Kış Olimpiyatları Açılışını İzleyenler Güney Kore Bayrağı’nı Pepsi Logosu Sandı

Kış Olimpiyatları

Eskiler “İnsanoğlu çift yaratılmış” der, bunu zaman zaman semboller için de söyleyebiliriz. Bir logo diğerine benzeyebilir. Hatta hiç hesapta yokken, bambaşka mantıkta düşünülerek oluşturulmuş bir simge ideolojik açıdan ya da ilgisiz bir olaya atıf olarak da yorumlanabilir. Bu durumlara örnek son olay, Güney Kore’nin Gangwon kentine bağlı Pyeongchang’ta başlayan 2018 Kış Olimpiyatları açılış töreninde yaşandı.

Üç gün önce renkli gösterilerle ve tam bir şenlik havasında başlayan Kış Olimpiyatları açılış töreninde, kış sporları yapan atletler ülkelerinin bayraklarıyla sahneye çıktı ve her olimpiyatta olduğu gibi geçit töreninde seyircileri selamladı. Her Olimpiyat ev sahibi gibi, Güney Kore de kültürel ögeler taşıyan koreografilerle töreni izleyenleri etkilemek istedi. Fakat gel gelelim, beklenmedik bir algı bu planı bozdu. Koreografide yer alan dansçıların yan yana gelerek oluşturdukları Güney Kore bayrağındaki sembol, hatrı sayılır bir kitle tarafından Pepsi logosu sanıldı. Twitter’da olayla ilgili çok sayıda yorum yapılırken kimileri ise aradaki benzerlik üzerinden espri yapıp dalga geçti.

South Korea flag
Güney Kore bayrağı

Böylece Pepsi, bu denli geniş çaplı ve dünyanın dört bir yanından kişilerin gerek yerinde gerekse televizyon başından takip ettiği büyük bir etkinlikte, hiçbir masrafa girmeden ve istem dışı olarak reklamını yapmış oldu.

Bunda elbette eski kuşakların Pepsi markasını o dönemki logosuyla hatırlamasının etkisi çok büyük olmalı. Zira markanın eski logosu gerçekten de Güney Kore bayrağında kırmızı-mavi renklerde olan yin-yang sembolüne oldukça benziyor. Asimetrik bir anlayışla 2008 yılında yenilenen logo, artık bu sembolden oldukça farklı bir görünümde olsa da, neredeyse yarım asır boyunca kullanıldığından hafızalara kazınmış. Pepsi’nin yeni logosunu son 10 yıldır kullandığını düşündüğümüzde, bu tarihten önceki kuşakların çoğunun içecek devi markayı önceki logosuyla hatırlaması sıra dışı bir durum sayılmaz.

Kendimizi bir an için ellerindeki trampetlere vuran bir sürü insanın bir araya gelerek Pepsi logosu oluşturduğunu sanan biri olarak düşünelim. Ayrıca etkinliğin Güney Kore’de olduğunu da biliyoruz. Yine de her şeyden önce kendimize “Sebebi ne olabilir ki?” diye sormamız gerekmez mi? Markayı eski logosuyla hatırlasanız bile Güney Kore’yi hiç mi duymadınız? Duymadıysanız bile, Kış Oyunları ile ilgilenen biri olduğunuza göre, ev sahibi ülke hakkında iki-üç temel bilgiye ulaşmak için Google’a hiç mi bakmadınız?

Kış Olimpiyatları açılışındaki bu yanlış anlaşılmada koreografiyi hazırlayan ekibin de hatası yok değil. Çünkü ortaya çıkan çalışmada, Güney Kore bayrağının dört yanında bulunan üçlü çizgiler oldukça sönük bir şekilde oluşturulmuş. Öyle ki bayrağın yalnızca ortadaki simgeden ibaret olduğu anlaşılıyor ve bu da Pepsi logosu zannedilmesine yol açıyor. Bilmeyenler için söyleyelim, yin-yang’ın sol üstündeki çizgiler cenneti ve gökyüzünü, sağ üstündeki suyu, sol altındaki ateşi ve son olarak sağ altındaki yer yüzünü simgeliyor.

Pepsi logo
Pepsi’nin güncel logosu

Öte yandan bu yanlış algılama durumu, bir logonun nasıl simgeleşebileceğine dair de güzel bir örnek oluşturuyor. Hemen hemen 50 yıldır değiştirilmeden (veya çok küçük değişikliklerle) kullanılmış bir logonuz varsa ve küresel bir markaysanız, hiç de ücra olmayan bir ülkenin bayrağından bile daha fazla tanınabilirsiniz.

Özetle markaların kendilerini yenilemesi ve kurumsal kimliğinde olumlu değişimlere gitmesine söyleyecek söz yok ama logo istikrarı size ummadığınız yerlerde ve ummadığınız zamanlarda, hatta eski logonuzla bile bedavaya reklam yapma fırsatı verebilir. Pepsi’nin bu bağlamda dört ayak üstüne düşerek, son derece şanslı bir tesadüften yararlandığını söyleyebiliriz.

İşte bayrağın Pepsi logosu sanılmasıyla ilgili Twitter’da yapılan yorumlar ve espriler:

En Değerli Gelişmeleri Size İletmek İstiyoruz

Mail listemize abone olun!

Son bir adım kaldı. E-postanızı kontrol edin. (Gmail kullanıcısıysanız "promotoions" kısmına bakabilirsiniz.

Ops! Bir hata aldık, tekrar deneyebilir misiniz?

2009 yılında Uludağ Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nden, 2015'te ise Anadolu Üniversitesi Marka İletişimi Bölümü'nden mezun olan yazar, 2013 yılından beri pazarlama ve reklamcılık üzerine çalışıyor. Geleneksel ve dijital reklam ajanslarındaki çizgi altı ve üstü çalışmalarda metin yazarlığı yapan, ulusal ve küresel ölçekte birçok markayla birlikte çalışan yazar, bir yandan da Anadolu Üniversitesi'ndeki Türk Dili ve Edebiyatı öğrenimine de devam ediyor. En büyük tutkusunun edebiyat olduğu biliniyor, şehirdeki festivalleri yakından takip ediyor. Bir gün Patagonya'ya gitmenin hayalini kuruyor.

Bir Cevap Yazın

Türkiye’deki Çocukların Yüzde 59’u Akıllı Telefon Sahibi

Türkiye’deki 6-15 yaş arası çocukların yüzde 59’unda akıllı telefon olduğu görülürken, yüzde 42’sinde tablet, yüzde 44’ünde ise bilgisayar olduğu belirlendi.

Ajans Press, Türkiye’deki çocukların cihaz sahipliğine yönelik yapılan araştırmayı inceledi. Ajans Press’in GFK ve Digital Talks’un ortaklaşa hazırladığı rapordan ve medya yansımalarından derlediği bilgilere göre, Türkiye’deki 6-15 yaş arası çocukların yüzde 59’unda akıllı telefon olduğu görüldü. Bu yaş aralığındaki çocukların tablet sahiplik oranı ise yüzde 42’i olarak belirlenirken, bilgisayara sahip çocukların oranı yüzde 44 olarak kayıtlara geçti. Araştırmanın ise161 ebeveyn ile görüşülerek hazırlandığı belirtildi.

En çok Facebook kullanılıyor

Ajans Press ve PRNet’in konuyla ilgili gerçekleştirdiği incelemede yazılı basına yansıyan haber adetleri de belli oldu. Gerçekleştirilen medya araştırmasında, akıllı telefon kullanımlarıyla ilgili yıl içerisinde 7 bin 791, sosyal medya kullanımıyla ilgili 100 bin 222 haber çıkışı tespit edildi. Haber çıkışları incelendiğinde, akıllı telefon ve sosyal medya bağımlılığının en çok konuşulan haber başlıkları arasında yer aldığı belirlendi. Araştırmada, çocukların yüzde 41’inin sosyal medya hesabı kullanması dikkat çekti. Böylelikle sosyal medya hesaplarından Facebook kullanan çocukların oranı yüzde 85 olurken, yüzde 68’inin Instagram, yüzde 36’sının da YoTube üyesi olduğu anlaşıldı. Ailelere göreyse çocuklar sosyal medyayı en çok “arkadaşlarıyla iletişim kurmak” için kullanırken, bunu dile getirenlerin oranı yüzde 85 olarak saptandı. Video izlemek için kullandığını dile getiren ebeveynlerin oranıysa yüzde 66 olurken, fotoğraf ve video paylaşmak için diyenlerin oranı yüzde 64, oyun oynamak için kullananların oranı ise yüzde 56 olarak kayıtlara geçti. Rapor, sosyal medya hesabı bulunan çocukların ebeveynlerinin yüzde 71’i çocuklarının sosyal medya hesaplarını kontrol ettiklerini ortaya koyarken, çocukların kimlerle iletişim halinde olduklarını sorguladıklarını gösterdi.

En Değerli Gelişmeleri Size İletmek İstiyoruz

Mail listemize abone olun!

Son bir adım kaldı. E-postanızı kontrol edin. (Gmail kullanıcısıysanız "promotoions" kısmına bakabilirsiniz.

Ops! Bir hata aldık, tekrar deneyebilir misiniz?

İthalata Dayalı Ekonomi ve Ürün Boykotu

Yaklaşık 9 günlük bir tatil sürecini geride bıraktık. Tatil öncesi ABD ve Türkiye arasında siyasi gerilim, döviz kurlarındaki hızlı yükseliş gibi birtakım olumsuz olaylar artmaya başlamıştı.

Bu yazıda, görebildiğim kadarıyla, cari açığımızda oluşan büyük açığın temel nedenleri ve ABD ile oluşan gerginlikten sonra ürün boykot etmenin neden genel kabul görmediği konularını açıklamaya çalışacağım.

İthalata dayalı Türkiye ekonomisi, döviz kurlarındaki artıştan büyük ölçüde ve farklı ürün gruplarında etkilenmeyi sürdürüyor. Bazı ekonomi profesörleri stagflasyon(*) oluşacağını öngörürken, bazı pazarlama uzmanları ise artık ithalata dayalı ekonomi modelinin terk edilerek katma değerli üretim ve markalaşmanın öneminin görüldüğünü ve buna yönelik çalışmalar yapılması gerektiğini ifade ediyorlar.

Bu aşamada ben de pazarlama uzmanlarına katılıyorum. Birçok ürünü fason(**) olarak üreten ülkemiz, ürünleri fason olarak ihraç ettikten sonra aynı ürünleri markalanmış ve etiketlenmiş olarak ithal ediyor. Benzer şekilde bazı tarım ürünlerini hammadde olarak ihraç ederken, tarım ürünlerinden üretilen markalı ürünleri ithal ederek, markalaşmayı becermiş işletmelere para kazandırıyoruz ve döviz kaybediyoruz. Yine aynı işletmeler ürettikleri ürünleri dünya pazarlarına sunarak Türkiye’nin hammadde olarak ihraç ettiği meblağnın kat be kat fazlasını kazanıyor. Nutella ve fındık ilişkisini burada örnek olarak verebiliriz.

Peki bunu engellemek ve cari açığı kapatmak için neler yapılabilir? Ekonomi alanında yapısal reformların yapılması hedeflenirken, endüstri devrimini ıskalayan ülkemizin endüstri 4.0‘ı yakalaması ve üretken ülkeler arasına katılması gerekiyor. Türkiye’de üretim yapıldığını ve bazı ürün gruplarında oldukça iyi olduğumuzu söyleyebiliriz fakat bu ürünleri kendimiz marka haline getirerek, onları ihraç edilebilir ve tüketici tarafından tercih edilebilir noktalara getirmemiz gerekiyor.

Türk menşeli ürünlerin markalaşması ve ülkemize yönelik pozitif algıyı artırmada kullanılan “Turquality” uygulamasının yanında ülkemizle özdeşleşen, markası ve kalitesi ile tercih edilecek ürünlerin oluşturulması aşamasına geçmemiz gerektiğine inanıyorum. Bu çalışmalar kısa vadede hemen çözüm üretemese de orta ve uzun vadede cari açığımızın kapanmasına ve “üreten” ülke konumuna gelmemizi sağlayabilecektir.

Alman otomobili, İsviçre saati, Fransız modası gibi ülkemizle özdeşleşebilecek ürün ve hizmetlerin yaratılması önemli bir strateji olabilir.

Gelelim boykot konusuna. Genelde iki ülke arasında siyasi gerilim oluştuğunda ortaya çıkan “ürün boykotu” kampanyalarına sıklıkla rastlıyoruz. Nitekim ABD ile oluşan gerginlikten sonra Apple üretimi iPhone cep telefonları hedef haline geldi. Bazıları mevcut telefonlarını parçalamayı tercih ederken, bazıları telefonunu satıp yerli üretim bandından çıkan telefon markalarına yöneldi. Fakat boykot, geniş bir katılım görmedi.

Peki boykotlar neden genel destek görmüyor? Destek görmemesinin birçok sebebi olabilir. Şahsi olarak benim dikkat ettiğim önemli noktalardan biri, siyasi gerilim ile marka veya ürün boykotu arasında bir bağlam görülmemesi. O ürünü veya markayı tercih etmemek, iki ülke arasındaki problemin çözümüne ne kadar etki edebilir? Boykot, problemin çözümüne doğrudan etki eder mi? Sanırım tüketicilerimiz bunları düşündüğünde “hayır” cevabını veriyor olacak ki bazı ülkeler için yapılan boykot çağrılarına ilgi göstermiyor. Ürün boykotu 1990’lı yıllarda genel kabul görebiliyordu fakat 2020’ye yaklaştığımız çağımızda farklı toplumsal dinamiklere ve bireysel anlayışlara sahibiz. İthalata dayalı bir ekonomiye sahipken ürün boykot etmenin sürdürülebilir olmasını bekleyemeyiz.

Bu yazıda içinde bulunduğumuz ekonomik koşulları ve pazarlama ve markalaşma alanında yapılabilecekleri kendi yorumum çerçevesinde tartışmaya çalıştım. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.

(*)Stagflasyon: Resesyon ile enflasyonun aynı anda görüldüğü durumdur. Bu durumda ekonomideki işsizlik oranı artarken fiyatlar da hızla yükselir.

(**)Fason Üretim: Bir firmanın başka bir üretici firmaya kendi talepleri doğrultusunda ürün ürettirmesi demektir.

En Değerli Gelişmeleri Size İletmek İstiyoruz

Mail listemize abone olun!

Son bir adım kaldı. E-postanızı kontrol edin. (Gmail kullanıcısıysanız "promotoions" kısmına bakabilirsiniz.

Ops! Bir hata aldık, tekrar deneyebilir misiniz?