Netflix Tarihinin İlk Satın Almasını Gerçekleştirdi

Netflix, Millarworld isimli bağımsız çizgi roman şirketini geçtiğimiz günlerde bünyesine katarak tarihindeki ilk satın almayı gerçekleştirdi. Mark Millar’ın kurucu olduğu Millarworld Kick-Ass, Kingsman gibi kendi orijinal karakterlerini yaratmasının yanı sıra, Marvel’ın bazı hikâyelerini de ilham vermiş durumda.

Millarworld kendi orijinal içeriklerini yayınlamanın dışında karakterlerine ait kıyafet, oyuncak, bilgisayar oyunu gibi lisanlı ürünlerini de satarak o kalemlerden de kendisine bir gelir modeli yaratmıştı. Yarattıkları Wanted, Kick-Ass ve Kingsman karakterlerinin sinema uyarlamaları da oldukça iyi hasılatlar elde ederek şirketin o sektörde de bir potansiyeli olduğunu kanıtlamıştı.

Netflix’in bu satın almayı gerçekleştirmiş olması, Millar ve Millarworld’ün hikaye anlatımı konusunda neler sunabileceğini de doğrular nitelikte. Millarworld hikâyeler ve fikri mülkiyet gibi konularda oldukça başarılı. Netflix de satın almayı açıklarken bu konuya vurgu yaptı.

Millarworld, Netflix markası altında çizgi roman üretmeye devam edecek. Netflix ise bu hikayeleri filmlere, dizilere ve çizgi filmlere dönüştürecek. Görünüşe göre Netflix, Marvel ile yaptığı anlaşmalar sonucunda hazırladığı Jessica Jones, Daredevil ve Luke Cage gibi uyarlamalardan memnun olmuş ama işin çizgi roman üretim kısmını da elinde bulundurmanın daha iyi olacağına kanaat getirmiş. Netflix’in süper kahraman dizilerinin ve Millarworld’ün geçmiş işlerinin başarısı göz önünde bulundurulduğunda bu birleşme güzel sonuçlara gebe gibi duruyor.

En Değerli Gelişmeleri Size İletmek İstiyoruz

Mail listemize abone olun!

Son bir adım kaldı. E-postanızı kontrol edin. (Gmail kullanıcısıysanız "promotoions" kısmına bakabilirsiniz.

Ops! Bir hata aldık, tekrar deneyebilir misiniz?

İstanbul Kültür Üniversitesi İletişim Sanatları Bölümü Mezunu.
Reklam Yazarlığı kariyerinden sonra, Pazarlamasyon’da içerik editörlüğü.

Bir Cevap Yazın

Netflix Sizi Gözetliyor, Farkında Mısınız?

Netflix

Çoğumuzun kullandığı dev sosyal ağlar ve akıllı telefon döneminin başlamasıyla tanıştığımız mobil uygulamalar, gün geçtikçe bizden daha çok bilgi talep ediyor. Yaşımızı, cinsiyetimizi, nerede yaşadığımızı, arabamızın olup olmadığını merak ediyor; zamanımızın çoğunu nerelerde geçirdiğimizi bilmek istiyor, telefon rehberimizdeki kişilere ulaşmak için can atıyor, hatta konuşmalarımızı dinledikleri iddia ediliyor. Her ne kadar bunda kullanıcıların dikkatsizliği ve önem vermemesinin de büyük payı olsa da kullanıcılar, aldıkları hizmetlere karşılık istenen bilgiler istemeyerek de olsa veriyor. Bunun son örneği ise Netflix tarafından paylaşılan bir tweet oldu.

Netflix ABD’nin resmi Twitter profilinden geçtiğimiz Pazar günü paylaşılan içerikte, “Son 18 günde A Christmas Prince’i her gün izleyen 53 kişi, sizi kim incitti?” (“To the 53 people who’ve watched A Christmas Prince every day for the past 18 days: Who hurt you?) ifadesi yer aldı. Söz konusu paylaşım, kullanıcı bilgilerinden yararlanması nedeniyle, hatrı sayılır sayıda kişiden tepki çekti. Tweet, bir Netflix yetkilisi tarafından da doğrulandı.

big data
Netflix’in kişisel verileri kullanım tarzını tartışmaya açan tweet, Big Data’nın tam olarak ne olup ne olamayacağı sorusunu da hatırlattı.

Netflix’in tweet’i bu konudaki sayısız örnekten sadece biri olsa da, 109 milyon aboneye sahip çevrimiçi video platformunun kullanıcılara verilerini nasıl çektiğine ve bunları perde arkasından nasıl kullanabileceğine dair tartışmaya açık bir durum yaratıyor. Böylesine kalabalık bir veri topluluğu içinden alınan küçük bir parçanın bile ne kadar ayrıntılı olabileceğini görmek, birçok kullanıcıyı korkutuyor.

Aslında Netflix gibi çevrimiçi birçok platform, abonelerinin beğeneceğini düşündükleri uygun içerikleri veya ürünleri önermek adına, çok sayıda veri topluyor. Bu noktadan hareket ettiğimizde, Netflix’in hangi içeriği, ne sıklıkla izlediğinizi bilmesi sıra dışı sayılmaz. Hatta platform, kısa bir süre önce 2017 yılında hangi içeriğin, kaç kişi tarafından, hangi yollarla izlendiğine dair bir rapor yayınlamıştı.

Stranger Things
Netflix en çok da orijinal yapımlarıyla öne çıkıyor ve abonelerini bu yolla çekiyor. Platformun son dönemde en dikkat çeken yapımlarından biri de Stranger Things.

Yine de insanların, belli bir fayda karşılığında bilgilerini paylaşabileceklerini de göz önüne almalıyız. Zira, Netflix’teki geniş içeriklere saniyeler içinde ulaşmak ve tercihlerimize uygun yapımlarla kolayca karşılaşmak, kişisel verilerin korunması konusunda kullanıcıları, kendilerini savunmasız hissettikleri bir ikilemde bırakıyor. Günümüzde birçok şirket bu duyarlığı göstermemekle ve hatta işlenen kişisel verilerin tüketici aleyhine kullanımıyla eleştiriliyor.

Netflix’in paylaştığı tweet, belki okyanusta bir damla boyutunda görülebilir. Fakat damlası buysa, okyanusta daha ne kadar işlenebilir veri olduğunu tahmin edememek ve bunun gelecekte ne yönde kullanılacağından emin olmamak, akıllarda oldukça büyük soru işaretleri oluşturuyor.

Konunun elbette yasal yönden de ele alınması gerekiyor. Hükümet yetkilileri her ne kadar kişisel verilerin korunması ilkesi gereğince, Netflix, Spotify vb. dijital formatlı içerik platformlarının veri işleme iznini sınırlamaya çalışsa da hem önemli bir mali güce sahip olan hem de dünyanın dört köşesindeki milyonlarca kişiye ulaşmayı başaran bu şirketlerin direnciyle karşılaşıyor.

Netflix ve benzeri dijital platformlar her ne kadar özgün ve zengin içerikler sunsa da topladıkları devasa boyutta kişisel veri nedeniyle, kullanıcıları endişelendiriyor.

Örneğin Netflix, ABD’de 1988 yılında çıkarılan ve video kiralama dükkânlarının kapanmasını önlemeyi amaçlayan Video Gizliliğini Koruma Yasası’na karşı, 2013 yılında lobi faaliyetleri başlatmıştı. Şirket, mevcut işleyişin Facebook ile izleyici verisi paylaşmada engel oluşturduğunu öne sürmüş, abonelerinden yetkililere baskı yapmalarını istemişti. Çalışmalar sonuç vermiş, yasa aynı yıl içinde Netflix lehine yeniden düzenlenmişti.

Sözün özü, Netflix tarafından paylaşılan tweet ilk bakışta esprili görünebilir. Fakat azalan gizliliğin şirketleri ne denli güçlendirdiğini göz önüne alırsak, gelecekte bu platformları kullanan kişilerin nelerle karşılaşacaklarını tahmin etmemiz hâlâ çok zor ve bu belirsizliğin kullanıcıların pek de lehine olmayacağı bir gerçek.

En Değerli Gelişmeleri Size İletmek İstiyoruz

Mail listemize abone olun!

Son bir adım kaldı. E-postanızı kontrol edin. (Gmail kullanıcısıysanız "promotoions" kısmına bakabilirsiniz.

Ops! Bir hata aldık, tekrar deneyebilir misiniz?

Starbucks’ta Neden Sıra Bekliyoruz?

“Müşteri deneyimi tasarlamak”, “müşteri deneyimi sunmak” bunlar son zamanlarda en çok duyduğumuz cümleler arasında. Markalar başarının insanlarda marka algısı oluşturmaktan geldiğini ve sadece reklamlarla bu algıları yönetmenin neredeyse imkansız olduğunu anladığından beri müşteri deneyimi sunmanın peşine düştüler. Hele ki önümüzde Apple, Starbucks gibi başarılı temsilciler olunca müşteri deneyiminin önemini inkar etmeye kimse cesaret edemiyor.

2.dalga kahve anlayışı da denilen, kahvenin bir ürün olmaktan çıkıp bir deneyime dönüşmesini sağlayan şey Starbucks’ın doğuşu ve global arenaya çıkışıdır. Daha önce “Üçüncü Dalga Kahve Anlayışının Yansımaları” yazımızda bundan bahsetmiştik. Starbucks ürün değil deneyim satan bir marka. Starbucks aslında kahve satmıyor; sütünüzü, şurubunuzu, bardak boyunuzu seçtiğiniz, kahvenizin yapılışını izlediğiniz ve eliniz yanmasın diye geliştirilen kartonları isminizin yazılı olduğu özel tasarım karton kahve bardaklarına geçirdiğiniz bir deneyim sunuyor size.

Starbucks ile ilgili ortaya atılan iddialardan birisi kahvelerine bağımlılık yapan bir madde koyduklarıydı ancak aslında gerçek markanın sunduğu deneyimin bağımlılık yapması. Starbucks’a gidip “Soya sütlü misto, ekstra vanilya şurubu lütfen…” demek için sabırsızlanıyoruz.

Starbucks’ın pazarlama stratejilerinden başka bir tanesi daha bir dönem çok konuşulmuştu. Starbucks çalışanları karton bardaklara isimlerimizi bilerek mi yanlış yazıyorlardı? Amaçları insanların sürekli starbucks bardaklarını sosyal medyada paylaşmaları mıydı?

Öyle ki Starbucks şirkette çalışan baristaların yavaşlamasını istediğini duyurmuştu. Tüm çalışanlarına “yavaşla” direktifi vermişti. Plan şöyleydi; baristalar kahveden hemen sonra, kahveleri yeniden öğütecek ve süt sürahilerini yıkayıp, temizleyeceklerdi. Bu yeni hız tümseği operasyonu arkasında yatan neden gayet basit; Starbucks, bize kahve satmıyor… Şirket, müşterilerine kahve deneyimi satıyor.

Bir fast food şirketi olmadığını vurgulamak amacıyla Starbucks çalışanları arka arkaya 15-20 kahve yapabileceği sürede uzun uzun oyalanarak 3-4 kahve yapıyor ki müşteriler kahve deneyimini sonuna kadar yaşayabilsin. Çünkü, “Starbucks için kahve deneyiminiz kahvenizden ilk yudumu aldığınız an başlamaz, Starbucks’a girdiğiniz an başlar.”

Bu yeni kuraldan önce, Starbucks müşterileri, kafede yaşadıkları deneyimi “sıradan” ve “ortalama” olarak nitelendiriyordu. Baristalara verdikleri “yavaşla” emriyle geri kredibilitelerini ve markanın güvenirliliğini yeniden kazanmaya çalıştılar.

Starbucks’ın kurnazca pazarlama stratejileri konusunda siz neler düşünüyorsunuz?

En Değerli Gelişmeleri Size İletmek İstiyoruz

Mail listemize abone olun!

Son bir adım kaldı. E-postanızı kontrol edin. (Gmail kullanıcısıysanız "promotoions" kısmına bakabilirsiniz.

Ops! Bir hata aldık, tekrar deneyebilir misiniz?

GELİŞMELERİ
KAÇIRMAYIN!
Haftalık bültenimize
ücretsiz kaydolun!
BİZE KATIL
close-link
GELİŞMELERİ KAÇIRMAYIN
Haftalık bültenimize ücretsiz kaydolun, sizi gelişmelerden haberdar edelim.
BİZE KATIL
close-link








Önümüzdeki yıllara
damgasını vuracak
trendleri derledik.
Raporu İndir

*Ücretsizdir.
close-link