Güven BORÇA İle Derinlemesine Marka 1

Bu hafta Cumartesi Kahvesi’nde marka ve markalaşma denince akla gelen ilk isimlerden biri olan Güven Borça ile birlikteyiz. ODTÜ Endüstri Mühendisliği bölümü mezunu olan Güven Borça, Eczacıbaşı İpek Kağıt’ta Ürün Geliştirme Mühendisi ve Ürün Sorumlusu olarak görev  yaptığı dört yılı takiben Colgate-Palmolive şirketinde altı yıl süreyle Ürün Müdürü, Grup Müdürü, Pazarlama Müdürü pozisyonlarında görev aldı.

1997 yılından bu yana marka danışmanlığı yapan Güven Borça, Markam AŞ’nin kurucu ortağı ve yöneticisidir. İlk kitabı ‘Bu topraklardan dünya markası çıkar mı?’ Türk pazarlama dünyasının başyapıtlarından biri haline gelmiştir. Bugün de kendisiyle Turquality’den spor kulüplerinin markalaşmasına kadar birçok konu hakkında konuştuk.

Turquality projesinde çok fazla sayıda markaya destek veriliyor.

”Turquality projesinin büyük ölçüde doğru şekilde yürütüldüğünü düşünüyorum, en azından kamu tarafında fazla problem yok. Hakikaten iyi niyetli bir proje. Tabi kamunun bilemediği şu: kim dünya markası olabilir, kim olamaz. Bunu ayırma yetileri, markalaşmanın içinden gelmedikleri için doğal olarak yetersiz. O yüzden bana sorarsanız çok fazla sayıda markaya destek veriliyor. Tabi bir markaya destek verilince bir başka marka da talepte bulunabiliyor.”

Turquality bence fuar destek programından çıkmalı.

”Kamu da biraz dengeli davranmak zorunda. Halbuki bu iş denge  ile olacak bir iş değil. Bu işi yapabilecek olanlar belli ve dünya markası olma yolunda gidenlerin de anlamlı bir pazarlama yatırımı yapıyor olması lazım. Onlarında aslında miktarları üç aşağı beş yukarı belli. Ben olsam belirli bir paranın altında harcayanları Turquality destek projesinden çıkartırım. Çünkü biliyorum birçok firma fuar ve katalog desteği almak  için Turquality desteği alıyor. Fuarla, katalogla dünya markası olunmaz.

Yıllık yurtdışı pazarlama harcaması 4 milyon doların altında olan şirketlerin bu destek programından çıkarılması lazım. Ben olsam listeyi aşağıdan itibaren kesmeye başlarım ve 150 firmaya yarım hizmet vereceğime, 50 firmaya tam destek veririm. Tabi kamu biraz da bundan korkuyor olabilir. Bütçe büyüdükçe riskte artıyor haliyle. Firma gitmiş fuara katılmış ve 30.000 dolar destek istiyor bunu vermek kolay. Ama gitmiş dışarıda reklam yapmış, 3 milyon dolar harcamış, kamunun bu miktarlarda ki paraları ödemesi biraz daha zor elbette. Onları da anlıyorum bürokrat olarak. Ancak işin gerçeği budur. Hakikaten dünya markası olmak için çabalayan markalara sağlam destek vermek lazım. Turquality bence fuar destek programından çıkmalı.”

  • Ahmet ŞENKAYA: Türkiye’den orta veya uzun vadede bir dünya markası çıkarsa, buna en yakın aday sizce hangi marka ?

”Türk Hava Yolları, dünya markası olma yolunda iyi gidiyor. Bence havacılıkta Türk Hava Yolları’nı Pegasus’ta takip edecektir. Hava yolunda iyi olduğumuzu düşünüyorum. Onun dışında Efes Pilsen‘i etkili buluyorum. Beko özellikle belli ülkelerde gayet iyi, seramikten Vitra ve Kale‘yi iyi buluyorum. Hazır giyimden MaviKotonLc Waikiki‘den çok umutluyum. Aslında üzerinde konuşulması gereken iki nokta var: şimdiye kadar dünya markası olma ülküsüyle yola çıkmış olanlar ki bunlar arasında iyi gidenler var, ama çokta umduğumu veremeyenler de var. Şimdiye kadar hiçbirşey yapmamış, bundan sonra patlama yapmasını beklediğim markalar da var. İkinci gruba Lc Waikiki’yi, BİM’i, Simit Sarayı’nı ve Pegasus’u koyuyorum. İlk grupta ise bahsettiğimiz gibi Türk Hava Yolları, Beko, Vitra, Efes ve Arko grubu var.”

  • Ahmet ŞENKAYA: Spor kulüplerinin marka objektifinde doğru yönetildiğini düşünüyor musunuz ?

”Spor kulüplerimizde marka odaklı bir bakış yok, daha çok ürün odaklı bakış hakim. İyi bir hoca getir, transfer yap üstüne biraz da forma reklam. Hepsi bu. Spor kulüplerimize hakim olan bu anlayış yetmişlerin seksenlerin pazarlaması, ikibinlerin marka odaklı bakışı değil. Çarpıcı bir örnek olsun diye şu örneği vermek istiyorum: mesela ideal teknik direktör konusu. Bence Fatih Terim karakter olarak Fenerbahçe’ye yakışan bir teknik direktör. Agresif, hırslı, sert, iddialı. Zamanında Fenerbahçe’ye gelse daha iyi olabilirmiş. Aykut Kocaman da bence daha çok Galatasaray’a ya da Beşiktaş’a yakışan bir karaktere sahip. Mektepli Galatasaraylılar hala daha Fatih Terim’i tam anlamıyla kabullenebilmiş değil. Marka uyuşmazlığı var ortada. Fatih terim çok başarılı bir teknik direktör ve bence Mourinho’ya benziyor. Mourinho Real Madrid’e yakışır, Real Madrid’in de Türkiye’deki eş değeri Fenerbahçe’dir. Tabi bu tür marka odaklı yaklaşımlar ülkemizde pek geçerli değil. Süleyman Seba Beşiktaş markasına yakışıyordu ancak Yıldırım Demirören yakışmıyor. Ali Koç da Galatasaray’ın marka kimliğine daha yakın bir isim.”

Kulüpler marka kimliklerini netleştirirse ilerde transferlerini de bu doğrultuda yapar.

”Tüm spor kulüplerinin neredeyse tüm sloganları üç aşağı beş yukarı aynı. Mehter marşı uyarlaması gibi. Markalaşmanın temel ilkelerine aykırı bir durum aslında bu. Eskişehirspor’da bu durum farklı. Bando Es Es var, duydun mu o sesi bu Eskişehirspor’un maçı diyebiliyorsun. Bu alanlara hiç kafa yorulmuyor. Bir kulüpte tutsun Jingle House’a marş ısmarlasın. Tüm bu anlattıklarımıza bakarsak, kulüplerimizin marka odaklı değil, ürün odaklı yönetildiğini görebiliriz.”

Herkes markanın katma değer yaratacağının farkında ama bir marka nasıl oluşur ne yapılır bilen yok.

”Ülkemizde markalaşmanın önemine tam olarak varıldığını söyleyemem. Mehmet Şimşek’i Uludağ Ekonomi Zirvesi’nde baştan sona izledim. Herkes katma değer yaratmada mutabık. Katma değerinde herkes tarafından mutabık olunmuş 4 alt unsuru var: tasarım, inovasyon, arge , marka. Tasarım konusu özellikle sivil toplum ve özel sektör tarafından yoğun olarak ele alınıyor, birçok yarışma düzenleniyor. İnavosyon, herkes inovasyonu konuşuyor. KOSGEB’ten TOBB’a herkes inovasyonu destekliyor. Arge, evet hükümet çok yönlü bir arge desteği veriyor. Tübitak başta olmak üzere ciddi destekler veriliyor. Bu üçünde yoğunlaşma var ancak marka konusunda yok. Bir Turquality projesi var ancak o da tam anlamıyla bilinmiyor. Sebebi ise kamu kesiminde marka konusuna tam anlamıyla hakim birilerinin olmaması. Türkiye’de marka ve markalaşmadan bahsedilmesi, markalaşma konusunun ilk gündeme gelmesi 2000ler. Doğal olarak markalaşmaya hakim birileri yok. Bir diğer nokta ise kamu bilmediğini bilmiyor, kabul etmiyor. Markalaşma konusunda yetişmiş az insan var ve onlara gidilmiyor, fikir alınmıyor. Herkes markanın katma değer yaratacağının farkında ama bir marka nasıl oluşur ne yapılır bilen yok. Niyet var idrak var ancak aksiyon zayıf. ”

  • Ahmet ŞENKAYA: İstanbul şüphesiz Türkiye’nin en önemli markalarından biri. Sizce İstanbul’u dünyaya tanıtırken hangi özelliğini ön plana çıkartmalıyız ?

”İstanbul patladı gidiyor… Her geçen gün daha fazla yatak kapasitesi ve havalanı zaten yapılıyor. Ama tabi daha tutarlı daha planlı bir şekilde tanıtmak gerekiyor. İstanbul doğu ile batı arasında bir köprüdür, kültürlerin kavşak noktasıdır. İstanbul’da hem doğuyu hem batıyı yaşarsınız. O açıdan İstanbul batılı için bir keşiftir, bir yerinde batılı modern İstanbul’u görebilirken, bir diğer yanında doğuyu görebiliyor. Doğudan gelenler için ise hedef ülke konumunda. Herkes için farklı farklı özellikleri var. Bunlar parlatılmalı. Batılı pazarlarda daha rekabetçi, daha etkili iletişim çalışmaları yapabilir. Ama İstanbul’un pozisyonu bellidir. Kültürlerin kavşak noktasıdır. Yeni icatlar aramaya gerek yok. Buna uygun davranılması gerekir. İstanbul’un kavşaklara, alışveriş merkezlerine boğulmasına gerek yok. İnsanlar İstanbul’a AVM’ye gelmiyor, alışveriş işin bir parçası ama İstanbul’u doğru konumlandırmak için, bu tarihi kültürel olguları öne çıkartmak daha doğru. İstanbul’un pozisyonu belli yeni arayışlara gerek yok.”

Pazarlamasyon.com’un eş kurucusu. Koyu Barcelona, The Beatles, Apple ve Steve Jobs hayranı.

1 Comment

  1. Makalelerin sitede ilk yer aldıkları tarihi sol yada sağ üst köşede belirtmelisiniz. Teşekkürler.

Bir Cevap Yazın

Kriz Döneminde Ortaya Çıkan 5 Büyük Şirket 0

Kriz dönemlerinde kurulup, günümüze kadar var olan dev şirketlerin kısa ama etkili hikayeleri, riskler ve fırsatların nasıl kullanılması gerektiğini öğretiyor.

Büyük kriz dönemleri herkes için başarısızlık getirmiyor. Aksine krizi fırsat bilip, olumsuzluklarını lehine çeviren birçok kişi veya şirketin hikayelerine tanık oluyoruz.

Bugün kriz döneminde krizi fırsata çeviren ve günümüzde devleşen 5 şirketin kısa hikayesini sizlerle paylaşacağım. Benim yaptığım en net tespit, bu şirketlerin başında bulunanlar veya yönetimde büyük görev üstlenen kurucu isimler kesinlikle risk almaktan korkmuyor.

Her risk alanın başarılı olacağını var saymak veya her koşulda risk alınabileceğini düşünmek de büyük bir ahmaklık. Durum ve riski iyi analiz edip, orta yolu bulmak yapılabilecek en doğru hareket olsa da kriz döneminde ortaya çıkmak ve yıllar sonra dev şirketlere dönüşebilmek gerçekten büyük bir başarı.

Muhtemelen bu başarının en doğru formülü: risk, yaratıcılık, fırsat ve beceri.

Hewlett-Packard

Savaş krizi getirir, krizlerde her zaman iyi ya da kötü götürür ama bu herkes için geçerli değil!

Hewlett-Packard daha çok bilinen adıyla HP, bugün dünyanın en büyük bilgisayar donanım ve yazılım üretici şirketlerinden biri konumda yer alıyor. Şirketin adı kurucularının soyadlarının birleşiminden meydana geliyor. Stanford Üniversitesi’nden Bill Hewlett ve David Packard adında iki öğrenci tarafından 1939 yılında ABD’de bir evin garajında 538 dolar başlangıç sermayesiyle kurulan şirket küçük elektronik cihazların üretimini yapmaya başlıyor. İlk müşterilerinden biri de eğlence sektöründe dünyanın en büyük markalarından Disney oluyor.

Ne var ki, şirketin kuruluşundan birkaç yıl sonrası 40’lı yıllar savaş dönemine denk geliyor. II. Dünya Savaşı’nda Almanya zarar gören denizaltı filoları için askeri alanda radarlarla ilgili özel cihazlara ihtiyaç duyuyor. Bu anlamda kendini kısa sürede kanıtlayan Hewlett-Packard, savaşı ve savaşın olduğu kriz dönemini fırsata çeviriyor. Almanya’nın istediği cihazları başarıyla üreten HP, o yıllarda yaklaşık 45 kişilik bir kadroyla çalışmasına rağmen milyon dolarlık gelirler elde etmeyi başarıyor.

Ford Motor Company

Savaş sonrası yatırımcı bulmak mı? Kimileri için pek de zor görünmüyor.

İrlandalı bir mültecinin oğlu olarak ABD’de dünya gelen günümüzün büyük otomobil üreticileri konumunda bulunan Ford Motor Company’nin kurucusu Henry Ford, ABD’nin Büyük Buhran dönemi ve yeni biten İç Savaşı’nın hemen ardından otomobil üretebilmek için yatırımcı arayışına giriyor. Kriz dönemlerinde yatırımcı bulmak zorken; Henry Ford, 12 yatırımcıyı birden ikna ediyor. 1903 yılında 28 bin dolar başlangıç ​​sermayesi ile şirketi Ford Motor Company’i kuruyor ve şirket aynı yıl ilk otomobilini üretiyor.

I. Dünya Savaşı’nın ardından yaşanan Amerika’daki Büyük Buhran yıllarında Amerika’daki birçok şirket gibi zor bir dönem geçirse de ayakta kalmayı başarıyor. II. Dünya Savaşı’nı da fırsata çeviren şirket tank üretimleriyle savaşlar öncesi dönemdeki popülerliğini geri kazanmayı başarıyor.

Pepsi

Krizleri herkesin fırsata çeviremeyeceğinin en önemli kanıtı.

Pepsi’nin hikayesi Şirketin kurucusu Caleb Bradham öncesi ve şirketin ticari ünvanını sonradan devralan Roy Megargel sonrası olarak iki döneme ayrılıyor.

Pepsi, Eczacı Caleb Bradham tarafından ABD’de kuruluyor ve ilk içecek 1898 yılında piyasaya sürülüyor. Pazarı elinde tutan büyük rakibi Coca-Cola’nın başarısı karşısında ilk etapta başarılı olan kurucu Bradham, 1923 yılında yüksek şeker fiyatları ve I. Dünya Savaşı sonrasındaki olumsuzluklarla mücadele edemiyor ve şirket iflas ediyor.

İflas eden şirketin ticari ünvanını satın alan Roy Megargel, dönem olumsuzluklarından dolayı şirketin 8 yıllık bir dönemden sonra tekrar iflas etmesine engel olamıyor. Son iflasın ardından tekrar kurulan Pepsi, sil baştan içeceği tekrar formüle ediyor. Rakibi Coca-Cola’nın 6 onzluk şişelerde 5 cente sattığı içeceklerinin karşısına aynı fiyata 12 onzluk şişeleri çıkarıyor. Pepsi, ekonomik kriz döneminde yaptığı kampanyalarla aradaki fiyat farkına sürekli göndermeler yapıyor. Bu dönemde popülerliğini artıran şirket 36-38 yılları arasında karını katlamayı başarıyor. Sonuç olarak şirket günümüzde hala ayakta.

McDonald’s

Her zaman her şey yolunda gitmiyorsa, çözüm bulmalı.

McDonald’s, II. Dünya Savaşı’nın başladığı yılın hemen ertesinde 1940 yılında ABD’de Richard ve Maurice McDonald tarafından küçük bir kafe olarak resmen kuruluyor.

Otomobil servisi o dönemlerde çok parlak iş fikirleri arasında yer alıyor. Richard ve Maurice McDonald kardeşlerde otomobil servisinin yanı sıra kafelerine yerleştirdikleri küçük masalara da servis yapıyorlardı. Kısa sürede popüler olan işletmeleri yıllık 200 bin dolara yakın satış yapıyordu. Fakat bir terslik vardı ve maliyetler çok fazlaydı. Müşteriler artıkça çalıştırılan garson sayısı da artıyordu. Aynı şekilde servis yavaşlıyor ve otomobil servisinde bekleyen araçlar yolu kilitliyordu.

Maliyetin sürekli yükselmesi ikiliyi tekrar düşünmeye itti. İşe mutfaktan başlayan McDonald kardeşler, servis pencerelerini genişleterek self servis yapmaya başladılar. Böylece garsonların bir kısmına artık gerek kalmamıştı. Kısa zamanda karton bardak ve paketlerle servise geçen  McDonald’s, bulaşıkları yıkayacak personel maliyetlerinden de kurtulmuştu. Onlar için tek sorun rakip kafelerle rekabet etmek gibi görünüyordu. Bu sorunu da kısa sürede çözdüler, önce menü alternatiflerini 10’a indirdiler böylece müşterilerdeki kafa karışıklığı azaldı. Ardından menülerin fiyatını yarı yarıya indirerek, rekabet edebilir hale geldiler. Menü fiyatları yarı yarıya indiğinde aynı şekilde maliyetin azaltılabilmesi açısından porsiyonlarda küçültüldü.

Sonuç olarak, McDonald’s bugün dünyanın en büyük restoran zincirlerinden biri konumunda. İstatistiklere göre Amerikalıların %98’i her yıl en az bir kere bu restorana gidiyor.

Adidas

Hayaller yarım kalınca tamamlama arzusu ne krizi, ne de savaşı tanımıyor.

I. Dünya Savaşı’nın ardından Almanya’da durumlar oldukça kötüydü. Alman ekonomisi, sefalet, işsizlik ve krizlerle boğuşur durumdaydı. 1920 yılında kriz ortamında Dassler kardeşler geçimlerini sağlayabilmek için ayakkabı atölyesi kurdular.

Kardeşler, 1924 yılında 12 işçiye sahip “Dassler kardeşlerin ayakkabı fabrikası” adlı şirketi faaliyete geçirdiler. Bu dönemde 200,000 çift ayakkabı satmayı başaran Dassler kardeşler, II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla cepheye yollandı.

Savaşın ardından her şeye sıfırdan başlayan kardeşler yeniden işe koyuldu.

1948 yılında iki kardeş arasında çıkan fikir ayrılığı bugün dünyanın en büyük iki spor markası Adidas ve Puma’nın ortaya çıkmasını sağladı. Kardeşlerden Adolf Dassler Adidas’la, Rudi Dassler ise Puma ile yollarına devam etme kararı aldılar. Bazı kaynaklara göre iki kardeş bu ayrılıktan sonra bir daha hiç konuşmamış. Belki de iki büyük marka arasındaki dev rekabetin altında yatan gerçek neden budur.

Kaynak: ekonomist.co

Küllerinden Doğan Markalar 0

Markaların hayatı da tıpkı insanlar gibi. İnişli, çıkışlı. Güzel günlerin hemen sonrasında finansal çöküş ya da başka nedenlerle çöken markaların bazıları tekrardan ayağa kalkamazken bazıları ile ‘muhteşem dönüş’ hazırlıklarına başlıyor.

Hatırlarsınız Amerika Birleşik Devletlerin’de oldukça geniş bir kitle tarafından sevilerek tüketilen Chipotle adlı fast food şirketinin ürünleri E.Coli bakterisinin yayılmasının getirdiği skandal sonucu tekrar ayağa kalkmayı başaramadı. Ama hayır, bu yazının amacı kötü şeylerden bahsetmek yerine düştüğü zaman akıllıca kalkmayı bilenlerden bahsetmek! Şimdi sahalara muhteşem bir şekilde geri dönen markalara göz atacağız.

get-chucked

 

Converse-Chuck IT

1917’de Converse ilk basketbol ayakkabısı The All Star’ı üretti. Bu hafif ve önünde koruyucu bir kısmı bulunan ayakkabının pazarlama faliyetleri için basketbol oyuncusu Charles Hollis (“Chuck”) Taylor ile anlaştı ve hepimizin bildiği ikonik ismi The Chuck Taylor’a kavuştu. NBA’in 1946’da kurulışu ile ligdeki en ünlü ayakkabı haline gelen Chuck Taylor 1980’lerde Nike Adidas, Rebook ve Puma gibi markalar ile rekabete başladı. 1988’lerin sonunda ise pazar payının sadece %2.3 olduğunu açıkladı.

Converse’in rakiplerinden birisi olan Nike’in 2003’te Converse’i satın alması ile Converse stretejisini ‘eski stilinin’ üzerine kurgulamaya başladı. Tüketicinin nostalji eğiliminden faydalanmak üzere özel Kurt Cobain ve Ramones serilerini üretmek için moda tasarımcıları ile anlaştı.

Artık moda odaklı bir marka olan Converse, 20017’de ‘Chuck It’ kampanyası ile siyah-beyaz fotoğraflar ile Chuck Taylor’ın zengin kültürü ve tarihine bir yolculuğa çıkararak markayı yeniden yarattı.

lego-imagine

LEGO

90’ların sonlarına yaklaşırken LEGO’nun aklında markayı yeni ve inovatif ürünlerle ileriye taşıma fikri vardı. Teoride harika görünen bu fikir ne yazık ki gerçek hayatta pek parlak sonuçlanmadı. Eski stilinden vazgeçen LEGO yeni özgün ve aksiyon odaklı yeni figürleri ile bir canlanma hayal ediyordu ancak bu büyük strateji değişimi LEGO’ya 2003’te yaklaşık 300 milyon dolar zarar ettirdi.

Şirket bir sene sonra 400 milyon dolar daha kaybetti Hedef kitle çocuklar arasında istenen rağbeti görmeyen bu yeni figürler , 2004’te başa Jorgen Vig Knudstorp gelmesi ile çocukların gerçekten istedikleri LEGO serilerini üretmek için ürün tasarımcıları ile anlaşıldı.

2006’da LEGO ‘Imagine’ (Hayal Et!) kampanyası ile klasik lego parçaları ile çocukların hayal gücü arasındaki bağlantıya değindi. Cannees Lions’da ödül alan bu kampanya ise LEGO’nun geri dönüşünün nişanesi oldu.

2015’e geldiğimizde LEGO, ‘şimdiye kadar ki en iyi yılları’ olduğunu açıkladı. Şirket, 5.2 milyar hasılat elde ederek dünyanın en büyük ikinci oyuncak şirketi oldu.

swaggerizeme-010735-edited

Old Spice

2000’lerin sonlarına doğru işler Old Spice için öyle çok güzel gidiyor gibi görünmüyordu. Çünkü erkek deodrantı piyasasına yeni bir marka çıkmış, kendini parfüm ve deodorant arasında konulandırarak yeni bir değer önerisi ile tüketicileri heyecanladırmayı başarmıştı.Tahmin ettiğiniz üzere Axe’dan bahsediyoruz.

Old Spice’ın pazar payına itina ile talep olan Axe tüketiciler tarafından modern ve rahat br marka olarak göründüğü için Old Spice otomatik olarak demode konumuna düşüyordu. Piyasaya yeni bir ürün olarak “Glacial Falls” ismini verdikleri deodrantın performansının düşük olması Old Spice’ın Wieden + Kennedy ile tanışmasının ilk adımıydı. Ajans deodrantın ismini “Swagger” olarak değiştirdi ve ürün yeniden piyasa sürüldü.

2008’de Old Spice Swagger reklam kampanyasında basılı reklamlar, TV reklamları ve interaktif bir website olan SwaggerizeMe.com yayına alarak başladı. Kampnaya başarıya ulaşmış ve Swagger satışlarını dört katına çıkarmıştı! Sadece deodrant ile kalınmamasını düşünen Wieden + Kennedy ürün hattını canlandırmak için duş jei çıkarmayı önermişti.

2010’da ise efsane kampanya geldi “Smell Like a Man, Man” (Erkek gibi kok) Isaiah Mustafa’nın rol aldığı reklam kampanyası sonrası Old Spice modern markalar arasında yer almaya başladı. Hatta “ Kendi erkek arkadaşına bak ve şimdi bana, At üzerindeyim.” repliğinin geçtiği reklam milyonlarca kez izlendi ve kampanyanın başlangıcından 6 ay sonra Swagger duş jeli satışları %27 artarken Old Spice kendi kategorisinde lider oldu.

starbucks_value_and_values

Starbucks

Her zaman bir kahveden daha fazlası olan ve yaşam tarzı markası haline gelmiş Starbucks 2000’lerin başında hem lokasyon hem de ürün çeşitliliği açısından çılgın bir yayılma stratejisi izliyordu. Bir kahve zinciri kurulurken Starbucks’ın sadık müşterileri de gün geçtikçe çoğalıyordu ancak sorun yavaş yavaş ortaya çıkıyor ve Starbucks’un servis kalitesi bu hızlı büyüme içinde sıkışıp kalmış müşterilerin beklentilerini karşılayamamaya başlamıştı. Müşterilerinin gözünde civarlarda rahat ve huzurlu vakit geçirilebilecek bir cafe olmaktan çıkmış, hesapçı ve soğuk görünmeye başlamıştı.

2008 finansal çöküşün yılı oldu ve Starbucks’ın hisse değeri yavaş yavaş düşmeye başladı. Çöküşü engellemek için bir dizi önlem alma girişiminde bulunan Starbucks yıl sonuna kadar 900 mağazasını kapattı. Tüm bu süreçte Amerikan kahve tüketicileri daha ucuz olan Mc Donalds McCofee gibi alternatiflere yönelmişti, yeni bir planla oyuna girmesi gerekn Starbucks halkı Starbucks’a br kahve için daha fazla para vermenin değer olduğuna ikna etmek için BBDO ile beraber “Coffee value and values” ( kahve değeri ve değerler) isimli Starbucks’un tarihindeki en büyük pazarlama kampanyasını başlattılar. “Eğer kahveniz mükemmel değilse, bir daha yaparız hala mükemmel değilse muhtemelen Starbucks’ta değilsinizdir.

Bu devasa kampnaya ürünün kalitesine odaklandı ve 2014’te Starbucks yıllık hasılatının 16 milyar $ olduğunu açıkladı.

Bazen sorunlara farklı gözlerden bakmak gerekir. Hedef kitleyi iyi tanımalı ve onlara gerçek bir deneyim vaad etmelisiniz. Sizce de etkileyi değil mi?

GELİŞMELERİ
KAÇIRMAYIN!
Haftalık bültenimize
ücretsiz kaydolun!
BİZE KATIL
close-link
Marketing Meetup
 

ERKEN
KAYIT FIRSATI


Zekânın iş dünyasına neler getireceğini konuşuyoruz
Orada Olmalıyım

Sektörü buluşturan etkinlikte siz de yerinizi ayırtın!
close-link
GELİŞMELERİ KAÇIRMAYIN
Haftalık bültenimize ücretsiz kaydolun, sizi gelişmelerden haberdar edelim.
BİZE KATIL
close-link
Marketing Meetup Intelligence

Zekânın iş dünyasına neler getireceğini konuşuyoruz
Erken Kayıt Fırsatı
close-link
İçerikle Pazarlama Workshop

Yemekcom Ürün Müdürü Batuhan Apaydın ile, içeriğin kral olduğu yeni dünyayı keşfetmeye hazır mısınız?
Hemen Kaydol
close-link
DIGITAL EXCELLENCE PROGRAM 

Dijital Mükemmelliği Yakalayın!

KAYDOL
close-link