45 Yıl Boyunca Üstün Zekalı Çocukları Takip Eden Bir Araştırmadan Öğrenebileceklerimiz

1971 yılında ABD’de John Hopkins Üniversitesinde üstün zekalı çocuklar için eğitim teknikleri geliştirilmesi adına Matematikte Erken Gelişmiş Öğrencilere Yönelik Öğretim(Study of Mathematically Precocious Youth SMPY) isimli bir araştırmaya başlandı. 50 yıl sürmesi planlanan araştırmada 5000 üstün zekalı çocuk 45 senedir gözlemleniyor. Ve bu uzun soluklu çalışmanın şimdiye kadar ki sonuçları üstün başarılara sahip bireyler yetiştirmek için nelere dikkat etmemiz gerektiğine dair ipuçları içeriyor.

Örneğin; üstün zekalı denilebilecek seviyede bir çocuğun tam potansiyeline ulaşabilmesi için bile ona yardımcı olabilecek öğretmenlere ihtiyacı var.

Gelin bu çalışmadan öğrenebileceklerimize beraber bakalım;

SMPY, eğitim modelleri oluştururken üstün zekalı çocukları ilk etapta üniversite giriş sınavları ve IQ testlerinden faydalanarak test ederken, bu kişilerin hangi okulu ya da hangi kariyeri tercih edeceklerini de araştırmaya başlamışlar.

Toplumu kontrol ediyorlar

45 yıllık süreçte ise bu özel çocukların üniversite, doktora dereceleri hatta ellerinde bulundurdukları patent sayısının bile normal bir çocukla karşılaştırıldığında oldukça fazla olduğu ortaya çıkmış. Ve birçoğu gelir seviyesi bakımından en yüksek %5’lik dilimde yer almayı başarmış.

Zeki çocuklar öğretmenlerinden daha az ilgi görüyor

Bir şekilde toplumu kontrol etmeye başlayan bu üstün zekalı çocukların yaşadığı en önemli problem ise bir şekilde zaten potansiyellerine ulaştıklarını düşündüğü için öğretmenleri tarafından çok az ilgi görmeleri olarak saptanmış.

Bu nedenle SMPY metodunda öğretmenlere tüm öğrenciler için aynı eğitim planı yerine üstün zekalı çocuklar için kişiselleştirilmiş eğitim planı oluşturmaları önerilmiş.

Sınıf atlamak işe yarıyor

Yine yapılan araştırmalar üstün zekalı olduğu için sınıf atlayan çocukların atlamayanlara göre %60 daha fazla patent ve bilim, teknoloji ve mühendislik alanlarında doktora derecesine sahip olduğu saptanmış.

Zeka fazlaca çeşitlilik gösteriyor.

Sadece tüm isim ya da numaraları akılda tutmak kimseyi çok ‘zeki’ yapmıyor elbette. Zeka çeşitlilik gösteren bir oldu ve SMPY’nin araştırmalarına göre üstün zekalı çocukların uzamsal akıl yürütme becerisi diğerlerine oranla oldukça fazla. Bu beceri onların sistemleri görselleştirme yetenekleri ile beraber birçok patente sahip olmalarını da açıklıyor.

Standardize edilmiş testler her zaman vakit kaybı değil.

Üniversite giriş sınavı gibi testler üstün zekalı bir çocuğu potansiyelini tam olarak ölçemeyebilir ancak çocuk üzerinde hangi konularda daha iyi olduklarını ölçerek öğretmenlerine hangi konulara odaklanmaları gerektiği hakkında öngörü sağlayabiliyor.

En Değerli Gelişmeleri Size İletmek İstiyoruz

Mail listemize abone olun!

Son bir adım kaldı. E-postanızı kontrol edin. (Gmail kullanıcısıysanız "promotoions" kısmına bakabilirsiniz.

Ops! Bir hata aldık, tekrar deneyebilir misiniz?

Pazarlamasyon Pazarlama, Sosyal medya, Marka Yönetimi, Pazarlama İletişimi, Dijital Pazarlama ve İş Dünyası konularına odaklı bilgi kaynağı.

Bir Cevap Yazın

Türkiye’deki Çocukların Yüzde 59’u Akıllı Telefon Sahibi

Türkiye’deki 6-15 yaş arası çocukların yüzde 59’unda akıllı telefon olduğu görülürken, yüzde 42’sinde tablet, yüzde 44’ünde ise bilgisayar olduğu belirlendi.

Ajans Press, Türkiye’deki çocukların cihaz sahipliğine yönelik yapılan araştırmayı inceledi. Ajans Press’in GFK ve Digital Talks’un ortaklaşa hazırladığı rapordan ve medya yansımalarından derlediği bilgilere göre, Türkiye’deki 6-15 yaş arası çocukların yüzde 59’unda akıllı telefon olduğu görüldü. Bu yaş aralığındaki çocukların tablet sahiplik oranı ise yüzde 42’i olarak belirlenirken, bilgisayara sahip çocukların oranı yüzde 44 olarak kayıtlara geçti. Araştırmanın ise161 ebeveyn ile görüşülerek hazırlandığı belirtildi.

En çok Facebook kullanılıyor

Ajans Press ve PRNet’in konuyla ilgili gerçekleştirdiği incelemede yazılı basına yansıyan haber adetleri de belli oldu. Gerçekleştirilen medya araştırmasında, akıllı telefon kullanımlarıyla ilgili yıl içerisinde 7 bin 791, sosyal medya kullanımıyla ilgili 100 bin 222 haber çıkışı tespit edildi. Haber çıkışları incelendiğinde, akıllı telefon ve sosyal medya bağımlılığının en çok konuşulan haber başlıkları arasında yer aldığı belirlendi. Araştırmada, çocukların yüzde 41’inin sosyal medya hesabı kullanması dikkat çekti. Böylelikle sosyal medya hesaplarından Facebook kullanan çocukların oranı yüzde 85 olurken, yüzde 68’inin Instagram, yüzde 36’sının da YoTube üyesi olduğu anlaşıldı. Ailelere göreyse çocuklar sosyal medyayı en çok “arkadaşlarıyla iletişim kurmak” için kullanırken, bunu dile getirenlerin oranı yüzde 85 olarak saptandı. Video izlemek için kullandığını dile getiren ebeveynlerin oranıysa yüzde 66 olurken, fotoğraf ve video paylaşmak için diyenlerin oranı yüzde 64, oyun oynamak için kullananların oranı ise yüzde 56 olarak kayıtlara geçti. Rapor, sosyal medya hesabı bulunan çocukların ebeveynlerinin yüzde 71’i çocuklarının sosyal medya hesaplarını kontrol ettiklerini ortaya koyarken, çocukların kimlerle iletişim halinde olduklarını sorguladıklarını gösterdi.

En Değerli Gelişmeleri Size İletmek İstiyoruz

Mail listemize abone olun!

Son bir adım kaldı. E-postanızı kontrol edin. (Gmail kullanıcısıysanız "promotoions" kısmına bakabilirsiniz.

Ops! Bir hata aldık, tekrar deneyebilir misiniz?

İthalata Dayalı Ekonomi ve Ürün Boykotu

Yaklaşık 9 günlük bir tatil sürecini geride bıraktık. Tatil öncesi ABD ve Türkiye arasında siyasi gerilim, döviz kurlarındaki hızlı yükseliş gibi birtakım olumsuz olaylar artmaya başlamıştı.

Bu yazıda, görebildiğim kadarıyla, cari açığımızda oluşan büyük açığın temel nedenleri ve ABD ile oluşan gerginlikten sonra ürün boykot etmenin neden genel kabul görmediği konularını açıklamaya çalışacağım.

İthalata dayalı Türkiye ekonomisi, döviz kurlarındaki artıştan büyük ölçüde ve farklı ürün gruplarında etkilenmeyi sürdürüyor. Bazı ekonomi profesörleri stagflasyon(*) oluşacağını öngörürken, bazı pazarlama uzmanları ise artık ithalata dayalı ekonomi modelinin terk edilerek katma değerli üretim ve markalaşmanın öneminin görüldüğünü ve buna yönelik çalışmalar yapılması gerektiğini ifade ediyorlar.

Bu aşamada ben de pazarlama uzmanlarına katılıyorum. Birçok ürünü fason(**) olarak üreten ülkemiz, ürünleri fason olarak ihraç ettikten sonra aynı ürünleri markalanmış ve etiketlenmiş olarak ithal ediyor. Benzer şekilde bazı tarım ürünlerini hammadde olarak ihraç ederken, tarım ürünlerinden üretilen markalı ürünleri ithal ederek, markalaşmayı becermiş işletmelere para kazandırıyoruz ve döviz kaybediyoruz. Yine aynı işletmeler ürettikleri ürünleri dünya pazarlarına sunarak Türkiye’nin hammadde olarak ihraç ettiği meblağnın kat be kat fazlasını kazanıyor. Nutella ve fındık ilişkisini burada örnek olarak verebiliriz.

Peki bunu engellemek ve cari açığı kapatmak için neler yapılabilir? Ekonomi alanında yapısal reformların yapılması hedeflenirken, endüstri devrimini ıskalayan ülkemizin endüstri 4.0‘ı yakalaması ve üretken ülkeler arasına katılması gerekiyor. Türkiye’de üretim yapıldığını ve bazı ürün gruplarında oldukça iyi olduğumuzu söyleyebiliriz fakat bu ürünleri kendimiz marka haline getirerek, onları ihraç edilebilir ve tüketici tarafından tercih edilebilir noktalara getirmemiz gerekiyor.

Türk menşeli ürünlerin markalaşması ve ülkemize yönelik pozitif algıyı artırmada kullanılan “Turquality” uygulamasının yanında ülkemizle özdeşleşen, markası ve kalitesi ile tercih edilecek ürünlerin oluşturulması aşamasına geçmemiz gerektiğine inanıyorum. Bu çalışmalar kısa vadede hemen çözüm üretemese de orta ve uzun vadede cari açığımızın kapanmasına ve “üreten” ülke konumuna gelmemizi sağlayabilecektir.

Alman otomobili, İsviçre saati, Fransız modası gibi ülkemizle özdeşleşebilecek ürün ve hizmetlerin yaratılması önemli bir strateji olabilir.

Gelelim boykot konusuna. Genelde iki ülke arasında siyasi gerilim oluştuğunda ortaya çıkan “ürün boykotu” kampanyalarına sıklıkla rastlıyoruz. Nitekim ABD ile oluşan gerginlikten sonra Apple üretimi iPhone cep telefonları hedef haline geldi. Bazıları mevcut telefonlarını parçalamayı tercih ederken, bazıları telefonunu satıp yerli üretim bandından çıkan telefon markalarına yöneldi. Fakat boykot, geniş bir katılım görmedi.

Peki boykotlar neden genel destek görmüyor? Destek görmemesinin birçok sebebi olabilir. Şahsi olarak benim dikkat ettiğim önemli noktalardan biri, siyasi gerilim ile marka veya ürün boykotu arasında bir bağlam görülmemesi. O ürünü veya markayı tercih etmemek, iki ülke arasındaki problemin çözümüne ne kadar etki edebilir? Boykot, problemin çözümüne doğrudan etki eder mi? Sanırım tüketicilerimiz bunları düşündüğünde “hayır” cevabını veriyor olacak ki bazı ülkeler için yapılan boykot çağrılarına ilgi göstermiyor. Ürün boykotu 1990’lı yıllarda genel kabul görebiliyordu fakat 2020’ye yaklaştığımız çağımızda farklı toplumsal dinamiklere ve bireysel anlayışlara sahibiz. İthalata dayalı bir ekonomiye sahipken ürün boykot etmenin sürdürülebilir olmasını bekleyemeyiz.

Bu yazıda içinde bulunduğumuz ekonomik koşulları ve pazarlama ve markalaşma alanında yapılabilecekleri kendi yorumum çerçevesinde tartışmaya çalıştım. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.

(*)Stagflasyon: Resesyon ile enflasyonun aynı anda görüldüğü durumdur. Bu durumda ekonomideki işsizlik oranı artarken fiyatlar da hızla yükselir.

(**)Fason Üretim: Bir firmanın başka bir üretici firmaya kendi talepleri doğrultusunda ürün ürettirmesi demektir.

En Değerli Gelişmeleri Size İletmek İstiyoruz

Mail listemize abone olun!

Son bir adım kaldı. E-postanızı kontrol edin. (Gmail kullanıcısıysanız "promotoions" kısmına bakabilirsiniz.

Ops! Bir hata aldık, tekrar deneyebilir misiniz?