Borsa İstanbul Start Aldı

27 yıllık bir geçmişe sahip olan İMKB’nin (İstanbul Menkul Kıymetler Borsası) yerini BIST (Borsa İstanbul) aldı. BIST Başbakan’ın ilk gongu çalması beraber işlemlere açıldı ve böylece finans alanında yeni bir dönem de başlamış oldu.

BIST bünyesinde Altın Borsası ve VOB (Vadeli İşlem ve Opsiyon Borsası) yer alacak. Finansın tek bir çatı altından yönetiminin sağlanacağını bu yeni dönem Türkiye’nin finansal gelişim süreci açısından atılan en önemli adımlardan biri oldu.

Yerini BIST’e bırakan IMKB 27 yıllık geçmişi süresince birçok yeniliklere ve devrime tanıklık etti. IMKB’nin tarihini kısaca hatırlamak gerekirse;

1984 yıllarında temelleri atılan İMKB, 1986 yılında Turgut Özal’ın gongu çalmasıyla beraber işleme başlamıştı. 1993 yılında İMKB’nin bir adım daha gelişmesini sağlayacak olay yaşandı ve bilgisayarlı alım satıma başlandı. 1997 yılında borsada radikal bir karar alındı ve endekslerden 2 sıfır atıldı. Teknolojinin giderek gelişmesi ile 2001’de yeni bir dönem başladı, uzaktan erişim. Artık insanlar istedikleri zaman internet ortamından işlem yapabiliyordu.

Türkiye gelişirken finansal sektörü de gelişmeye devam ediyor. İstanbul’u uluslararası finans merkezi yapma yolunda önemli bir rol oynayacak olacak olan BIST için iş dünyası ve ekonomi çevreleri de önemli tespitlerde bulundu.

Fiba Holding Yönetim Kurulu Başkanı Hüsnü Özyeğin:

“Eğer İMKB olmasaydı, küçük bir sermaye ile kurulan Finansbank bugünlerine gelmezdi. Yatırımcı açısından sermayeye ihtiyacı olan sektörlerde borsadan başka bir alternatif yok. Bir şirket sermaye çalışmalarıyla belirli bir yere kadar büyüyebilir. Bizim borsamıızın ekonomimizin yüzde 100’üne denk olması gerekiyor.”

Sabancı Holding CEO’su Zafer Kurtul:

“Sermaye piyasaları ekonomik gelişmede çok önemli. Bu tarafta gidecek çok yolumuz var. Şirket sayısını artırmak, derinliğini artırmak bunlardan biri. Borsa İstanbul son yıllarda iyi bir performans sergiledi. Alt yapı ve katılımda da gelişirsek, dünyanın önemli borsalarından biri haline gelebiliriz.”

Kaynak: CNBC-e

En Değerli Gelişmeleri Size İletmek İstiyoruz

Mail listemize abone olun!

Son bir adım kaldı. E-postanızı kontrol edin. (Gmail kullanıcısıysanız "promotoions" kısmına bakabilirsiniz.

Ops! Bir hata aldık, tekrar deneyebilir misiniz?

Hedefini Uluslararası Finans Sektöründe kayda değer bir başarı yakalama üzerine kuran genç bir Ekonomist.

Bir Cevap Yazın

ABD Ürünlerini Boykot Etmek, Çözüm Değil!

  • ABD ile yaşamış olduğumuz kriz sonrasında siyasiler tarafından Amerikan ürünlerini boykot çağrısı yapıldı. Peki, ABD ürünlerini boykot etmek problemlerimizi çözecek mi?
  • Ülkemizde hizmet veren ABD kökenli markalar, on binlerce kişiyi istihdam ediyorlar. Sadece McDonald’s, 6 bin civarında insanı istihdam ediyor. Bu nedenle ciddi anlamda bir boykot, yine bize olumsuz olarak yansıyabilir.
  • Dışarıdan müdahalelerle kolay bir şekilde etkilenmeyen güçlü bir ekonomiye sahip olmak için özellikle teknoloji alanında “üreten Türkiye” vizyonunun bir an önce hayata geçirilmesi gerekiyor.
  • İlgili Yazı: Türkiye, Geçen Yıl Ne Kadar İhracat Yaptı?

Son günlerde döviz kurunda yaşanan hızlı artıştan ülkemizin içinde bulunduğu zor durum hepinizin malumu. Döviz kurundaki bu ani artışın ana sebebi ise ABD ile yaşamış olduğumuz Rahip Brunson krizi. Durum böyle olunca da, özellikle siyasiler tarafından ABD ürünlerini ve markalarını boykot çağrısı yapıldı. Hatta ABD’den gelen bazı ürünlere ek gümrük vergisi getirildi. Bu noktada sorulması gereken soru şu: ABD ürünlerine yönelik bir boykot, mantıklı bir hamle mi?

Bu soruyu doğru bir şekilde cevaplayabilmek için öncelikle ülkemizde satışa sunulan ABD kökenli ürünlerin ve faaliyet gösteren şirketlerin oranına bakmak lazım. Örneğin yolda yürürken neredeyse her birkaç kişiden birinin elinde görebileceğiniz iPhone, bu Amerikan ürünlerinin başında geliyor. Ülkemizdeki en popüler spor giyim markalarından biri olan Nike, en çok tüketilen içecek markalarının başında gelen Coca-Cola, senelerdir ülkemizde faaliyet gösteren teknoloji şirketi Microsoft… Bunlar, ülkemizdeki en çok dikkat çeken Amerikan markalarından birkaçı ve bu örnekleri rahatlıkla çoğaltabiliriz.

Yiyecek ve içecek sektöründeki Amerikan markalarına baktığımızda işe durum daha vahim. Ülkemizde en çok mağazası bulunan kahve zinciri olan Starbucks‘ın yanı sıra, ülkemizde faaliyet gösteren fast food restoran zincirlerinin büyük çoğunluğu ABD markası. Burger King, McDonald’s, KFC, Popeyes, Arby’s, Sbarro, Domino’s Pizza, Pizza Hut ve daha fazlası… Uzun lafın kısası, her alanda bu kadar çok Amerikan markası bulunurken zaten tam anlamıyla bir boykotun gerçekleşmesi pek mümkün değil.

Bir de bu olayın başka bir boyutu var. Ülkemizde faaliyet gösteren bütün bu Amerikan şirketleri, ciddi anlamda bir istihdam sağlıyorlar. Ve bu şirketlerin istihdam ettikleri insanların sayısı on binleri buluyor. Bu konuda bir örnek vermek gerekirse, istatistik platformu Statista’nın paylaştığı Mayıs 2018 istatistiklerine göre, Starbucks’ın ülkemizde 428 şubesi bulunuyor. Türkiye’de Burger King’in 636, McDonald’s’ın 260, Popeyes’ın 200, Sbarro’nun 80 ve Arby’s’in ise 72 restoranı bulunuyor. Ve sadece McDonald’s, 6 bin civarında kişi istihdam ediyor. Diğer şirketlerde çalışan kişi sayısını da hesaba kattığımızda, on binlerce insanın ABD kökenli markalar sayesinde geçimini sağladığını söyleyebiliriz.

Durum böyleyken bu şirketlere yönelik olarak kapsamlı ve uzun süreli bir boykot gerçekleştirdiğimizi düşünelim. Böyle bir şey durum sonucunda, bu şirketler en iyi ihtimalle yeterince iş yapmamalarından ötürü bazı mağazalarını kapatmak durumunda kalacaklardır. Bu da binlerce kişinin işsiz kalmasına ve ülkemizdeki işsizlik oranının artmasına neden olacaktır. Sonuç olarak ülke ekonomimiz olumsuz etkilenecek ve bu durumdan yine ülkemiz zararlı çıkacaktır.

Peki, Çözüm Ne?

Çözüm, özellikle siyasiler tarafından sürekli olarak dile getirilen “üreten Türkiye” vizyonunun bir an önce hayata geçirilmesidir. Bizim ülke olarak özellikle teknoloji üretmemiz ve ardından da güçlü teknoloji markaları meydana getirmek için gereken adımları atmamız gerekiyor. Çünkü günümüzde teknoloji alanında gelişmiş olan ülkeler, aynı zamanda dünyanın en güçlü ekonomilerine sahip ülkelerdir.

Dünyanın süper gücü ABD’nin sahip olduğu teknoloji markalarının sayısı saymakla bitmiyor ve ülke, -her ne kadar son zamanlarda bu algı yavaş yavaş değişmeye başlasa da- teknolojinin beşiği konumunda bulunuyor. Çin, dünya ekonomisinin merkezinin Batı’dan Doğu’ya kaymasına neden olabilecek ülkelerin başında geliyor. Zira Çin, son yıllarda teknoloji alanında ciddi atılımlar yaptı ve çok sayıda teknoloji markası çıkardı. PwC tarafından geçtiğimiz sene yayımlanan rapora göre, 2030 yılında, Çin ve ABD ile birlikte dünyanın en güçlü üç ekonomisi arasında olması beklenen Hindistan da kendisini teknoloji alanında hızla geliştiriyor, ki ülke zaten uzun bir süredir dünyanın birçok ülkesine outsource olarak yazılım desteği sağlıyordu.

Teknoloji üretimini hayati kılan bir diğer unsur ise bir ülkeye en çok döviz girişini sağlayan ve bir ülkeden en çok döviz çıkışına neden olan başlıca alan olmasıdır. Çeşitli teknolojiler ürettiğimiz ve bu teknolojileri dünyaya pazarlayabildiğimiz takdirde, zaten ülkeye yüksek miktarda döviz girişi olacağı için döviz kurunun son zamanlarda olduğu gibi aşırı derecede yükselmesi de pek mümkün olmayacaktır. Yani günümüzde bir nevi güçlü teknolojik altyapı, güçlü ekonomi anlamına geliyor. İlerleyen yıllarda teknolojinin ekonomiye etkisinin çok daha fazla olacağına hiç şüphe yok.

Sonuç olarak biz, teknoloji başta olmak üzere kendi güçlü markalarımıza sahip olursak, zaten insanlar belirli avantajlarından ötürü yerli markaları tercih edeceği için herhangi bir boykota gerek kalmayacaktır. Tabii, hızlı tüketim ürünleri gibi birçok alanda ülkemizde satılan Amerikan mallarının sayısı bir hayli fazla. Ancak bu alanlarda iyi kötü kendi markalarımıza sahip olduğumuzdan ve bu alanların katma değerleri teknoloji kadar fazla olmadığından ötürü, o kadar da kritik bir önem arz etmiyorlar. Bu nedenle devletin bir an önce farklı alanlara yatırım yapan yatırımcıları teknoloji alanına yönlendirmesi ve teknoloji üretimini teşvik etmek için gerekli adımları atması gerekiyor.

En Değerli Gelişmeleri Size İletmek İstiyoruz

Mail listemize abone olun!

Son bir adım kaldı. E-postanızı kontrol edin. (Gmail kullanıcısıysanız "promotoions" kısmına bakabilirsiniz.

Ops! Bir hata aldık, tekrar deneyebilir misiniz?

Türkiye, Arjantin ve Endonezya’nın Ekonomik Sıkıntılarının Ortak Noktası Nedir?

  • Son dönemde Türkiye’nin yanı sıra, Güney Afrika’dan Endonezya’ya kadar dünya çapında gelişmekte olan pazarlar, para birimlerinin ciddi oranda değer kaybetmesi ve yabancı yatırımcıların ülkeden çıkması durumuyla karşılaştılar. ABD’nin ekonomik yönetiminin getirdiği küresel ekonomi üzerindeki belirsizlik bu duruma neden oluyor
  • ABD pazarlarının gücü artan faiz oranları ile birleştiğinde, paralarını yüksek büyüme gösteren pazarlara sokan yatırımcıları çekti. ABD’ye yapılan yatırım fonlarının bu akışı, ABD dolarının değerini artırdı ve bu da ABD’yi yatırımcılar için daha cazip bir yer haline getirdi.
  • Türkiye, Arjantin, Güney Afrika ve Endonezya’nın para birimlerinin değer kaybetmesine neden olan tetikleyiciler farklı olsa da, bütün bu ülkelerin ortak bir noktası var: devlet açıklarına ve ticaret için yabancı sermayeye olan orantısız bağımlılık.
  • İlgili Yazı: İthalata Dayalı Ekonomi ve Ürün Boykotu

Bildiğiniz gibi, ABD ile Türkiye arasında yaşanan Rahip Brunson kriziyle birlikte başlayan süreç, Türk lirasının yabancı para birimleri karşısında ciddi oranda değer kaybetmesine neden oldu. Zaten yaklaşık olarak iki yıl süren OHAL sürecinde ülkedeki ekonomik durum sıkıntıya girmişti. ABD ile yaşanan bu kriz sonrasında ise ekonomik açıdan işler daha da kötüye gitti. Ancak para birimi ciddi anlamda değer kaybeden ve ekonomik olarak sıkıntıya giren tek ülke Türkiye değil. Güney Afrika’dan Endonezya’ya kadar dünya çapında gelişmekte olan pazarlar da para birimlerinin ciddi oranda değer kaybetmesi ve yabancı yatırımcıların ülkeden çıkması durumuyla karşı karşıya kaldılar.

World Economic Forum’un bu konuyla ilgili olarak paylaştığı yazıya göre, bu yılın başında yaşadığı bir kriz sonrasında istikrara kavuşan Arjantin, son dönemde acil durum moduna geri döndü ve faiz oranlarını %60’a çıkardı. Arjantin’in para birim peso, 2018 yılında %45 oranında düşüş yaşadı. Peki, neden farklı kıtalarda bulunan ve farklı ekonomik durumlara sahip bu ülkeler benzer ekonomik belirtiler gösteriyorlar?

Pesonun değer kaybetmesinden sonra, Arjantinliler dolar satın almak için döviz bürolarına akın ettiler.

Kısaca söylemek gerekirse, ABD’nin ekonomik yönetiminin getirdiği küresel ekonomi üzerindeki belirsizlik bu duruma neden oluyor. İlk olarak ABD ekonomisi şu anda çok hızlı büyüyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın çevresel ve bürokrasi düzenlemelerini kesmesinin yanı sıra, geçtiğimiz yıl kongre tarafından geçirilen vergi indirimleri, ABD hisse senedi piyasasının rekor seviyelere çıkmasını sağladı. Aynı zamanda ABD Federal Rezervleri, on yıl boyunca mümkün olduğu kadar düşük tuttuktan sonra faiz oranlarını yükseltmeye başlıyor.

ABD pazarlarının gücü artan faiz oranları ile birleştiğinde, paralarını yüksek büyüme gösteren pazarlara sokan yatırımcıları çekti. ABD’ye yapılan yatırım fonlarının bu akışı, ABD dolarının değerini artırdı ve bu da ABD’yi yatırımcılar için daha cazip bir yer haline getirdi. Bunların yanı sıra ABD’nin yabancı mallara gümrük vergisi koyması da bir ticaret savaşının fitilini ateşledi ve böyle bir ticaret savaşından daha küçük pazarların, ABD’den daha zararlı çıkması pek de şaşırtıcı bir sonuç sayılmaz. Bu da yatırımcıları paralarını koymak için ABD gibi daha güvenli yerler aramaya teşvik ediyor.

Yabancı Sermayeye Bağımlılık

Bu arada gelişmekte olan farklı pazarların her birinde, ekonomik öyküler farklı şekillerde ama aynı sonuçlarla sonlanıyorlar: yatırımcıların güven kaybı, ülke dışına sermaye çıkışı ve para birimlerinin değerindeki düşüş. Türkiye, Arjantin, Güney Afrika ve Endonezya’nın para birimlerinin değer kaybetmesine neden olan tetikleyiciler farklıydı. Ancak bütün bu ülkelerin ekonomilerinin ortak bir noktası var: devlet açıklarına ve ticaret için yabancı sermayeye olan orantısız bağımlılık.

Arjantin’de son 50 yılın en büyük kuraklığı, hem mısır ve soya fasulyesi üretimini hem de önemli ihracat ürünlerini vurduktan sonra, ülke bu yılın başında ekonomik olarak sıkıntıya girdi. Son birkaç yılda yürürlüğe giren liberalleştirici politikaların sonucu olan ekonomik güçsüzlük üzerine bir şeyler inşa etmeye çalışmak, ülkeyi bir krize sürüklemek için yeterliydi. Bunun üzerine IMF’den destek istendi ve haziran ayında 50 milyar dolarlık bir kredi sözü verildi.

Diğer tarafta Endonezya’nın büyük bir cari hesap açığı var. Ülkenin cari açığı temmuz ayında 2 milyar dolara çıktı ve bu, son beş yılın en yüksek rakamı. Bu durum, Endonezya’nın en yüksek dış borca sahip Asya ülkesi olmasına neden oldu. Bu faktörler ülkeyi savunmasız hale getirdi ve ülkenin para birimi, on yıldan fazla bir süre önce yaşanan finansal krizden bu yana en düşük seviyeye ulaştı. Sonuç olarak ülkenin merkez bankası faiz oranlarını yükseltmek zorunda kaldı.

Türkiye’nin durumuna dönecek olursak, ABD ile yaşanan Rahip Brunson krizi, ABD’nin Türk mallarına gümrük vergisi koymasına ve Türkiye’nin bazı liderlerine yaptırım uygulamasına neden oldu. Bu da yatırımcıları, Türkiye stratejilerini yeniden düşünmeye sevk etti.

En Değerli Gelişmeleri Size İletmek İstiyoruz

Mail listemize abone olun!

Son bir adım kaldı. E-postanızı kontrol edin. (Gmail kullanıcısıysanız "promotoions" kısmına bakabilirsiniz.

Ops! Bir hata aldık, tekrar deneyebilir misiniz?