OPEC’ten Türkiye’ye 38 Milyar Dolar

Türkiye, Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) üyelerine ihracatını %74 artırarak 38 milyar dolara çıkardı.

2012 ihracat verileri Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından açıklandı. Türkiye’nin ekonomik krizle boğuşan AB ülkelerine olan ihracatı %38,8 oranında gerilerken, OPEC ülkelerine yapmış olduğu ihracat %74 gibi büyük bir oranda artarak 38 milyar dolar seviyesine ulaştı.

Adsız

2011 yılında OPEC ülkelerine yapılan ihracat, toplam ihracat içinde %13,1 iken, bu oran 2012 yılında %25 olarak gerçekleşti. Bu ülkeler arasında 10 milyar 830 milyon dolar ihracat hacmine sahip olan Irak  ilk sırada yer alıyor. Irak’ı 9 milyar 923 milyon dolar ile İran takip ederken, 8 milyar 177 milyon dolarlık ihracat hacmiyle Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) üçüncü sıradan listeye girdi.

Öne Çıkan Noktalar

  • Türkiye 2012 yılında yaklaşık 84 milyar dolar dış ticaret açığı verirken, OPEC ülkeleriyle yapılan ticaretten 17 milyar 606 milyon dolarlık dış ticaret fazlası sağladı. Böylece bu ülkelerden elde edilen dış ticaret fazlası 2011 yılına göre yaklaşık 5 kat artmış oldu.
  • İran ve BAE’ye yapılan altın ihracatını dışarıda bıraktığımız zaman bu ülkelere yapılan ihracatımız yaklaşık 27 milyar dolara çıkarken, yine bu ülkelerden sağlanan dış ticaret fazlası ise 6,5 milyar dolara çıkmış oldu.

20091211121658opec1

Peki bunların hepsi ne anlama geliyor?

Genel itibariyle Türkiye’nin ihracat yelpazesine baktığımız zaman en önemli pazarımız olan AB ülkelerine yapılan ihracat hacmimizin giderek azaldığını görüyoruz. Bunun sonucunda rotasını OPEC ve diğer Arap ülkelerine çeviren Türkiye yeni pazarlar arayışına girmişti. (Türkiye’nin 2012 yılındaki ihracat profilini “Türkiye Ekonomisi 2012’den Nasıl Etkilendi?” başlıklı yazımda ayrıntılı bir şekilde ele almıştım.)

TÜİK’in yayınlamış olduğu veriler OPEC konusunda ne kadar iyimser olsa da, dış ticaret açığımız hala çok yüksek seviyelerde. Ocak 2013’te AB ülkelerine olan ihracatımız tekrar artış göstermeye başlasa da AB gibi bir pazarı tekrar kazanmadığımız sürece rotayı nereye çevirirsek çevirelim kısa vadede dış ticaret açığımızı kapatacak kadar iyi bir sonuca varamayacağımız aşikar. 2013 yılı için AB’de resesyonun devam edeceği, ve bunun aksine AB’nin eski gücüne kavuşacağı haberleri ortaya atılsa da kısa vadede ihracat sorunumuzun çok iyi çözümlenemeyeceği bir gerçek. Uzun vadede ihracatta AB’nin sahip olduğu oranı geçtiğimiz taktirde (altın ihracatı hariç tutularak) iyileşme ve toparlanma sağlanacak gibi görünüyor.

En Değerli Gelişmeleri Size İletmek İstiyoruz

Mail listemize abone olun!

Son bir adım kaldı. E-postanızı kontrol edin. (Gmail kullanıcısıysanız "promotoions" kısmına bakabilirsiniz.

Ops! Bir hata aldık, tekrar deneyebilir misiniz?

Türkiye ve Dünya ekonomisinin nabzını tutan her konuya duyarlı bir ekonomist.

Bir Cevap Yazın

İthalata Dayalı Ekonomi ve Ürün Boykotu

Yaklaşık 9 günlük bir tatil sürecini geride bıraktık. Tatil öncesi ABD ve Türkiye arasında siyasi gerilim, döviz kurlarındaki hızlı yükseliş gibi birtakım olumsuz olaylar artmaya başlamıştı.

Bu yazıda, görebildiğim kadarıyla, cari açığımızda oluşan büyük açığın temel nedenleri ve ABD ile oluşan gerginlikten sonra ürün boykot etmenin neden genel kabul görmediği konularını açıklamaya çalışacağım.

İthalata dayalı Türkiye ekonomisi, döviz kurlarındaki artıştan büyük ölçüde ve farklı ürün gruplarında etkilenmeyi sürdürüyor. Bazı ekonomi profesörleri stagflasyon(*) oluşacağını öngörürken, bazı pazarlama uzmanları ise artık ithalata dayalı ekonomi modelinin terk edilerek katma değerli üretim ve markalaşmanın öneminin görüldüğünü ve buna yönelik çalışmalar yapılması gerektiğini ifade ediyorlar.

Bu aşamada ben de pazarlama uzmanlarına katılıyorum. Birçok ürünü fason(**) olarak üreten ülkemiz, ürünleri fason olarak ihraç ettikten sonra aynı ürünleri markalanmış ve etiketlenmiş olarak ithal ediyor. Benzer şekilde bazı tarım ürünlerini hammadde olarak ihraç ederken, tarım ürünlerinden üretilen markalı ürünleri ithal ederek, markalaşmayı becermiş işletmelere para kazandırıyoruz ve döviz kaybediyoruz. Yine aynı işletmeler ürettikleri ürünleri dünya pazarlarına sunarak Türkiye’nin hammadde olarak ihraç ettiği meblağnın kat be kat fazlasını kazanıyor. Nutella ve fındık ilişkisini burada örnek olarak verebiliriz.

Peki bunu engellemek ve cari açığı kapatmak için neler yapılabilir? Ekonomi alanında yapısal reformların yapılması hedeflenirken, endüstri devrimini ıskalayan ülkemizin endüstri 4.0‘ı yakalaması ve üretken ülkeler arasına katılması gerekiyor. Türkiye’de üretim yapıldığını ve bazı ürün gruplarında oldukça iyi olduğumuzu söyleyebiliriz fakat bu ürünleri kendimiz marka haline getirerek, onları ihraç edilebilir ve tüketici tarafından tercih edilebilir noktalara getirmemiz gerekiyor.

Türk menşeli ürünlerin markalaşması ve ülkemize yönelik pozitif algıyı artırmada kullanılan “Turquality” uygulamasının yanında ülkemizle özdeşleşen, markası ve kalitesi ile tercih edilecek ürünlerin oluşturulması aşamasına geçmemiz gerektiğine inanıyorum. Bu çalışmalar kısa vadede hemen çözüm üretemese de orta ve uzun vadede cari açığımızın kapanmasına ve “üreten” ülke konumuna gelmemizi sağlayabilecektir.

Alman otomobili, İsviçre saati, Fransız modası gibi ülkemizle özdeşleşebilecek ürün ve hizmetlerin yaratılması önemli bir strateji olabilir.

Gelelim boykot konusuna. Genelde iki ülke arasında siyasi gerilim oluştuğunda ortaya çıkan “ürün boykotu” kampanyalarına sıklıkla rastlıyoruz. Nitekim ABD ile oluşan gerginlikten sonra Apple üretimi iPhone cep telefonları hedef haline geldi. Bazıları mevcut telefonlarını parçalamayı tercih ederken, bazıları telefonunu satıp yerli üretim bandından çıkan telefon markalarına yöneldi. Fakat boykot, geniş bir katılım görmedi.

Peki boykotlar neden genel destek görmüyor? Destek görmemesinin birçok sebebi olabilir. Şahsi olarak benim dikkat ettiğim önemli noktalardan biri, siyasi gerilim ile marka veya ürün boykotu arasında bir bağlam görülmemesi. O ürünü veya markayı tercih etmemek, iki ülke arasındaki problemin çözümüne ne kadar etki edebilir? Boykot, problemin çözümüne doğrudan etki eder mi? Sanırım tüketicilerimiz bunları düşündüğünde “hayır” cevabını veriyor olacak ki bazı ülkeler için yapılan boykot çağrılarına ilgi göstermiyor. Ürün boykotu 1990’lı yıllarda genel kabul görebiliyordu fakat 2020’ye yaklaştığımız çağımızda farklı toplumsal dinamiklere ve bireysel anlayışlara sahibiz. İthalata dayalı bir ekonomiye sahipken ürün boykot etmenin sürdürülebilir olmasını bekleyemeyiz.

Bu yazıda içinde bulunduğumuz ekonomik koşulları ve pazarlama ve markalaşma alanında yapılabilecekleri kendi yorumum çerçevesinde tartışmaya çalıştım. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.

(*)Stagflasyon: Resesyon ile enflasyonun aynı anda görüldüğü durumdur. Bu durumda ekonomideki işsizlik oranı artarken fiyatlar da hızla yükselir.

(**)Fason Üretim: Bir firmanın başka bir üretici firmaya kendi talepleri doğrultusunda ürün ürettirmesi demektir.

En Değerli Gelişmeleri Size İletmek İstiyoruz

Mail listemize abone olun!

Son bir adım kaldı. E-postanızı kontrol edin. (Gmail kullanıcısıysanız "promotoions" kısmına bakabilirsiniz.

Ops! Bir hata aldık, tekrar deneyebilir misiniz?

En Genci 465 Yaşında Olan Japon Şirketleri Neden Battı?

  • Japonya, bazıları 1.000 yaşından daha yaşlı olan çok sayıda köklü şirkete sahip. Ayrıca ülkede 100 yaşını geçmiş 50 binden fazla şirket bulunuyor.
  • Hala faaliyette olan dünyanın en yaşlı işletmesi, Japonya’da bulunan 1.300 yaşındaki bir han.
  • Japonya’nın bu köklü şirketlerinden bazıları, geçtiğimiz 10-12 yıllık süreçte iflas bayrağını çektiler.
  • 1429 yaşındaki tapınak inşa şirketi Kongo Gumi, 2007 yılında iflas etti.
  • İlgili Yazı: Savaştan Çıkan Japonya, Nasıl Teknoloji Devi Oldu?

Dünya üzerinde bir asırdan uzun bir geçmişe sahip olan çok sayıda işletme bulunuyor. Ancak dünyanın en köklü geçmişe sahip ya da başka bir deyişle, en yaşlı işletme birkaç asırlık olduğunu düşünüyorsanız, fazlasıyla yanılıyorsunuz. The Atlantic isimli internet sitesinin paylaştığı bilgiye göre, hala faaliyette olan dünyanın en yaşlı işletmesi, Japonya’da bulunan 1.300 yaşındaki bir han.

Japonya’da 1000 yıldan daha uzun bir geçmişe sahip olan çok sayıda şirket bulunuyor. Ülke, dünya üzerindeki en uzun süredir aralıksız olarak faaliyet gösteren bazı şirketlere ev sahipliği yapıyor. Bununla birlikte ülkede 100 yaşını geçmiş 50 binden fazla şirket bulunuyor. Bu şirketlerin 3.886’sı ise 200 yaşını geçmiş durumda. Bir karşılaştırma yapacak olursak, İş Gücü İstatistikleri Bürosu’na göre, 1994 yılında faaliyete başlayan dört Amerikan şirketinden sadece biri, 2004 yılında hala faaliyetlerine devam ediyordu. Tabii bu noktada, o dönemde iki ülkede kurulan şirketlerin sayısına da bakmak gerekiyor, ancak o bambaşka bir konu.

Minoya Kichibee’nin Dükkanlarından Biri

Ancak The Atlantic’in belirttiğine göre, Japonya’nın bu köklü şirketlerinden bazıları, geçtiğimiz 10-12 yıllık süreçte iflas bayrağını çektiler. Örneğin bundan yaklaşık 3 sene önce, deniz mahsülleri satan 465 yıllık Minoya Kichibee isimli şirket iflas etti. 2 yıl önce ise 533 yıllık şekerlemeci Surugaya da benzer bir kaderi paylaştı. Ancak bunlardan daha çarpıcı olan iflas, 1429 yaşındaki tapınak inşa şirketi Kongo Gumi’nin 2007 yılındaki iflasıydı. Tabii ki sadece üç şirketin iflas bayrağını çekmesi, asırlık şirketlerin batmasına neden olan bir trend olduğu anlamına gelmez. Ancak bu durumun nedeni tam bir merak konusu.

Japon iş dünyası hakkında uzman olan ve California San Diego Üniversitesi’nde görev yapan Profesör Ulrike Schaede’ye göre, bu durumun en büyük sebebi, Japon hükümetinin debelenen şirketlere karşı tavrını değiştirmiş olmasıdır. Tarihsel olarak Schaede, Japon bankalarının ikinci bir düşünce olmadan en umutsuz işletmelere bile yardım ettiklerini söylüyor. 1955 ve 1990 arasında, sadece 72 Japon şirketi iflas etti. Bu şirketlerin iflas sebebi ise bankaların onlara mali destek vermemeleriydi. 2000 yılında, Japonya ilk iflas yasasını geçirdi ve bundan dört yıl sonra ise şirket tasfiyesi ile ilgili 1922 yasalarını yeniden yazdı. Bu da sıkıntılı şirketlerin varsayılan kaderini değiştirdi. Ulrike Schaede’nin belirttiğine göre, artık performans göstermeyen şirketler, değişim için sağlam bir plana sahip olmadıkça borç verenlerden yardım almamaktadırlar.

En Değerli Gelişmeleri Size İletmek İstiyoruz

Mail listemize abone olun!

Son bir adım kaldı. E-postanızı kontrol edin. (Gmail kullanıcısıysanız "promotoions" kısmına bakabilirsiniz.

Ops! Bir hata aldık, tekrar deneyebilir misiniz?