Audi CEO’su Stadler Gözaltına Alındı

Dünya Gazetesi’nin haberine göre VW Grubu bünyesindeki Audi’nin CEO’su Stadler, dizel skandalı nedeniyle Almanya’da gözaltına alındı.

Alman otomobil üreticisi Audi’nin Üst Yöneticisi (CEO) Rupert Stadler’in, dizel skandalı nedeniyle Almanya’da gözaltına alındığı öne sürüldü.

Stadler’in, dizel skandalı nedeniyle gözaltına alındığı belirtilirken, şirketten konuya ilişkin henüz açıklama yapılmadı.

Bu arada, geçen hafta evlerine baskın yapılan Stadler ve şirketin bir yönetim kurulu üyesinin, “dolandırıcılık” ve “belgede sahtecilik” yapmakla suçlandıkları belirtilmişti.

Skandal 3 yıl önce ortaya çıktı

ABD Çevre Koruma Ajansı, Eylül 2015’te, Volkswagen’in, emisyon testlerini manipüle ettiğini ve şirketin dizel araçlarının normal seviyenin 40 kat üzerinde çevreyi kirlettiğini duyurmuştu.

Dünya genelinde yaklaşık 11 milyon dizel motorlu aracın emisyon testlerinde yanıltıcı yazılım kullanıldığını kabul eden ‘e, ABD’deki mahkemece yüksek miktarda para cezası verilmişti. Braunschweig Savcılığı, konuyla ilgili olarak şirket hakkında soruşturma başlatmıştı.

En Değerli Gelişmeleri Size İletmek İstiyoruz

Mail listemize abone olun!

Son bir adım kaldı. E-postanızı kontrol edin. (Gmail kullanıcısıysanız "promotoions" kısmına bakabilirsiniz.

Ops! Bir hata aldık, tekrar deneyebilir misiniz?

1 Comment

Bir Cevap Yazın

İthalata Dayalı Ekonomi ve Ürün Boykotu

Yaklaşık 9 günlük bir tatil sürecini geride bıraktık. Tatil öncesi ABD ve Türkiye arasında siyasi gerilim, döviz kurlarındaki hızlı yükseliş gibi birtakım olumsuz olaylar artmaya başlamıştı.

Bu yazıda, görebildiğim kadarıyla, cari açığımızda oluşan büyük açığın temel nedenleri ve ABD ile oluşan gerginlikten sonra ürün boykot etmenin neden genel kabul görmediği konularını açıklamaya çalışacağım.

İthalata dayalı Türkiye ekonomisi, döviz kurlarındaki artıştan büyük ölçüde ve farklı ürün gruplarında etkilenmeyi sürdürüyor. Bazı ekonomi profesörleri stagflasyon(*) oluşacağını öngörürken, bazı pazarlama uzmanları ise artık ithalata dayalı ekonomi modelinin terk edilerek katma değerli üretim ve markalaşmanın öneminin görüldüğünü ve buna yönelik çalışmalar yapılması gerektiğini ifade ediyorlar.

Bu aşamada ben de pazarlama uzmanlarına katılıyorum. Birçok ürünü fason(**) olarak üreten ülkemiz, ürünleri fason olarak ihraç ettikten sonra aynı ürünleri markalanmış ve etiketlenmiş olarak ithal ediyor. Benzer şekilde bazı tarım ürünlerini hammadde olarak ihraç ederken, tarım ürünlerinden üretilen markalı ürünleri ithal ederek, markalaşmayı becermiş işletmelere para kazandırıyoruz ve döviz kaybediyoruz. Yine aynı işletmeler ürettikleri ürünleri dünya pazarlarına sunarak Türkiye’nin hammadde olarak ihraç ettiği meblağnın kat be kat fazlasını kazanıyor. Nutella ve fındık ilişkisini burada örnek olarak verebiliriz.

Peki bunu engellemek ve cari açığı kapatmak için neler yapılabilir? Ekonomi alanında yapısal reformların yapılması hedeflenirken, endüstri devrimini ıskalayan ülkemizin endüstri 4.0‘ı yakalaması ve üretken ülkeler arasına katılması gerekiyor. Türkiye’de üretim yapıldığını ve bazı ürün gruplarında oldukça iyi olduğumuzu söyleyebiliriz fakat bu ürünleri kendimiz marka haline getirerek, onları ihraç edilebilir ve tüketici tarafından tercih edilebilir noktalara getirmemiz gerekiyor.

Türk menşeli ürünlerin markalaşması ve ülkemize yönelik pozitif algıyı artırmada kullanılan “Turquality” uygulamasının yanında ülkemizle özdeşleşen, markası ve kalitesi ile tercih edilecek ürünlerin oluşturulması aşamasına geçmemiz gerektiğine inanıyorum. Bu çalışmalar kısa vadede hemen çözüm üretemese de orta ve uzun vadede cari açığımızın kapanmasına ve “üreten” ülke konumuna gelmemizi sağlayabilecektir.

Alman otomobili, İsviçre saati, Fransız modası gibi ülkemizle özdeşleşebilecek ürün ve hizmetlerin yaratılması önemli bir strateji olabilir.

Gelelim boykot konusuna. Genelde iki ülke arasında siyasi gerilim oluştuğunda ortaya çıkan “ürün boykotu” kampanyalarına sıklıkla rastlıyoruz. Nitekim ABD ile oluşan gerginlikten sonra Apple üretimi iPhone cep telefonları hedef haline geldi. Bazıları mevcut telefonlarını parçalamayı tercih ederken, bazıları telefonunu satıp yerli üretim bandından çıkan telefon markalarına yöneldi. Fakat boykot, geniş bir katılım görmedi.

Peki boykotlar neden genel destek görmüyor? Destek görmemesinin birçok sebebi olabilir. Şahsi olarak benim dikkat ettiğim önemli noktalardan biri, siyasi gerilim ile marka veya ürün boykotu arasında bir bağlam görülmemesi. O ürünü veya markayı tercih etmemek, iki ülke arasındaki problemin çözümüne ne kadar etki edebilir? Boykot, problemin çözümüne doğrudan etki eder mi? Sanırım tüketicilerimiz bunları düşündüğünde “hayır” cevabını veriyor olacak ki bazı ülkeler için yapılan boykot çağrılarına ilgi göstermiyor. Ürün boykotu 1990’lı yıllarda genel kabul görebiliyordu fakat 2020’ye yaklaştığımız çağımızda farklı toplumsal dinamiklere ve bireysel anlayışlara sahibiz. İthalata dayalı bir ekonomiye sahipken ürün boykot etmenin sürdürülebilir olmasını bekleyemeyiz.

Bu yazıda içinde bulunduğumuz ekonomik koşulları ve pazarlama ve markalaşma alanında yapılabilecekleri kendi yorumum çerçevesinde tartışmaya çalıştım. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.

(*)Stagflasyon: Resesyon ile enflasyonun aynı anda görüldüğü durumdur. Bu durumda ekonomideki işsizlik oranı artarken fiyatlar da hızla yükselir.

(**)Fason Üretim: Bir firmanın başka bir üretici firmaya kendi talepleri doğrultusunda ürün ürettirmesi demektir.

En Değerli Gelişmeleri Size İletmek İstiyoruz

Mail listemize abone olun!

Son bir adım kaldı. E-postanızı kontrol edin. (Gmail kullanıcısıysanız "promotoions" kısmına bakabilirsiniz.

Ops! Bir hata aldık, tekrar deneyebilir misiniz?

Dünyanın En Yaşanılabilir Şehirleri Açıklandı

Avusturya’nın başkenti Viyana, İngiliz Economist dergisinin araştırma birimi Economist Intelligence Unit’in yayımladığı dünyanın en yaşanılabilir şehirleri listesinde birinci sırada yer aldı.

Viyana böylece geçen yılın birincisi Avustralya’nın Melbourn kentini geride bıraktı. Listede yedi yıldır birinci gelen Melbourn bu yılki sıralamada ikinci sırada yer aldı.

Geçen yılki dünyanın en yaşanılabilir şehri Melbourne

Melbourne’u Osaka (Japonya), Calgary (Kanada), Sydney (Avustralya) ve Vancouver (Kanada) takip etti.

Küresel Yaşanılabilirlik Raporu, dünyadaki 140 şehirdeki istikrar, sağlık, kültürel çevre, eğitim ve altyapı imkanları değerlendirilerek hazırlanıyor.

Listeye göre, kentlerin yaklaşık yarısı bir önceki yıla göre ilerleme kaydetti.

Yaşam koşullarının en kötü olduğu şehirlerin başında ise Suriye’nin başkenti Şam yer aldı.

2018 yılındaki en yaşanılabilir şehirler

1.Viyana, Avusturya

2.Melbourne, Avustralya

3.Osaka, Japonya

4.Calgary, Kanada

5.Sydney, Avustralya

6.Vancouver, Kanada

7.Tokya, Japonya

8.Toronto, Kanada

9.Kopenhag, Danimarka

10.Adeaide, Avustralya

2018 yılındaki en az yaşanılabilir şehirler

1.Şam, Suriye

2.Dhaka, Bangladeş

3.Lagos, Nijerya

4.Karaçi, Pakistan

5.Port Moresby, Papua Yeni Gine

6.Harare, Zimbabve

7.Trablus, Libya

8.Douala, Kamerun

9.Cezayir, Cezayir

10.Dakar, Senegal

En Değerli Gelişmeleri Size İletmek İstiyoruz

Mail listemize abone olun!

Son bir adım kaldı. E-postanızı kontrol edin. (Gmail kullanıcısıysanız "promotoions" kısmına bakabilirsiniz.

Ops! Bir hata aldık, tekrar deneyebilir misiniz?