Kurumsal “Hayatta Kalma” Rehberi Bölüm 2: İş Arkadaşlarıyla İyi İlişkiler 0

İş Arkadaşlarıyla İyi İlişkiler: Colleague, Rapport ve İyilik Kavramları

Bu başlığı İngilizce atıyor olsaydım, How to Build Rapport with Colleagues demek isterdim.

Şayet iki kelimeye odaklanmak istiyorum.

“Colleague”

Birincisi Colleague; yani İş Arkadaşı. Aslında bu kelimeyi Türkçe’ye çevirirken arkadaş tabirini kullanmamızın sebebi, bu boşluğu dolduran daha iyi bir kelime bulamamamız. Özünde colleague lafı, nispeten tarafsız bir laf. Aslına daha yakın ve daha tarafsız çevirisi de, iş yerinden tanıdığım, birlikte çalıştığım insan olmalı. En doğru ve net olanına niyetlenirsek bundan sonra “iş tanıdığı” demek gerekir. Ancak bu neden doğru bir fikir değil (kulağı tırmalamasının dışında) az sonra bahsedeceğim.

Yani arkadaş olmanın karşılıklı istek ve keyif almayı getirdiği varsayımına dayandığımızda her colleague arkadaş değildir diyebiliriz. Hatta insanın yüzünü görmeye tahammül edemediği ve birlikte çalıştığı kişiler olduğunu düşününce (kimin yok?), işyerinden tanıdığımız her insanın “iş arkadaşı” olması da garipleşiyor. Deyiş, kendisine ters bir anlam kazanmış oluyor.

Ancak biliyorsunuz, bizim kültürümüz biraz farklı, biraz kendine has, biraz garip. Bu yüzden Dünya’nın çoğu yerinde iyi işleyen ve çalışan ürünler ya da hizmetler, Türkiye’ye doğru danışmanlık almadan geldiklerinde bocalıyorlar. Doğru yerelleştirme sürecine yaşayamazlarsa da “bize uymaz” diyerek reddediyoruz.

Türkiye, bireysellik-kolektiflik skalasında, kolektif tarafa daha yakın. (Bkz. Hofstede – Culture Research – Turkey) 100’ün tam bireysel, 0’ın tam kolektif olduğu bir cetvelde, Türkiye 37’de. Yani ortanın kolektife dönük tarafında.

Birercümleyle bireysellik ve kolektifliği tanımlayacak olursak şöyle diyebiliriz. Bireysel toplumlarda kişiler kendilerinin ve yakın ailelerinin başını çağresine bakarlar; özgürlük, kişi, bireysellik, başarı vb. ön plandadır. Kolektif toplumlarda kişiler onlara güvence sağlayan gruplara sadakat duyarlar, uyum, takımın parçası olma ve aidiyet daha önemlidir, bireysel özgürlüklerden feda edilir.

Arka plan bu, iş hayatımız da bunun bir sentezi. Bireysel birçok öğe var. Nihayetinde maaşı bireysel alıyoruz. Hakkımızdaki işe alım ve işten çıkarma kararları bireysel. Performansımız bireysel değerlendiriliyor…  Tüm bunlara rağmen, iş ortamında geçirdiğimiz her an, bu toplumun bir parçası olarak bu kolektif eğilimlerin de bir parçasıyız. Bu duygu ve düşünceleri, kültürün bu kolektif etkisini kendimizden kesip atma şansımız yok. Sosyal alanda gerekli tüm davranışları belirleyen en büyük kuvvetin “kültür” olduğunu hatırlayalım. Bizim kültürümüzde uyum, takımın parçası olmak, “çıkıntı olmamak”, güç ilişkilerine saygı duymak hep bu yüzden, bireysel başarıdan daha önemli.

Tüm bunları ise çok daha basit yorumlamak mümkün:

“Türkiye’de, çalıştığınız iş ortamında, insanlarla arkadaş olmak zorundasınız. Arkadaş olmak istemeyebilirsiniz.  O zaman da arkadaş gibi davranmak zorundasınız.”

Batı iş kültürünü çok içselleştirmiş istisnai şirketler olmakla birlikte; Türkiye’de şirketlerin ezici çoğunluğunda bu gerçek doğruluğunu korur. Eğer “ben tam bir profesyonelim, sadece işimi çok doğru yaparım, iş dışı samimiyete gerek görmem,” düşüncesiyle iş hayatına başladıysanız, bunun negatif sonuçlarıyla karşılaşmış olmalısınız. Bu yazıyı okuyanlar arasında, ne demek istediğimi çok iyi anlayanlar var, eminim. Şahsen benzer bir gelişim sürecini ben de yaşadığımı söyleyebilirim.

Özetle, Türkiye’de çalışıyorsanız, colleague olmaya çalışmayın, iş arkadaşı olmaya çalışın. Hayatınız daha kolay olacak, başarınız daha hızlı gelecektir.

“Rapport”

Odaklanacağım ikinci kelime ise Rapport. Türkçe’ye sıklıkla arkadaşça dostça ilişki, ahenk, uyum, anlaşma olarak çeviriliyor.  İngilizce içindeki orjinal tanımı ise şu şekilde: Kişilerin veya grupların bir ötekinin duygularını, düşüncelerini iyi anlayarak, harmoni içerisinde iyi iletişim kurabilmesi.

İşte bu! İş hayatındaki en önemli şey! Arayıp bulamadığımız, bulduğumuzda sürdüremediğimiz, sürdürdüğümüz de ise bizi en büyük başarılara götüren şey.

Rapport kültüre özgü değil. Asya’dan Amerika’ya, İzlanda’dan Afrika’nın Güney ucuna, Dünya’nın neresinde iş yaparsanız yapın, en çok ihtiyacınız olan beceri.

pic8b

Yeni girdiğiniz bir iş ortamında bunu kurmak, geliştirmek, sağlamlaştırmak en önemli hedeflerinizden bir tanesi olmalı. Birisiyle Rapport geliştirmiş olmak, o kişiyi sevmek, onunla arkadaş olmak ve birlikte iyi vakit geçirmekle kuvvetlenir. Ancak koşulsal olarak ona bağlı değil. Yani böyle birisiyle yakın arkadaş olmayabilirsiniz, ortak ilgi alanlarınız olmayabilir, beraber zaman geçirmeyebilirsiniz. Fakat kafasının nasıl çalıştığını anlarsınız, düşünce süreçlerini hızla çözersiniz, ve tabi ki, ne zaman ne duygu yaşadığını çözümleyebilirsiniz. (İş hayatındaki çoğu karar ve iletişimin düşünceden çok duyguya bağlı olduğunu da burada tekrarlamış olalım.)

Peki Nasıl? İş Ortamında İyi İlişkiler Geliştirmek, İyi Arkadaşlıklar Edinmek, Dayanışma Yaratmak Nasıl Mümkün?

İyilik yapma fırsatını kaçırmayın! Artı eksi hesabını bırakın. Aldığınızdan çok verin.

İş hayatının bize öğrettiği ilk ve en büyük yanlış; “Karşılıksız bir şey yapma”dır. İnsanın iç dünyası böyle denklemlerle işlemez ki! Unutmayın, sizin gibi, her diyalogda karşınızdaki kişi de bir insandır. Ve kendisine şu soruyu sürekli sorar. “Karşımdakinin amacı ne? Gizli niyeti ne? Motivasyonu ne? Bu yaptığını neden yapıyor?” Eğer diyalog halinde bulunduğunuz kişi bu sorular sonucunda sizin bir çıkar veya bir “karşılık” için bir davranışta olduğunuza kanaat getirirse, tüm tavrını buna göre alır. Bu yüzden karşılıksız iyilik yapın. Bir iyilik yaparken ki amacınız, karşı tarafın hayatını kolaylaştırmak ve ona içtence “yardımcı olmak” olsun. Bu şekilde emin olun, siz farkında olmazasanız da insanlar da çokça “yardım kredisi” biriktirirsiniz. Bu kendiliğinden olur. Gün geldiğinizde hayatınızı kurtarır.

İnsanların bir sorununu çözme, yardımcı olma fırsatını kaçırmayın.

Birisine yardımcı olmak için sizden yardım istemelerini beklerseniz, bu an çoğu kişi için hiç gelmeyebilir. Türkiye’deki iş hayatı genel kültürü yardım isteme üzerine kurulu değildir, bu yüzden de yardım istemek (yanlışça) bazı insanlar tarafında zayıflık olarak algılanabilir. Bu sebeple iyi gözlemleyin. Kimin hayatını nasıl kolaylaştırabileceğinizi, kime nası yardımcı olabileceğinizi, bir probleminin çözümüne nasıl katkıda bulunabilieceğinizi düşünün. Buna aktif olarak kafa yorun. Birisinin önemli bir derdine derman olma penceresini yakaladığınızda da tereddüte girmeyin, aksiyona geçin!

Sizi sömüren insanlara sınır çekin.

Sömürüyü ve başka insanların emeğini kullanmayı ana iş stratejisi olarak belirlemiş insanlar her iş ortamında vardır. Bunların kim olduğunu tespit edin ve duvar çekin. İlişkinizi profesyonel seviye de tutun. Bu insanlara edeceğiniz yardımın onlara da faydası yoktur, size de.

İnsanların saygısını kazanın.

İnsanların sizi sadece sevmesi, ve yardıma hazır olduğunuzu bilmesi yetmez. Aynı zamanda size saygı duymaları da gerekir. İnsanlar size saygı duymalılar ki, zor anlarında size güvenebilsinler. Sizin, yardım istenecek konuda uzmanlığınıza inansınlar. Bunun için ise herkese aynı şekilde yaklaşamazsınız. Bazı insanlar ağırlıklı olarak bilgiye (hem teknik iş bilgisi, hem genel bilgi seviyesi) saygı duyarlar. Bu insanlara bilgili olduğunuzu göstermekten çekinmeyin. Yeteri kadar bilgili değilseniz ise, hiç durmak yok, hemen o konuya ilişkin bilgi dağarcığında zenginleşmelisiniz. Bazı insanlar ise ağırlıklı olarak duygu ve sevgi üzerinden saygı duyarlar. Özellikle Türk kültüründe sevgi ve saygı birlikte gider. Herkesin gönlünü bilgiyle alamazsınız. Bu durumlarda en işe yarayan yöntem, açıklık, duyguları yaşarken şeffaflık ve içtenliktir.

Her insan nasıl farklıysa, her insanla iletişim şeklinin farklı olması da doğaldır.

Her insana karşı aynı davranmak ve aynı tavrı takınmak, sağlam bir karakterin göstergesi değildir. Benzer şekilde, farklı insanlarla farklı şekillerde iletişim kurmak bir karaktersizlik göstergesi değildir. Her insan farklı tepkilere daha iyi cevap verir, her insan farklı şekillerde iletişim kurar, her insanın ilgi alanları farklıdır.

Karşınızdaki kişilerin ilgi alanlarını tanıyın.

İnsanların öncelik ilgi alanlarının “işleri” olmayabileceğini dikkate alın. Zaten günün büyük bir kısmını işle geçiriyorlar! Herkes işine aşık olmayabilir, işle ilgili konuşmak ve düşünmekten sıkılmış olabilir. Bu yüzden, kişilierin iş dışındaki ilgi alanlarını keşfedin, bu konularla ilgili konuşma fırsatlarını kaçırmayın. Kimi iş arkadaşınız değişik yemek tarifleri denemekten, kimi bonzai ağaçları yetiştirmekten, kimi deneysel müzikten, kimi graffiti tasarlamaktan hoşlanıyor olabilir. Bunları her biri sadece iş için değil, sizin için de zenginliktir. Kıymetini bilin.

Karşınızdaki kişilerin karakter yapısını tanıyın.

Türlü türlü kişilik yapısının olduğunu unutmayın. Bazı insanlar güvenecekleri, bazı insanlar onları güçlü hissettiren, bazı insanlar takip edecekleri kişiler ararlar. Tabi ki karşıdakinin kişilik yapısını tanımak bir beceridir ve bu saydığım maddeler arasından en zorudur. Ne yazık ki birkaç pratik öneriyle de halledilebilecek bir konu değildir. Ancak başlangıç için şu kaynaklar üzerine çalışabilirsiniz.

En önemlisi: İltifat etme fırsatını kaçırmayın!

Bir iltifat içinizden gelmiyorsa etmeyin. İnsanların çok büyük çoğunluğu, yapay iltifatın kokusunu metreler ötesinden alırlar. Bu sizi yakınlaştırmaz, aranızdaki mesafeyi arttırır. Laf olsun diye kimseye iltifat etmeyin. Ancak bunun yanında, ne zaman bir kişi ile ilgili olumlu bir şey düşündünüz, filtresiz bir şekilde paylaşın. İnsan kendini kötü şeyler söylerken frenlemeli, güzel şeyler söylerken değil.

Okuyuculara not: 2016 yılını bitirirken yeni bir yazı dizisi oluşturmaya karar verdim. Şu ana kadar teker teker yazdığım yazılardan farklı bir şey olacağını tahmin ediyorum. Okuduğunuz yazı, yedi parçadan oluşmasını planladığım “Kurumsal Hayatta Rehber” bütünlüğünde olacak yazı dizisinin ikinci yazısıydı. Bir sonraki bölümler de, İşte Anlam Arayışı, Performans Görüşmeleri ve İstifa-Çıkış Süreci  gibi konuları inceleyeceğim. Derinlemesine araştırmamı ve yorumlamamı/yazmamı istediğiniz bir konu olursa, lütfen yorum kısmında bana önerin. Bu diziyi ilgili olacağını düşündüğünüz kişilerle paylaşın.

Kendini bildi bileli meraklı birisidir. Hayatının merkezine iyi bir insan davranışı gözlemcisi olma hedefini almıştır. Türkçe ve İngilizce iki basılı kitabı vardır. Sosyoloji ve Psikoloji'ye bayılır. Kariyer ve iş yaşamı dinamiklerini çalışır. Tüm yazıları, çalışmaları ve bilgileri www.ozandagdeviren.com adresinde güncel olarak bulunabilir.

Bir Cevap Yazın

Google’dan Çiçeği Burnunda Bir İşe Alım Servisi: Hire 0

Büyük çapta işletmelerden, startuplara işlerin doğru yürümesi sağlayan en önemli kriter içeride her biri kendi işini en iyi yapan insanları bünyesine katmaktır. Şüphesiz ki kusursuz bir ekip, firmaya yeni iş alanları yaratır, daha yüksek büyüme hedeflerini mümkün kılar ve sizi sürekli aday aramaktan kurtarır. Peki kusursuz bir ekip için şirketler ne kadar para harcıyor dersiniz?

Deloitte tarafından yapılan bir çalışmada şirketlerin açtığı bir pozisyonu doldurması ortalama 52 gün ve her bir aday ile yapılan görüşmelerin maliyeti yaklaşık 4000 dolar civarında.

Daha önce iş arayanlar için Google for Jobs ile karşımıza çıkan ünlü arama motoru devi şimdi de işe alım süreçlerini kolaylaştırmayı vadettiği yeni servisi Hire ile karşımızda. Google’ın tüm dünyaya duyurduğu yeni servisi  Hire tam da bu derde derman olmak için tasarlanmış. Şirketlere, açtıkları pozisyona doğru aday bulma sürecini daha efektif ve daha az maliyetli bir hale getirme sözü veren Hire ile Google özellikle küçük ve orta işletmelerin işe alım süreçlerinde kullanılmayı hedefliyor.

Bu nedenle pozisyona doğru aday bulma maliyetini minimuma indirmek amacıyla Google, “Hire” ismini verdiği yeni servisini duyurdu.

G-Suite uygulamaları olan Gmail, Google Calendar gibi neredeyse 3 milyondan fazla şirketin her gün kullanmaya alışkın olduğu servislerle eş zamanlı çalışabilen Hire, aynı zamanda kullanımının kolaylığı ile şirketlerin işe alım sürecini görece daha efektif hale getirmeyi planlıyor.

Google yeni servisi Hire’da işe alım süreçlerinde şirketlere şu kolaylıkları vadediyor:

  • Gmail ile otomatik olarak senkronize olan mailler sayesinde şirkete adayla Gmail üzerinden de iletişim kurma özgürlüğü sunuyor.
  • Google Calendar ile de senkronize olan Hire, iş görüşmesi yapan kişinin takvimine göre görüşmenizi ayarlayabilmenize de olanak veriyor. Sadece görüşme detaylarını değil, adayın iletişim bilgilerine, tüm görüşme programına ve hangi adayda hangi sorulara odaklanılması gerektiğine dair bilgileri de otomatik olarak eşliyor.
  • Bununla beraber görüştüğünüz adayların verilerini Hire ile senkronize çalışan bir diğer ürün olan Sheet ile kolayca analiz edebilir, görselleştirebilirsiniz.

Vakit kazanmak ve aday deneyimini iyileştirme amacıyla yola çıkan Hire’ın piyasada ki diğer uygulamalardan farkını deneyimledikçe göreceğiz.

Yeni Makineler Çağına Ne Kadar Hazırız? 0

2020’li yıllara yaklaşırken radikal bir dijital dönüşüme tanıklık ediyoruz. Hızla gelişen teknoloji, dünya ekonomisi için tarifsiz fırsatlar yaratıyor. “4. Endüstri Devrimi” diye tanımladığımız bu yeni dönemde yapay zeka, nesnelerin interneti, büyük veri, bulut teknolojisi, nanoteknoloji, sanal ve artırılmış gerçeklik vb. teknolojiler sadece günlük yaşamımızı kolaylaştırmıyor; aynı zamanda iş yapma şekillerimizi değiştiriyor, bilgiye ulaşımı kolaylaştırıyor, üretimi hızlandırıyor ve verimliliği artırıyor. Önümüzdeki 15-20 yıl içinde teknolojinin yaratacağı fırsatları kullanarak ciddi bir bolluk dönemi yaşamamız mümkün. Ancak her şey tozpembe değil. Bugünden doğru adımları atmazsak bu yaşanacak refah seviyesi, sadece belirli ülkelerin ve kesimlerin tekeli altında kalabilir.

Yapay zekayla birlikte hayatımıza giren otomasyon sistemleri ve robotlar, artık sadece fabrikalarda çalışan mekanik kollardan ibaret değil. Üretim, depolama, lojistik başta olmak üzere onlarca sektörde karşımıza çıkan yapay zeka, milyonlarca insanın mesleğini de tehdit eder duruma geldi.

Yakın dönemde ABD’de sürücüsüz kamyonların 3,5 milyon şoförü işsiz bırakması bekleniyor. Çin’de iPhone üreticisi Foxconn firması, önümüzdeki 10-20 yıl içinde 1,2 milyon çalışanının tamamına yakınını kendi ürettiği Foxbots adlı robotlarla değiştirmeye hazırlanıyor. Perakende devi Amazon, 2012’de satın aldığı ve depolama sahalarında kullandığı Kiva robotlarının sayısını 60 binli rakamlara çıkardı.

Geçtiğimiz yıl içinde yayınlanan “Dünya Bankası Kalkınma Raporu” iş gücü için çalan tehlike çanlarını gözler önüne seriyor. Rapor, 2030’a kadar otomasyona kurban gitmesi beklenen mesleklerin oranının İngiltere’de %35, ABD’de %47, OECD ülkelerinin ortalamasında %57, Çin’de %77 olacağını öngörüyor. Türkiye, OECD ortalamasının içinde yer aldığından tam rakamı göremiyoruz ama bize benzer Arjantin (%65), Güney Afrika (%67) gibi ülkelere baktığımızda Türkiye ortalamasının da o civarlarda olacağını söylemek mümkün. Yani, milyonlarca insanın işsiz kalma ihtimali bulunuyor.

Bu yeni robotlar çağında gelişen teknoloji, şüphesiz yepyeni meslekler ortaya çıkaracak. Bu pozisyonlar için de kalifiye iş gücüne ihtiyaç olacak. Ancak, yine de otomasyon sistemleri, dünya iş gücü için tehlike oluşturuyor. Hatta risk, bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde çok daha yüksek. Çünkü bu ülkeler, ucuz iş gücünü avantaj olarak kullanarak dünyayla rekabet ediyor.

Ne var ki, dünya değişiyor. Artık ABD dâhil gelişmiş ülkeler, üretimi tekrar kendi ülkelerine taşıma ve robotlara teslim etme peşinde. Ülkeler, hem eğitim sistemlerine yatırım yaparak hem de parlak beyinleri kendi ülkelerine çekecek avantajları yaratarak geleceğin teknolojilerini üretecek ve geleceğin ekonomisine katma değer sağlayacak projeler peşinde koşuyor.

Peki, Biz Böyle Bir Ortamda Diğer Ülkelerle Nasıl Rekabet Edeceğiz?

Ya iş gücümüzü robotlardan daha ucuza üretim yapacak seviyeye çekeceğiz, ki bu çok mümkün gözükmüyor, ya da tüm bu teknolojileri gelişmiş ülkelerden yüksek fiyatlara transfer etmeye devam edeceğiz, ki bu da sürdürülebilir gelmiyor. Bizim de ülke olarak artık kas gücünden değil, beyin gücünden medet olduğumuz bir döneme girmemiz gerekiyor. Üstelik yapay zeka, sadece mavi yakalıların değil, beyaz yakalıların da işlerini tehdit ediyor.

Asıl yapılması gerekeni sanırım hepimiz çok iyi biliyoruz, ama gerekli adımları bir türlü atamıyoruz. Türkiye’nin tüm dünyayla rekabet edecek yüksek teknoloji üretecek insan kaynağına ihtiyacı var. Çocuklarımızı geleceği düşünerek yetiştirmemiz gerekiyor. Eğitim önceliğimizi analitik düşünceye sahip, yaratıcı, vizyon sahibi bir nesil yetiştirmeye odaklamamız lazım. Robotların kopyalayabileceği tekrarlanabilir beceriler yerine, olmadık fikirlere, gelişmelere açık, özgürce düşünebilen gençler yetiştirmemiz ve bunu da bir devlet politikası hali getirmemiz gerekiyor.

Bu, çok mu zor? Olmadığını biliyoruz. Önümüzde Güney Kore, İsrail gibi başarılı örnekler mevcut. Önemli olan karar vermek ve yola çıkmak.

*Bu yazı, ilk olarak Hürriyet’in internet sitesinde yayımlanmıştır.

GELİŞMELERİ
KAÇIRMAYIN!
Haftalık bültenimize
ücretsiz kaydolun!
BİZE KATIL
close-link
Marketing Meetup
 

ERKEN
KAYIT FIRSATI


Zekânın iş dünyasına neler getireceğini konuşuyoruz
Orada Olmalıyım

Sektörü buluşturan etkinlikte siz de yerinizi ayırtın!
close-link
GELİŞMELERİ KAÇIRMAYIN
Haftalık bültenimize ücretsiz kaydolun, sizi gelişmelerden haberdar edelim.
BİZE KATIL
close-link
Marketing Meetup Intelligence

Zekânın iş dünyasına neler getireceğini konuşuyoruz
Erken Kayıt Fırsatı
close-link








Önümüzdeki yıllara
damgasını vuracak
trendleri derledik.
Raporu İndir

*Ücretsizdir.
close-link


 

Zekânın iş dünyasına neler getireceğini konuşuyoruz
Erken Kayıt Fırsatı
close-link