Mustafa Kabakçı: “Ekonomi, Kıtlıklar Bilimiyse Konumlandırma da Feda Sanatı ve Bilimidir” 1

Cumartesi Kahvesi’nde bu hafta NIVEA Beiersdorf Türkiye’nin Pazarlama Müdürü Mustafa Kabakçı (@mkabakci) ile birlikteyiz.  Kendisi ile marka ve markalaşma üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

  • Necip Murat: Öncelikle Mustafa Kabakçı kimdir, bize kendinizden biraz bahseder misiniz?

77079 mus..Mustafa Kabakçı: 1982 Amasya doğumluyum. 2004 yılında Marmara Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nü bitirdim ve Evyap’ta yardımcı marka müdürü olarak işe başladım. Aynı şirkette sırasıyla marka müdürü ve İran pazarlama müdürü oldum. 2009-2014 yılları arasında Ülker-Kellogg’s’ta çalıştım. Buradaki en son görevim yetişkin markaları pazarlama müdürlüğü idi. Bu senenin başından itibaren de NIVEA Beiersdorf Türkiye’de Pazarlama Müdürü olarak çalışıyorum.

Kalbi ve beyni pazarlama için çalışanlardanım. Ülkemizde, bölgemizde ve bütün dünyada ortaya çıkan problemleri pazarlama bakış açısıyla çözebileceğimize inanıyorum. Çünkü insan olan her yerde pazarlama vardır. Pazarlama içerisinde çok fazla sosyoloji ve psikoloji barındıran bir disiplin. Dolayısıyla sadece iş deneyimiyle iyi pazarlamacı olunacağına inanmıyorum. Sosyal bilimler alanında derinlemesine okumalar yapmak pazarlamacının kalibresini artırır. Bugün Suriye’deki savaşın sebeplerinden birisi 2000’li yıllardaki kuraklık sebebiyle yüzbinlerce insanların yurtlarından ayrılmasının yarattığı tansiyondur.

  • Tarım toplumunda servet yaratmak için toprağa ihtiyaç vardı. Sanayi döneminde servet yaratmak için sermayeye ihtiyaç vardı. Peki ya bugün servet yaratabilmek için markalarımız neler yapmalı?

Sorunla ilgili herkesin söyleyeceği bir şey vardır. Pazarlamacı olmanın çilelerinden birisi de bu. Sen entellektüel bir iş yaptığını ne kadar düşünürsen düşün yaptığın iş kahvehane sohbetlerinde ya da dost muhabbetlerinde mutlaka masaya yatırılır, üzerinde yorum yapılır. Bu anlamda pazarlama biraz futbol gibi. Herkes pazarlamacı ülkemizde.

Soruna dönecek olursak servet yaratmanın birinci koşulu aslında hayata katma değer sağlamak. Önceden katma değer sağlamanın senin sorunda da belirttiğin gibi çok temel şartları vardı. Bugün bu temel şartlar biraz değişmekle birlikte yine var. Üstüne ilk kez Amerika’da 1900’lu yıllarda ortaya çıkan bir bileşen daha eklendi. Ben buna markanız lehine tüketicide davranış değişikliği yaratmak diyorum. İster diş macunu satın, ister hayvan yemi, ister tuğla…

Davranış değişikliğini yaratamadıkça kolay vazgeçilen olursunuz. Bugün global perspektifte Türk markalarının kaçırdığı en büyük nokta bu. Fiyatla gelen fiyatla gider. Nitekim fiyat avantajını kaybettiğimiz ve fasoncu rol üstlendiğimiz tüm iş kollarında pazarı kaybediyoruz. Fiyat ucuz iş gücünden dolayı Çin’in „farklılaşma noktası“dır.

made-in-turkey-marka-oldu-1Hangi Türk markasının hangi farklılaşma noktası var? İnsanların hayatlarını nasıl kolaylaştırıyoruz? Onları nasıl daha iyi hissettiriyoruz? Özellikle KOBİ düzeyindeki markalarımız bu bakış açısında olmalı. Maalesef üzülerek görüyorum ki çoğu markamız hala evrimini sanayi devrimi aşamasında yaşıyor. 100 ülkeye TV satmakla övünmek, ancak bir elin parmağındaki kadarında pazarlama faaliyeti yaptığın bir dünyada üzüntüye dönüşüyor.

  • Sizce bir markanın en önemli iletişim gücü, vurucu noktası ne olmalıdır?

Markanın sahipleri, yöneticileri, anaları babaları sağlam içgörü (insight) sahibi olmalılar. Bunun için çevrelerinde olanı biteni iyi okuyan, radarları açık insanlar markaları yönetmeli. Tüketicinin „gönül telini“ titretecek, beni benden daha iyi biliyor dedirtecek anlayıştır içgörü. Markaların konumlandırmaları çalakalem olmamalı, üzerinde düşünülmeden hazırlanmamalı.

  • Ekonomi olarak dünyanın en önemli 20 ülkesinden biri olsak da marka yaratma konusunda çok başarılı olduğumuzu söylemek güç. Peki sizce markalarımız nerede hata yapıyor?

Biz Türkler rasyonel olarak çalışmayı pek bilmeyiz. İşte çok meşgul olsak da günün sonunda bizi zenginleştirecek hayati noktaları kaçırırız. Anglosaksonların marka yaratma serüveninde tespit ettikleri hayati nokta “global penetrasyondur.“ Yani kasabanda bir şeyin pazarlamasını yapıyorsan sonra komşu kasaba, sonra eyelet, sonra ülke, sonra kıta darken dünyada markanı pazarlamaya başlıyorsun. Tüm beynelminel Anglosakson markaları bu yolculuğu yaşamıştır. Bizde ise çok uzun süre sermaye sahipleri hükümetlerle kol kola girip iç pazarı nasıl sömüreceklerini kurnazca hesaplıyorlardı; sonra serbest piyasa ekonomisine geçişle kalite, maliyet gibi temel konularda bile ne kadar eksik olduklarını görüp ya şirketlerini sattılar ya da zayıf iş kollarından tamamen çıktılar.

Bana göre iş alemindeki en saçma laflardan birisi şirketler topluluğudur. Arkadaşım sen yoğurttan inşaata yüz türlü işi sadece Türkiye’de yapıncaya kadar yalnızca yoğurt pazarla ama tüm dünyaya pazarla sonra zaten Danone olursun. Maalesef bu konu bizim kodlarımıza işlenmiş. İstanbul merkezli bir dünya markası lafı bana bu yüzden zor geliyor. İstanbul’dan işi başlatsan bile merkezini New York’a taşı, Honk Kong’a taşı, global kafa yapısını kabullen, sahiplen, şirketin DNA’sı yap.

  • Peki ülke olarak bir dünya markası çıkartabilecek miyiz sizce?

Bu soru defalarca soruldu ve pazarlamacıların dışında politikacılardan magazin köşesi yazarlarına, şarkıcılardan overlokçulara toplumun tüm katmanları tarafından cevaplandı. Şu ana kadar ya doğru cevabı bulamamışız ya da doğru cevabı verenler seslerini iyi duyuramamış.

suru-psikolojisi_48845Tüketiciyi iyi anlama erdemine sahip ve global penetrasyonu düşünen her ürün dünya markası olabilir. Zaten dünya markası olma yoluna giren hemen her oyuncu çok sevdiğim bir Alman atasözünün ne kadar önemli olduğunu idrak edecek: “Sürüyü takip edenin tek gördüğü önündeki koyunun kıçıdır” Böyle bakınca “me too”lara sahip olarak dünya markası olamayacağımızı görürsünüz. Bir sektörden ilk ikide yer almadığınızda değil hikayeniz olmadığında çıkacaksınız. Türk markaları için en büyük acid test: Benim farklı bir hikayem var mıdır sorularına verecekleri dürüst bir cevap olmalı.

  • Hangi markalarımızı daha avantajlı görüyorsunuz?

 Sence yukarıdaki soruları sorduktan sonra eleğin üstünde hangi markalar yer alıyor?

Türk sermayedarlarının yapacağı en pragmatik hareket yurt dışından marka toplamak olmalı. Volvo İsveçli mi? Çinli mi? Sahipleri Çinli olabilir ama konumlandırması buram buram Kuzeyli. Jeep Amerikalı mı İtalyan mı? Jeep Amerikan rüyasının ikonlarından birisidir, şu anki sahipleri kim olursa olsun.

  • Sizce markalar kendilerini iyi ifade edebilmek ve kalıcı olmak için neler yapmalılar?

yontemi-ise-yariyor-3Üzerinde emek harcayarak kristal berraklığında bir konumlandırmaya sahip olmaları birincil öncelik. Neden birincil öncelik? Çünkü ekonomi, kıtlıklar bilimiyse konumlandırma da feda sanatı ve bilimidir. Yani tek bir şey olacaksın ve bunu çok iyi seçeceksin. Kimileri seni alacak kimileri kendilerine uygun olmadıklarını düşünecek. Sonra da ne isen sürekli onu anlatacaksın ve markanın bekçisi olacaksın. Yani formüle döküp popüleştirmek gerekirse önce kimlik çıkar, sonra kendini tanıt ve kesinlikle estetik ameliyat yaptırma.

  • Peki Türkiye’deki markaların kendilerini iyi ifade edebildiklerini, algımızı iyi bir şekilde yönetebildiklerini düşünüyor musunuz?

Yerli markalarda pazarlama yöneticileri değiştikçe bırak iletişim dilini, markaların konumlandırmaları bile değişiyor. Göçebe kültüründen kalma bir alışkanlığımızdır bu. Eskisinin yarattığını daha iyi yapmak yerine her şeyi tarumar edip yeniden bir şeyler yapmaya çalışmak. Amerika’da böyle bir durum olmaz çünkü hissedarlar markanın ne kadar değerli olduklarını bildikleri için bu cahil cesaretine sahip barbar arkadaşları kapının önüne koyarlar. Arkadaşım markanın temellerini o kadar sağlam at ki hiç kimse kentsel dönüşüm yapmaya cesaret edemesin.

Pazarlama alanında Türkiye'nin en çok okunan blogu : Pazarlamasyon'un kurucusu.

Bir Cevap Yazın

Kriz Döneminde Ortaya Çıkan 5 Büyük Şirket 0

Kriz dönemlerinde kurulup, günümüze kadar var olan dev şirketlerin kısa ama etkili hikayeleri, riskler ve fırsatların nasıl kullanılması gerektiğini öğretiyor.

Büyük kriz dönemleri herkes için başarısızlık getirmiyor. Aksine krizi fırsat bilip, olumsuzluklarını lehine çeviren birçok kişi veya şirketin hikayelerine tanık oluyoruz.

Bugün kriz döneminde krizi fırsata çeviren ve günümüzde devleşen 5 şirketin kısa hikayesini sizlerle paylaşacağım. Benim yaptığım en net tespit, bu şirketlerin başında bulunanlar veya yönetimde büyük görev üstlenen kurucu isimler kesinlikle risk almaktan korkmuyor.

Her risk alanın başarılı olacağını var saymak veya her koşulda risk alınabileceğini düşünmek de büyük bir ahmaklık. Durum ve riski iyi analiz edip, orta yolu bulmak yapılabilecek en doğru hareket olsa da kriz döneminde ortaya çıkmak ve yıllar sonra dev şirketlere dönüşebilmek gerçekten büyük bir başarı.

Muhtemelen bu başarının en doğru formülü: risk, yaratıcılık, fırsat ve beceri.

Hewlett-Packard

Savaş krizi getirir, krizlerde her zaman iyi ya da kötü götürür ama bu herkes için geçerli değil!

Hewlett-Packard daha çok bilinen adıyla HP, bugün dünyanın en büyük bilgisayar donanım ve yazılım üretici şirketlerinden biri konumda yer alıyor. Şirketin adı kurucularının soyadlarının birleşiminden meydana geliyor. Stanford Üniversitesi’nden Bill Hewlett ve David Packard adında iki öğrenci tarafından 1939 yılında ABD’de bir evin garajında 538 dolar başlangıç sermayesiyle kurulan şirket küçük elektronik cihazların üretimini yapmaya başlıyor. İlk müşterilerinden biri de eğlence sektöründe dünyanın en büyük markalarından Disney oluyor.

Ne var ki, şirketin kuruluşundan birkaç yıl sonrası 40’lı yıllar savaş dönemine denk geliyor. II. Dünya Savaşı’nda Almanya zarar gören denizaltı filoları için askeri alanda radarlarla ilgili özel cihazlara ihtiyaç duyuyor. Bu anlamda kendini kısa sürede kanıtlayan Hewlett-Packard, savaşı ve savaşın olduğu kriz dönemini fırsata çeviriyor. Almanya’nın istediği cihazları başarıyla üreten HP, o yıllarda yaklaşık 45 kişilik bir kadroyla çalışmasına rağmen milyon dolarlık gelirler elde etmeyi başarıyor.

Ford Motor Company

Savaş sonrası yatırımcı bulmak mı? Kimileri için pek de zor görünmüyor.

İrlandalı bir mültecinin oğlu olarak ABD’de dünya gelen günümüzün büyük otomobil üreticileri konumunda bulunan Ford Motor Company’nin kurucusu Henry Ford, ABD’nin Büyük Buhran dönemi ve yeni biten İç Savaşı’nın hemen ardından otomobil üretebilmek için yatırımcı arayışına giriyor. Kriz dönemlerinde yatırımcı bulmak zorken; Henry Ford, 12 yatırımcıyı birden ikna ediyor. 1903 yılında 28 bin dolar başlangıç ​​sermayesi ile şirketi Ford Motor Company’i kuruyor ve şirket aynı yıl ilk otomobilini üretiyor.

I. Dünya Savaşı’nın ardından yaşanan Amerika’daki Büyük Buhran yıllarında Amerika’daki birçok şirket gibi zor bir dönem geçirse de ayakta kalmayı başarıyor. II. Dünya Savaşı’nı da fırsata çeviren şirket tank üretimleriyle savaşlar öncesi dönemdeki popülerliğini geri kazanmayı başarıyor.

Pepsi

Krizleri herkesin fırsata çeviremeyeceğinin en önemli kanıtı.

Pepsi’nin hikayesi Şirketin kurucusu Caleb Bradham öncesi ve şirketin ticari ünvanını sonradan devralan Roy Megargel sonrası olarak iki döneme ayrılıyor.

Pepsi, Eczacı Caleb Bradham tarafından ABD’de kuruluyor ve ilk içecek 1898 yılında piyasaya sürülüyor. Pazarı elinde tutan büyük rakibi Coca-Cola’nın başarısı karşısında ilk etapta başarılı olan kurucu Bradham, 1923 yılında yüksek şeker fiyatları ve I. Dünya Savaşı sonrasındaki olumsuzluklarla mücadele edemiyor ve şirket iflas ediyor.

İflas eden şirketin ticari ünvanını satın alan Roy Megargel, dönem olumsuzluklarından dolayı şirketin 8 yıllık bir dönemden sonra tekrar iflas etmesine engel olamıyor. Son iflasın ardından tekrar kurulan Pepsi, sil baştan içeceği tekrar formüle ediyor. Rakibi Coca-Cola’nın 6 onzluk şişelerde 5 cente sattığı içeceklerinin karşısına aynı fiyata 12 onzluk şişeleri çıkarıyor. Pepsi, ekonomik kriz döneminde yaptığı kampanyalarla aradaki fiyat farkına sürekli göndermeler yapıyor. Bu dönemde popülerliğini artıran şirket 36-38 yılları arasında karını katlamayı başarıyor. Sonuç olarak şirket günümüzde hala ayakta.

McDonald’s

Her zaman her şey yolunda gitmiyorsa, çözüm bulmalı.

McDonald’s, II. Dünya Savaşı’nın başladığı yılın hemen ertesinde 1940 yılında ABD’de Richard ve Maurice McDonald tarafından küçük bir kafe olarak resmen kuruluyor.

Otomobil servisi o dönemlerde çok parlak iş fikirleri arasında yer alıyor. Richard ve Maurice McDonald kardeşlerde otomobil servisinin yanı sıra kafelerine yerleştirdikleri küçük masalara da servis yapıyorlardı. Kısa sürede popüler olan işletmeleri yıllık 200 bin dolara yakın satış yapıyordu. Fakat bir terslik vardı ve maliyetler çok fazlaydı. Müşteriler artıkça çalıştırılan garson sayısı da artıyordu. Aynı şekilde servis yavaşlıyor ve otomobil servisinde bekleyen araçlar yolu kilitliyordu.

Maliyetin sürekli yükselmesi ikiliyi tekrar düşünmeye itti. İşe mutfaktan başlayan McDonald kardeşler, servis pencerelerini genişleterek self servis yapmaya başladılar. Böylece garsonların bir kısmına artık gerek kalmamıştı. Kısa zamanda karton bardak ve paketlerle servise geçen  McDonald’s, bulaşıkları yıkayacak personel maliyetlerinden de kurtulmuştu. Onlar için tek sorun rakip kafelerle rekabet etmek gibi görünüyordu. Bu sorunu da kısa sürede çözdüler, önce menü alternatiflerini 10’a indirdiler böylece müşterilerdeki kafa karışıklığı azaldı. Ardından menülerin fiyatını yarı yarıya indirerek, rekabet edebilir hale geldiler. Menü fiyatları yarı yarıya indiğinde aynı şekilde maliyetin azaltılabilmesi açısından porsiyonlarda küçültüldü.

Sonuç olarak, McDonald’s bugün dünyanın en büyük restoran zincirlerinden biri konumunda. İstatistiklere göre Amerikalıların %98’i her yıl en az bir kere bu restorana gidiyor.

Adidas

Hayaller yarım kalınca tamamlama arzusu ne krizi, ne de savaşı tanımıyor.

I. Dünya Savaşı’nın ardından Almanya’da durumlar oldukça kötüydü. Alman ekonomisi, sefalet, işsizlik ve krizlerle boğuşur durumdaydı. 1920 yılında kriz ortamında Dassler kardeşler geçimlerini sağlayabilmek için ayakkabı atölyesi kurdular.

Kardeşler, 1924 yılında 12 işçiye sahip “Dassler kardeşlerin ayakkabı fabrikası” adlı şirketi faaliyete geçirdiler. Bu dönemde 200,000 çift ayakkabı satmayı başaran Dassler kardeşler, II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla cepheye yollandı.

Savaşın ardından her şeye sıfırdan başlayan kardeşler yeniden işe koyuldu.

1948 yılında iki kardeş arasında çıkan fikir ayrılığı bugün dünyanın en büyük iki spor markası Adidas ve Puma’nın ortaya çıkmasını sağladı. Kardeşlerden Adolf Dassler Adidas’la, Rudi Dassler ise Puma ile yollarına devam etme kararı aldılar. Bazı kaynaklara göre iki kardeş bu ayrılıktan sonra bir daha hiç konuşmamış. Belki de iki büyük marka arasındaki dev rekabetin altında yatan gerçek neden budur.

Kaynak: ekonomist.co

Küllerinden Doğan Markalar 0

Markaların hayatı da tıpkı insanlar gibi. İnişli, çıkışlı. Güzel günlerin hemen sonrasında finansal çöküş ya da başka nedenlerle çöken markaların bazıları tekrardan ayağa kalkamazken bazıları ile ‘muhteşem dönüş’ hazırlıklarına başlıyor.

Hatırlarsınız Amerika Birleşik Devletlerin’de oldukça geniş bir kitle tarafından sevilerek tüketilen Chipotle adlı fast food şirketinin ürünleri E.Coli bakterisinin yayılmasının getirdiği skandal sonucu tekrar ayağa kalkmayı başaramadı. Ama hayır, bu yazının amacı kötü şeylerden bahsetmek yerine düştüğü zaman akıllıca kalkmayı bilenlerden bahsetmek! Şimdi sahalara muhteşem bir şekilde geri dönen markalara göz atacağız.

get-chucked

 

Converse-Chuck IT

1917’de Converse ilk basketbol ayakkabısı The All Star’ı üretti. Bu hafif ve önünde koruyucu bir kısmı bulunan ayakkabının pazarlama faliyetleri için basketbol oyuncusu Charles Hollis (“Chuck”) Taylor ile anlaştı ve hepimizin bildiği ikonik ismi The Chuck Taylor’a kavuştu. NBA’in 1946’da kurulışu ile ligdeki en ünlü ayakkabı haline gelen Chuck Taylor 1980’lerde Nike Adidas, Rebook ve Puma gibi markalar ile rekabete başladı. 1988’lerin sonunda ise pazar payının sadece %2.3 olduğunu açıkladı.

Converse’in rakiplerinden birisi olan Nike’in 2003’te Converse’i satın alması ile Converse stretejisini ‘eski stilinin’ üzerine kurgulamaya başladı. Tüketicinin nostalji eğiliminden faydalanmak üzere özel Kurt Cobain ve Ramones serilerini üretmek için moda tasarımcıları ile anlaştı.

Artık moda odaklı bir marka olan Converse, 20017’de ‘Chuck It’ kampanyası ile siyah-beyaz fotoğraflar ile Chuck Taylor’ın zengin kültürü ve tarihine bir yolculuğa çıkararak markayı yeniden yarattı.

lego-imagine

LEGO

90’ların sonlarına yaklaşırken LEGO’nun aklında markayı yeni ve inovatif ürünlerle ileriye taşıma fikri vardı. Teoride harika görünen bu fikir ne yazık ki gerçek hayatta pek parlak sonuçlanmadı. Eski stilinden vazgeçen LEGO yeni özgün ve aksiyon odaklı yeni figürleri ile bir canlanma hayal ediyordu ancak bu büyük strateji değişimi LEGO’ya 2003’te yaklaşık 300 milyon dolar zarar ettirdi.

Şirket bir sene sonra 400 milyon dolar daha kaybetti Hedef kitle çocuklar arasında istenen rağbeti görmeyen bu yeni figürler , 2004’te başa Jorgen Vig Knudstorp gelmesi ile çocukların gerçekten istedikleri LEGO serilerini üretmek için ürün tasarımcıları ile anlaşıldı.

2006’da LEGO ‘Imagine’ (Hayal Et!) kampanyası ile klasik lego parçaları ile çocukların hayal gücü arasındaki bağlantıya değindi. Cannees Lions’da ödül alan bu kampanya ise LEGO’nun geri dönüşünün nişanesi oldu.

2015’e geldiğimizde LEGO, ‘şimdiye kadar ki en iyi yılları’ olduğunu açıkladı. Şirket, 5.2 milyar hasılat elde ederek dünyanın en büyük ikinci oyuncak şirketi oldu.

swaggerizeme-010735-edited

Old Spice

2000’lerin sonlarına doğru işler Old Spice için öyle çok güzel gidiyor gibi görünmüyordu. Çünkü erkek deodrantı piyasasına yeni bir marka çıkmış, kendini parfüm ve deodorant arasında konulandırarak yeni bir değer önerisi ile tüketicileri heyecanladırmayı başarmıştı.Tahmin ettiğiniz üzere Axe’dan bahsediyoruz.

Old Spice’ın pazar payına itina ile talep olan Axe tüketiciler tarafından modern ve rahat br marka olarak göründüğü için Old Spice otomatik olarak demode konumuna düşüyordu. Piyasaya yeni bir ürün olarak “Glacial Falls” ismini verdikleri deodrantın performansının düşük olması Old Spice’ın Wieden + Kennedy ile tanışmasının ilk adımıydı. Ajans deodrantın ismini “Swagger” olarak değiştirdi ve ürün yeniden piyasa sürüldü.

2008’de Old Spice Swagger reklam kampanyasında basılı reklamlar, TV reklamları ve interaktif bir website olan SwaggerizeMe.com yayına alarak başladı. Kampnaya başarıya ulaşmış ve Swagger satışlarını dört katına çıkarmıştı! Sadece deodrant ile kalınmamasını düşünen Wieden + Kennedy ürün hattını canlandırmak için duş jei çıkarmayı önermişti.

2010’da ise efsane kampanya geldi “Smell Like a Man, Man” (Erkek gibi kok) Isaiah Mustafa’nın rol aldığı reklam kampanyası sonrası Old Spice modern markalar arasında yer almaya başladı. Hatta “ Kendi erkek arkadaşına bak ve şimdi bana, At üzerindeyim.” repliğinin geçtiği reklam milyonlarca kez izlendi ve kampanyanın başlangıcından 6 ay sonra Swagger duş jeli satışları %27 artarken Old Spice kendi kategorisinde lider oldu.

starbucks_value_and_values

Starbucks

Her zaman bir kahveden daha fazlası olan ve yaşam tarzı markası haline gelmiş Starbucks 2000’lerin başında hem lokasyon hem de ürün çeşitliliği açısından çılgın bir yayılma stratejisi izliyordu. Bir kahve zinciri kurulurken Starbucks’ın sadık müşterileri de gün geçtikçe çoğalıyordu ancak sorun yavaş yavaş ortaya çıkıyor ve Starbucks’un servis kalitesi bu hızlı büyüme içinde sıkışıp kalmış müşterilerin beklentilerini karşılayamamaya başlamıştı. Müşterilerinin gözünde civarlarda rahat ve huzurlu vakit geçirilebilecek bir cafe olmaktan çıkmış, hesapçı ve soğuk görünmeye başlamıştı.

2008 finansal çöküşün yılı oldu ve Starbucks’ın hisse değeri yavaş yavaş düşmeye başladı. Çöküşü engellemek için bir dizi önlem alma girişiminde bulunan Starbucks yıl sonuna kadar 900 mağazasını kapattı. Tüm bu süreçte Amerikan kahve tüketicileri daha ucuz olan Mc Donalds McCofee gibi alternatiflere yönelmişti, yeni bir planla oyuna girmesi gerekn Starbucks halkı Starbucks’a br kahve için daha fazla para vermenin değer olduğuna ikna etmek için BBDO ile beraber “Coffee value and values” ( kahve değeri ve değerler) isimli Starbucks’un tarihindeki en büyük pazarlama kampanyasını başlattılar. “Eğer kahveniz mükemmel değilse, bir daha yaparız hala mükemmel değilse muhtemelen Starbucks’ta değilsinizdir.

Bu devasa kampnaya ürünün kalitesine odaklandı ve 2014’te Starbucks yıllık hasılatının 16 milyar $ olduğunu açıkladı.

Bazen sorunlara farklı gözlerden bakmak gerekir. Hedef kitleyi iyi tanımalı ve onlara gerçek bir deneyim vaad etmelisiniz. Sizce de etkileyi değil mi?

GELİŞMELERİ
KAÇIRMAYIN!
Haftalık bültenimize
ücretsiz kaydolun!
BİZE KATIL
close-link
Marketing Meetup
 

ERKEN
KAYIT FIRSATI


Zekânın iş dünyasına neler getireceğini konuşuyoruz
Orada Olmalıyım

Sektörü buluşturan etkinlikte siz de yerinizi ayırtın!
close-link
GELİŞMELERİ KAÇIRMAYIN
Haftalık bültenimize ücretsiz kaydolun, sizi gelişmelerden haberdar edelim.
BİZE KATIL
close-link
Marketing Meetup Intelligence

Zekânın iş dünyasına neler getireceğini konuşuyoruz
Erken Kayıt Fırsatı
close-link
İçerikle Pazarlama Workshop

Yemekcom Ürün Müdürü Batuhan Apaydın ile, içeriğin kral olduğu yeni dünyayı keşfetmeye hazır mısınız?
Hemen Kaydol
close-link
DIGITAL EXCELLENCE PROGRAM 

Dijital Mükemmelliği Yakalayın!

KAYDOL
close-link