmesi ve gelişen teknolojiyle gözümüze takılacak ufak bir lens ya da vücudumuza yerleştirilecek bir implant çip aracılığıyla “Oasis” benzeri bir sanal ortama girip çıkmaya başlayabiliriz.

Netflix CEO’su Reed Hastings Ekim 2016’da Wall Street Journal’ın düzenlediği bir etkinlikte eğlence sektörünün geleceğiyle ilgili ilginç bir öngörü yapıyor. Önümüzdeki 20-30 belki 50 yıl içinde eğlence sektörü farmakolojik olabilir diyor.

“Farmakolojik eğlence” ne demek? Burada bahsettiği tıpkı Matrix filmindeki tarz bir deneyim. Kırmızı hapı alıyorsunuz ve sanal bir dünyanın içindesiniz. İşte size yüzde yüz bir sanal gerçeklik deneyimi. Mavi hapı aldığınızda gerçek hayata dönüyorsunuz.

Böyle bir teknoloji sağlıklı olur mu, yan etkiler yaşanır mı? Gerçekle sanal dünyalar birbirine karışır mı? Açıkçası oldukça ürkütücü duruyor. Durum bana David Cronenberg imzalı “Existenz” filminin son repliğini hatırlatıyor; “Bana doğruyu söyleyin; hala oyunda mıyız?”

Teknoloji şüphesiz artık hayatımızın ayrılmaz bir parçası. Ancak kendi yarattığımız teknolojinin kölesi haline gelmeden, teknolojiyi insanlığı, çevremizi, dünyamızı daha iyi ve yaşanılabilir bir seviyeye taşıyacak bir denge içinde kullanmayı öğrenmemiz gerekiyor.

Kaynak: www.cnnturk.com

En Değerli Gelişmeleri Size İletmek İstiyoruz

Mail listemize abone olun!

Son bir adım kaldı. E-postanızı kontrol edin. (Gmail kullanıcısıysanız "promotoions" kısmına bakabilirsiniz.

Ops! Bir hata aldık, tekrar deneyebilir misiniz?

GELİŞMELERİ
KAÇIRMAYIN!
Haftalık bültenimize
ücretsiz kaydolun!
BİZE KATIL
close-link
GELİŞMELERİ KAÇIRMAYIN
Haftalık bültenimize ücretsiz kaydolun, sizi gelişmelerden haberdar edelim.
BİZE KATIL
close-link