Alzheimer Derneği’nden Sıradışı İlan: Babamızı Kaybettik

Her ne kadar “gazete ilanları ölüyor”, “yaratıcı işler çıkmıyor” desek de uzun bir süre sonra yaratıcı bir gazete ilanına yer vermek istedik. Zira birkaç cümle ile tam bir nokta atışı yapılmış.

Yavuz Odabaşı‘nın paylaştığı görselde Alzheimer Derneği’nin “Babamızı Kaybettik” başlığı ile bir paragraflık bir metin göze çarpıyor. Aslında sıradan bir ölüm ilanı gibi dursa da amaç tamamen farklı; Alzheimer’a dikkat çekmek. Görünen o ki, bu amaca ulaşılmış. Bence Alzheimer Derneği bu reklamı ile ulusal ve uluslararası yarışmalara mutlaka başvurmalı, siz ne dersiniz?

Babamızı Kaybettik!

Ama neyse ki ertesi gün şehrin diğer ucunda bulduk.

Alzheimer’la tanışmamız bu şekilde oldu.

Bu acı gerçeği kabullenmek kolay olmasa da,

Doğru tedavi ve bakım sayesinde

yıllardır bizimle, hala hayat dolu.

Alzheimer hayatın sonu değil.

Destek için: Türkiye Alzheimer Derneği

En Değerli Gelişmeleri Size İletmek İstiyoruz

Mail listemize abone olun!

Son bir adım kaldı. E-postanızı kontrol edin. (Gmail kullanıcısıysanız "promotoions" kısmına bakabilirsiniz.

Ops! Bir hata aldık, tekrar deneyebilir misiniz?

Pazarlama alanında Türkiye'nin en çok okunan blogu : Pazarlamasyon'un kurucusu.

Bir Cevap Yazın

Türkiye’deki Çocukların Yüzde 59’u Akıllı Telefon Sahibi

Türkiye’deki 6-15 yaş arası çocukların yüzde 59’unda akıllı telefon olduğu görülürken, yüzde 42’sinde tablet, yüzde 44’ünde ise bilgisayar olduğu belirlendi.

Ajans Press, Türkiye’deki çocukların cihaz sahipliğine yönelik yapılan araştırmayı inceledi. Ajans Press’in GFK ve Digital Talks’un ortaklaşa hazırladığı rapordan ve medya yansımalarından derlediği bilgilere göre, Türkiye’deki 6-15 yaş arası çocukların yüzde 59’unda akıllı telefon olduğu görüldü. Bu yaş aralığındaki çocukların tablet sahiplik oranı ise yüzde 42’i olarak belirlenirken, bilgisayara sahip çocukların oranı yüzde 44 olarak kayıtlara geçti. Araştırmanın ise161 ebeveyn ile görüşülerek hazırlandığı belirtildi.

En çok Facebook kullanılıyor

Ajans Press ve PRNet’in konuyla ilgili gerçekleştirdiği incelemede yazılı basına yansıyan haber adetleri de belli oldu. Gerçekleştirilen medya araştırmasında, akıllı telefon kullanımlarıyla ilgili yıl içerisinde 7 bin 791, sosyal medya kullanımıyla ilgili 100 bin 222 haber çıkışı tespit edildi. Haber çıkışları incelendiğinde, akıllı telefon ve sosyal medya bağımlılığının en çok konuşulan haber başlıkları arasında yer aldığı belirlendi. Araştırmada, çocukların yüzde 41’inin sosyal medya hesabı kullanması dikkat çekti. Böylelikle sosyal medya hesaplarından Facebook kullanan çocukların oranı yüzde 85 olurken, yüzde 68’inin Instagram, yüzde 36’sının da YoTube üyesi olduğu anlaşıldı. Ailelere göreyse çocuklar sosyal medyayı en çok “arkadaşlarıyla iletişim kurmak” için kullanırken, bunu dile getirenlerin oranı yüzde 85 olarak saptandı. Video izlemek için kullandığını dile getiren ebeveynlerin oranıysa yüzde 66 olurken, fotoğraf ve video paylaşmak için diyenlerin oranı yüzde 64, oyun oynamak için kullananların oranı ise yüzde 56 olarak kayıtlara geçti. Rapor, sosyal medya hesabı bulunan çocukların ebeveynlerinin yüzde 71’i çocuklarının sosyal medya hesaplarını kontrol ettiklerini ortaya koyarken, çocukların kimlerle iletişim halinde olduklarını sorguladıklarını gösterdi.

En Değerli Gelişmeleri Size İletmek İstiyoruz

Mail listemize abone olun!

Son bir adım kaldı. E-postanızı kontrol edin. (Gmail kullanıcısıysanız "promotoions" kısmına bakabilirsiniz.

Ops! Bir hata aldık, tekrar deneyebilir misiniz?

İthalata Dayalı Ekonomi ve Ürün Boykotu

Yaklaşık 9 günlük bir tatil sürecini geride bıraktık. Tatil öncesi ABD ve Türkiye arasında siyasi gerilim, döviz kurlarındaki hızlı yükseliş gibi birtakım olumsuz olaylar artmaya başlamıştı.

Bu yazıda, görebildiğim kadarıyla, cari açığımızda oluşan büyük açığın temel nedenleri ve ABD ile oluşan gerginlikten sonra ürün boykot etmenin neden genel kabul görmediği konularını açıklamaya çalışacağım.

İthalata dayalı Türkiye ekonomisi, döviz kurlarındaki artıştan büyük ölçüde ve farklı ürün gruplarında etkilenmeyi sürdürüyor. Bazı ekonomi profesörleri stagflasyon(*) oluşacağını öngörürken, bazı pazarlama uzmanları ise artık ithalata dayalı ekonomi modelinin terk edilerek katma değerli üretim ve markalaşmanın öneminin görüldüğünü ve buna yönelik çalışmalar yapılması gerektiğini ifade ediyorlar.

Bu aşamada ben de pazarlama uzmanlarına katılıyorum. Birçok ürünü fason(**) olarak üreten ülkemiz, ürünleri fason olarak ihraç ettikten sonra aynı ürünleri markalanmış ve etiketlenmiş olarak ithal ediyor. Benzer şekilde bazı tarım ürünlerini hammadde olarak ihraç ederken, tarım ürünlerinden üretilen markalı ürünleri ithal ederek, markalaşmayı becermiş işletmelere para kazandırıyoruz ve döviz kaybediyoruz. Yine aynı işletmeler ürettikleri ürünleri dünya pazarlarına sunarak Türkiye’nin hammadde olarak ihraç ettiği meblağnın kat be kat fazlasını kazanıyor. Nutella ve fındık ilişkisini burada örnek olarak verebiliriz.

Peki bunu engellemek ve cari açığı kapatmak için neler yapılabilir? Ekonomi alanında yapısal reformların yapılması hedeflenirken, endüstri devrimini ıskalayan ülkemizin endüstri 4.0‘ı yakalaması ve üretken ülkeler arasına katılması gerekiyor. Türkiye’de üretim yapıldığını ve bazı ürün gruplarında oldukça iyi olduğumuzu söyleyebiliriz fakat bu ürünleri kendimiz marka haline getirerek, onları ihraç edilebilir ve tüketici tarafından tercih edilebilir noktalara getirmemiz gerekiyor.

Türk menşeli ürünlerin markalaşması ve ülkemize yönelik pozitif algıyı artırmada kullanılan “Turquality” uygulamasının yanında ülkemizle özdeşleşen, markası ve kalitesi ile tercih edilecek ürünlerin oluşturulması aşamasına geçmemiz gerektiğine inanıyorum. Bu çalışmalar kısa vadede hemen çözüm üretemese de orta ve uzun vadede cari açığımızın kapanmasına ve “üreten” ülke konumuna gelmemizi sağlayabilecektir.

Alman otomobili, İsviçre saati, Fransız modası gibi ülkemizle özdeşleşebilecek ürün ve hizmetlerin yaratılması önemli bir strateji olabilir.

Gelelim boykot konusuna. Genelde iki ülke arasında siyasi gerilim oluştuğunda ortaya çıkan “ürün boykotu” kampanyalarına sıklıkla rastlıyoruz. Nitekim ABD ile oluşan gerginlikten sonra Apple üretimi iPhone cep telefonları hedef haline geldi. Bazıları mevcut telefonlarını parçalamayı tercih ederken, bazıları telefonunu satıp yerli üretim bandından çıkan telefon markalarına yöneldi. Fakat boykot, geniş bir katılım görmedi.

Peki boykotlar neden genel destek görmüyor? Destek görmemesinin birçok sebebi olabilir. Şahsi olarak benim dikkat ettiğim önemli noktalardan biri, siyasi gerilim ile marka veya ürün boykotu arasında bir bağlam görülmemesi. O ürünü veya markayı tercih etmemek, iki ülke arasındaki problemin çözümüne ne kadar etki edebilir? Boykot, problemin çözümüne doğrudan etki eder mi? Sanırım tüketicilerimiz bunları düşündüğünde “hayır” cevabını veriyor olacak ki bazı ülkeler için yapılan boykot çağrılarına ilgi göstermiyor. Ürün boykotu 1990’lı yıllarda genel kabul görebiliyordu fakat 2020’ye yaklaştığımız çağımızda farklı toplumsal dinamiklere ve bireysel anlayışlara sahibiz. İthalata dayalı bir ekonomiye sahipken ürün boykot etmenin sürdürülebilir olmasını bekleyemeyiz.

Bu yazıda içinde bulunduğumuz ekonomik koşulları ve pazarlama ve markalaşma alanında yapılabilecekleri kendi yorumum çerçevesinde tartışmaya çalıştım. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.

(*)Stagflasyon: Resesyon ile enflasyonun aynı anda görüldüğü durumdur. Bu durumda ekonomideki işsizlik oranı artarken fiyatlar da hızla yükselir.

(**)Fason Üretim: Bir firmanın başka bir üretici firmaya kendi talepleri doğrultusunda ürün ürettirmesi demektir.

En Değerli Gelişmeleri Size İletmek İstiyoruz

Mail listemize abone olun!

Son bir adım kaldı. E-postanızı kontrol edin. (Gmail kullanıcısıysanız "promotoions" kısmına bakabilirsiniz.

Ops! Bir hata aldık, tekrar deneyebilir misiniz?